WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

24FA1E59-AE69-4120-909B-5F7471C78D25

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

“Bir çocuk alevlere baktığında ne görür ki? Evrenin sonsuz gücünü mü? Yığının enerjiye dönüşümünü mü? Öfke mi?”

“Sen sürekli insanların trajedilerinin kendi hataları olduğunu mu düşünüyorsun? Kader büyük rol oynar. İtiraf etmek istediğimizden fazlası bizim dışımızda gelişir.”

İlk kocamdan aşkın nasıl bir şey olduğunu öğrendim. Humpty’den de nasıl bir şey olmadığını. Aşk, minnettarlık ya da arkadaşlık değildi. Harcayacak çok şeyin olduğunda sevişmek pek de büyüleyici bir şey olmuyor. Ve gerçekten kimseye harcamak istemiyorum.” Ginny

“Kadın bir kez evlendi mi, yasak av olmaktan çıkar.” Amerikalı taşralı kafası

GİRİŞ :

1935 doğumlu yönetmen Woody Allen’ın-IMDB’nin yalancısıyım, tek tek saydım, kısalarını almadım-49. uzun metraj filmini izlemiş bulunmaktayım. Nihayet. Dünyanın en güzel filmi değildi, bir Woody Allen şaheseri de değildi; fakat yine de vasatın üzerindeydi. Filme en büyük katkısı olan isimse görüntü yönetmeni Vittorio Storaro idi. O nasıl bir açılış idi öyle! Son İmparator’dan Paris’te Son Tango’ya, Coppola’nın Apocalypse Now’ından Esirgeyen Gökyüzü’ne, Konformist de dahil pek çok filmin yanında pek çok da Bertolucci filminin kamera arkasında çalışan Storaro üç Oscar ve sayısız ödülün de sahibi olmuş hayatı boyunca. Cafe Society’den sonra Woody Allen’la birlikte çektikleri ikinci filmleri imiş. Üçüncü ortak çalışmaları olan A Rainy Day in New York’sa kapıda. Hallelujah(ne deseydim Elhamdülillah mı, Şalom’u da sıkıştırayım bir de buraya, tam şuraya)! Takip edilmesi zor olabilirim ama neticede ben bir film eleştirmeni değilim, bu site benim ve ben de kafama göre hareket etmekteyim. Kafama göre hareket ettiğim için de çok sevilmeyeceğimin bilincindeyim ama pozisyonumu koruyup, telaşa ve hüzne kapılmadan inatla yazmaktayım). Özgürlükler ülkesindeyiz, istediğimi söylerim(şakaydı, komik olmayanından). Küçük adamların cüretinden, büyük adamların şerrinden korusun Tanrı(Allah) bizi, hepimizi. Amin(Amen)!

8FD06AD3-7F8C-4482-BDEE-02DE4AAA1B77

5B4D239D-AB63-4720-9EBD-19DFDFC613AF

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

Pırıl pırıl bir gökyüzünün altında 50’ler Amerika’sında, Coney Island’da, Wonder Wheel’in çevresinde denize girmekte ya da yüzmekte olan yüzlerce insanın yerleştirildiği çizilmiş bir tabloyu andıran açılış sahnesi filmin tamamını gölgeliyor olağanüstülüğü ile. Son yıllarda izlediğim en iyi tablo, çok pardon açılış sahnesiydi. Coney Island’sa bildiğin Kuşadası Kadınlar Plajı imiş, Wonder Wheel’siz. Bir zamanların ışık saçan mücevheri olarak tanımlıyor burayı cankurtaranlık yapan Mickey Ruben. Aynı zamanda New York Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisi, öte yandan şair ve oyun yazarı olmak hayalleri taşıyan, meraklı, hevesli, araştırmacı ve yeniliklere açık bir genç kendisi. Bir genç kız geliyor Coney Island’a aynı zamanlarda. Dosdoğru üvey annesi olduğunu öğreneceğimiz bir restoranda garsonluk yapan Ginny’nin yanına gidiyor ve babasını soruyor ona. Ginny onu alıp Wonder Wheel manzaralı evlerine götürüyor. Carolina ile babası Humpty nihayet bir araya geldiklerinde bir tiyatro sahnesini andıran evlerinde, teatral bir şekilde hareket etmeye başlıyorlar. Bir film karesinden çok tiyatro sahnesini andıran bu anlarda genç kız, mafya olan kocasını terk ettiğini, fakat sırlarını da polise anlattığını söylüyor. Olanlara kafan basmazsa, bu tip adamlarla evlenemeyeceğini söylüyor onlara. Bir gangsterle evli olan Carolina’nın sakin duruşuna rağmen başının belada olduğunu anlıyoruz. Babası kızının koca seçiminde son derece yanlış yaptığını dile getiriyor. Kızı da ona uygun gördüğü adamların donuk, sıkıcı ve renksizliğinden dem vuruyor. Bu anlarda Ginny’nin yegane endişesi gangsterlerin başlarına bela olması. Humpty’e gelince, kendisi eski alkoliklerden. İçtiği zaman ya bela çıkartıyor ya da karısını dövdüğünden alkol şişelerini kocasından uzak tutmaya gayret ediyor Ginny. Kendisi de içmemeye çalışıyor, şartlar onu delirtmezse tabii. Ginny’nin ilk kocasından olan bir oğlu var, adı “Ricky”. Her fırsatta yangın çıkartıyor. Sahilde, sokakta, okulda, götürüldüğü muayenehanede, kısaca her yerde. Humpty’nin cebinden para çalıyor, bunu da annesine söylüyor. Annesine öz babasının nerede ve nasıl olduğunu soruyor ve beraber yaşamakta olduğu Humpty’den de nefret ediyor. Humpty’nin de onu pek sevdiği söylenemez. Çocuğun psikiyatriste gönderilme fikrine şiddetle karşı çıkıyor. Ona kalsa temiz bir dayakla üstesinden gelinemeyecek bir şey yok. Ya da beynini önüne akıtmakla. Üstelik paraları da ceplerinde kalmış olacak ve ellilerde halk arasında bir psikiyatriste gitmek çok da akıl karı bir şey değil, Humpty için hiç değil. Deli doktoruna para “kaptırmayı” çağımızın dolandırıcılığı olarak görüyor ve Humpty hayatında hiç Freud okumamışa benziyor. Özellikle de beyaz atleti, kocaman göbeği, balığa gittiği, beraber evde parti düzenledikleri arkadaşlarının seviyesiz esprileri önemli birer referans oluyor film boyunca. Tek isteği kızının ileride garson olmaması. Bunu da her fırsatta dile getiriyor zaten. Hem de Ginny’e rağmen ve ona aldırış etmeden yapıyor bunu. Ginny bu duruma hayli bozulsa da, kocasını değiştirmesi mümkün olmuyor. Kimse kimseyi değiştiremiyor, dönüştürüyor sadece.

WA16_D12_0335.RAF

2D9F8B78-7058-46D3-A30C-AA3F9215E2A2

Zamanında umut veren genç bir aktristmiş Ginny. Şimdiyse kırkına merdiven dayamış, hafif tombullaşmış bir garson. İlk eşi ve oğlunun babası caz müziği yapan bir davulcu imiş. Aynı sahneyi paylaştığı yakışıklı ve genç aktörün cazibesine kapılıp kocasını onunla aldatmış. Bu durumu öğrenen kocasıysa aktörü bir iyice benzettikten sonra kendini aşağılanmış hissederek, kırık kalbini de almış ve de kayıplara karışmış. Ginny için zor günler bundan sonra başlamış. Kaybettiğinde ancak aşkın ne olduğunu anlayan, sahnede rol yapamaz olan, repliklerini, sözlerini unutan Ginny kendini iyiden iyiye içkiye vermiş ve sonunda işinden olmuş. Restoranda tanıştığı ve ayaklarının üzerinde durabilmeleri için birbirlerine sığınan bu ikilinin mazisi beş yıl öncesine dayanmakta bunarada. Humpty’nin erken biten cazibesi, evlilik yılgınlığı, hayat bıkkınlığı, parasızlık, artık ne derseniz diyin, Ginny’nin bir kez daha sadakatsiz eş rolüne bürünmesine sebebiyet vermiş. Kendini kapana kısılmış hissettiği her dafasında aldatmış Ginny. Bir gün sahilde tanıştığı Mickey mutlu bir evliliği olmayan, aşka aç Ginny’i doyurmaya giriştiğinde bir başka yasak aşka yelken açmış bulunmaktaymış kırk yaşına girmesine günler kalmış olan kadın. Olaylara Ginny açısından baktığımızdaysa kendisinin az biraz fingirdek olduğunu, hep aldatan taraf olduğunu, sıkılgan kimliği yüzünden bir türlü geçmişten ders almadığını ve her kocasını aldattığını, hatalarından ders almak istese de aşka karşı güçsüz iradesinin marifetiyle başaramadığını görüyoruz. Ginny’e kızıyor muyuz? Hayır. Çünkü filmin sonunda da anlaşılacağı üzere bir kaçık gibi davrandığından ve zaten film boyunca sinir krizinin eşiğinde, deli tavuklar gibi ortalıkta dönenip(TDK var öyle bir kelime dedi, memurlarının yalancısıyım) durduğundan, Carolina’ya çıldırmış gibi hesap soruşundan kızgınlığınızın sonuçsuz kalacağını anlıyorsunuz. Filmin sonunda onca şey olmuşken, seninkisi takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş hem gelin hem güvey olmuş, ya murat demekte kendi kendine. Bu arada bu rolüyle ve o korkunç takılarıyla Kate Winslet çok daha değişik bir Blanche DuBois halet-i ruhiyesiyle arz-ı endam etmekte Coney Island yöresinde. Wonder Wheel manzaralı evlerinde, sıcak bir renk paletinin içinde, o sıcaklığa inat sıkıntıdan boğulurken, siz de boğuluyorsunuz onunla birlikte. Winslet bu hissi geçiriyor size, evin içinde yer aldığı her sahnede. Humpty ve onun kendisi gibi arkadaşları, her gün yeni bir kundak işine karışan Richie, son olarak katlanamadığı ve kıskandığı üvey kızı Carolina sayesinde.

Mickey rolündeki Justin Timberlake ileride başrolündeki karakterlerin zayıflıklarından ezildiği harika oyunlar yazmak gayretinde bir parça megalomanlık taşıyor bünyesinde. Kusurunu trajik, kendisiniyse çok romantik buluyor. Öte yandan aşık olmak ya da birlikte olmak için seçtiği kadınları seçmesindeki en büyük etken yaşanmışlıklar. Ginny’de görür görmez var olduğunu düşündüğü trajik kusur sadakatsizliği. Carolina ise saf ve düşünceli, biraz da maceraperest bir gangsterle evlenebildiğine göre. Evliliklerinde mutsuz olmuş olmalarıysa iki kafının ortak yanları. Öte yandan Mickey trajedilerinin insanların kendi hataları olduğunu düşünüyor, kader faktörüne pek fazla yer vermeden. Woody’se yaşı kemale erdiğinden bazı gerçeklerin görmezden gelinemeyeceğinin bilinci ve bilgeliğiyle senaryosunu yazmış uslu uslu. Ben de katılıyorum kendisine uslu uslu. Karakterlerin ağzından dökülen kimi çok önemli sözler hep en olmadık yerde, bir tarafa sıkışmış da bulunmasını bekler gibi nadide ve sonradan işliyor insanın içine. Filmin en beğendiğim tarafı da bu oldu. Woody Woody’liğini yapmış gene. Hesperus’un Enkazı, Eugene O’Neill, Tenesse Williams, Ernest Jones, say say birmez. Ama dediğim gibi, daha iyilerini de görmüştük kendisinden.

3863309E-5005-43AB-B51A-08C33676A5BC

KISKANMAK :

Ne zaman ki Carolina ve Mickey, Ginny sayesinde tanışıp birbirlerinden hoşlanıyorlar, güçlü bir insan olmadığını itiraf eden Ginny genç kıza karşı düşmanlık beslemeye başlıyor ve bastıramadığı bu duygusunu her fırsatta gözler önüne seriyor. Humpty kızıyla sebepsiz yere kavga çıkardığını söylüyor ama sebebini bilmiyor. Bir dakika mutlu olan karısının neden bir dakika sonra çıldırdığını düşünemiyor. Ginny her fırsatta ilk kocasını aldatmasından ötürü duyduğu pişmanlığı dile getirdiğinden, aynı hatayı bir kez daha işleyebileceğini düşünemiyor Humpty. Oysa ki yasak aşkına duyduğu kıskançlıktan tükenmiş bir Carolina var karşısında hiç görmediği ya da görmek istemediği.

Özellikle de filmin sonunda, bitmez gevezeliğinden sonra, Mickey’nin Carolina için sarf ettiği “Onu sevdim” sözleri terk edilmenin de ötesinde, mutsuzluklarla geçecek geleceğin habercisi olarak sarıp sarmalıyor onu. Mecbur olduğu evliliği, beni bırakma diyen Humpty’si, sevmediği işinde çalışarak taşralı cahil müşterilerinden gelecek üç kuruşluk bahşişleri bekleyecek olması ve her fırsatta her yerde yangın çıkartan kundakçı oğluyla, aşksız bir yakın gelecek önündeki. Bunu bildiğinden, fakat yaşamak mecburiyetinde olduğundan önündeki küçük şeylerle meşgul etmeye çalışıyor aklını. Richie’nin yakında sinemadan dönecek olması, çocuğun aç olma ihtimali ve kendi kirli üniformasını yıkamak gibi işler oluyor bundan böyle hayat gailesi. Henüz taşımaya hazır olmadığı bir başka vicdan azabı daha var halbuki, Hesperus’un Enkazı’ndakinin bir benzeri.

AE4CE4BA-EA15-4FDD-810F-E393654BCBD2

 

TRANSPARENT

  • image

TRANSPARENT:

“Hayat bütün seçimlerin toplamıdır.” Albert Camus

“Dünya olup biten her şeydir.” Wittgenstein

Sıra dışı bir aileniz olması size ne hissettirirdi? Sıra dışı, olağan dışı, kural dışı, etik dışı, akıl dışı, mantık dışı, yasa dışı, saf dışı, insanlık dışı, ahlak dışı, kapı dışı, yurt dışı, evlilik dışı, dünya dışı ama illa ki, bir şekilde bir şeylerin dışı. Ve bu dışında olma hali aniden gelip de yerleştiği yerde bilinmez bir süreliğine kalmak ve sonsuzmuş gibi görünen evrende ürkütücü bir şekilde sizi seçmiş bulunarak, zamanla edindiği yeri genişletip yaydığı rahatsız edici şok dalgalarıyla hayatınızı ele geçirmek için korkunç bir çaba içine girmişse ne yapardınız? Ona karşı koyma gücünü kendinizde bulabilir miydiniz? Topyekun onunla savaşabilir miydiniz? Transparent karakterleri de hem kendilerinde hem de aile mensuplarında ortaya çıkan bu sıra dışı hallerle mücadele etmeye çalışıyorlar ellerinden geldiğince. Fitili ilk ateşleyen Los Angeles’ta yaşayan, altmış sekiz yaşında, üç çocuklu Yahudi bir ailenin aynı dine mensup babası. Üniversitede siyaset bilimi hocalığı yapan akademisyen Mort, sonradan Maura Pfefferman oluyor. Mort yani Maura bir vestite, bir trans cinsel tercihi değişmeyen. Dışarıdan görülen o ki; kostümleri, makyajı, rengarenk ojeleri ve aksesuarlarıyla bir kadın gibi hareket etmekten hoşlanan bir bedeni ağırlamaktan büyük bir haz alırken, içinden kadınlardan hoşlanmaya devam ediyor. Pratikteyse o bir lezbiyen. Aslında teorik olarak da lezbiyen. Politik olarak da bir lezbiyen olabilir.

image

image

image

Maura’nın üç çocuğundan en büyükleri olan Sarah evli ve onun da bir kızı ve bir de oğlu var. Bir de zengin ama sadık eşi. Bu durum monoton hayatına ekstra bir heyecan katmıyor olsa gerek ki üniversiteden aşkı Tammy ile karşılaştığında eski anılar canlanıyor bir anda. Bu arada Tammy’de zamanında bir erkekle evlenerek bir çocuk yapmış bir lezbiyen(bu kısımlarda benim de kafam en az sizler kadar karıştığından ve Tammy’nin de halihazırda bir yetişkin kızı bir de küçük çocuğu olduğundan ve hangisini doğurup doğurmadığından emin olamadığımdan, kaldı ki hiçbirini doğurmamış da olabilir; ne önemi var diyeceksiniz. Haklısınız çünkü eğer Tammy’nin geçmiş hayatını anlatan bir soy ağacı filan çıkartmazsam eğer doğrulara ulaşamayacağım ama o kadar gereksiz ve saçma olacak ki, boşver diyorum ben de kendi kendime). Sarah kocasına Tammy’i barbeküye davet edeceğini ama onun bir lezbiyen olduğunu söylediğinde kocası ben lezbiyenleri severim diyor. Sarah ise suratında doğrularcasına bir ifadeyle aynaya bakıyor aynı anda. Sarah’nın geçmiş deneyimleri ve ileride Tammy ile yaşayacağı ateşli deneyimlerini göz önüne alırsak eğer kocasının tüm samimiyetiyle lezbiyenleri pardon karısını sevdiğini anlıyoruz.

Ve bir kez daha anlıyorum işin içine Freud’un gölgesi düşse işler içinden çıkılmaz hale gelebiliyor kolaylıkla(rahmetli sağ olsaydı onun için de zor bir çözümleme olurdu eminim).

image

image

image

image

Ortanca çocuk Josh müzik piyasasında çalışıyor. En dramatik hikaye onun aslında. Cinsel kimliğiyle sorunu olmayan, Türkiye sınırlarında yaşayıp, sayısız deneyim yaşamaktan ve kadınlardan hoşlanan ama lezbiyen olmayan Josh için “çapkın” sıfatını rahatlıkla sarf edebilecek bir tuhaf coğrafyadan, Los Angeles’a ışınlandığımızda bu tip bir sıfatın çok basit kaçtığına şahit oluyoruz. Josh aşk adamı. Bir aşk bağımlısı. Seni seviyorum dediğinde karşı taraf onu ezik olmakla sıfatlandırıyor. Bir türlü uzun soluklu bir ilişkisi olmuyor. Baba olmak istiyor, karşı taraf ondan habersiz kürtaj oluyor. Olaya sevgi açısından bakıyor. Karşılık göremiyor. Bu dizide kadınlar daha erkek erkek konuşup hareket ederken, erkekler daha yumuşak kompozisyonlar çiziyorlar. İçinden sevmek ve sevişmek fiillerinin döküldüğü tek ağız Josh’unki. Bir hahama aşık oluyor -haham bir kadın bu arada-. Sonunda bir erkek babası olduğunu öğreniyor ama oğlu ergenliği atlatalı epey olmuş ve hayat Josh için de bir hayli karışık. Üstelik oğlu o daha ergenken cinsellik yaşamaya başladığı ve ara ara halen daha görüşmeyi sürdürdüğü bakıcıları olan kendinden yaşça bir hayli büyük Gina. Bu ilişki, Ali’nin kendinden büyük bir tamirciyle tanışıp tuhaf bir deneyim yaşadığı yıl, Sarah’nın Tammy’le tanıştığı ve Maura’nın kadın kadın giyinmeye başladığı ve gittiği parti sonrası bunu karısına itiraf ettiği 1994 yılı. Tüm aile ayrı ayrı olmak suretiyle tuhaf bir sene geçiriyorlar. Hepsinin kaderi o sene belirleniyor sanki. Günümüze döndüğümüzde, Josh trans bir babası olduğunu öğrenen son evlat ve neticesinde bir oğul o. Babası en çok onunla yüzleşmekten kaçınıyor. Ama o da eninde sonunda öğreniyor ve ilk şoku atlatır atlatmaz, kendi çıkarları da söz konusu olduğundan, üstü örtülü maddi istekleriyle gidiyor babasının kapısına. İlk bölümde kendilerinden ötesini görmeyen üç çocuk yetiştirmeyi nasıl başardığını sorgulayan Maura bile bile aramızda kalacak diyerek her bir çocuğuna sus payı niteliğinde bir takım sözler veriyor ya da çekler yazıyor. Babalık öyle kolay bir kavram ve sıfat değil ve insanın ölene dek yakasına yapışıyor sanki ve sen bir sürü şey yapabilecekken oturup babalık taslamak zorunda kalıyorsun habire. Kendi derdin sana yeterken, başka canlıların derdi de derdin oluveriyor daha en başından koşulsuz genlerini vermeyi kabul ettiğin için.

image

image

image

image

Ve Ali. Üç kardeşin küçüğü. Mappa’sının gözdesi. Bir erkek fatma. Babasının depresif geni. Hayatta ne yapacağını bilmediği gibi, kendi hayatıyla da ne yapacağını bilmiyor. Peki hayat onunla ne yapacağını biliyor mu genel olarak? Bilemediğinden olsa gerek Ali işsiz. Babasının çekleriyle geçiniyor. İşsizliğine ek olarak bir amacı ya da tutkusu da olmadığını görüyoruz. Ergen gibi hareket ediyor bazen. Aşkı kovaladığı filan yok. Daha çok deneysel takılıyor ve aklına eseni söylüyor. Öyle de hareket ediyor. Tanrı’ya inanmadığından ailesinin Bat Mitzvahını yapmadığını düşünüyor. Halbuki babası ormanda bir trans partisine gidiyor o senenin, o pazarında. Annesi de partisini iptal ediyor. O gün bugündür Ali şaşkın olabilir mi? İster Ateist ol, ister Yahudi ya da Müslüman, inancın ya da inançsızlığın hayatın üzerinde ve verdiğin kararlarda son derece etkili oluyor. Buradan ateistler yanlış karar verir sonucunu çıkarmayacağınızı umut ediyorum. Josh hahama aşık olup havraya giderken, maneviyatının, içindeki boşluğu dolduran aşk ve sevgi arayışında tezahür ettiğini görüyoruz. Josh bu uğurda Mars’a gidebilecek durumda. Sarah geç kavuştuğu zevk denizinden başını kaldırıp çevreyi yokluyor ara ara. Hayatında çok da değişen bir şey yok aslında. Her halükarda boğulmadan yaşama gayreti içinde. İki kardeşin çılgınca aşkın peşinde koşuşturup durmaları kendi yarattıkları bir illüzyona inanmaktan ibaret. Çünkü hayatta bir şeylerin peşinde koşturmadan ömür bitmiyor.

Bense en çok Ali’yi sevdim üç kardeşin içinde. İlk başlarda bir türlü büyümediği ve büyümeyi reddettiği için. Bütün çocuklarım arasında beni tek gören sensin diyen babasından bu sözü ilk duyduğunda kaçıyor onun yanından huzursuzca. Babasının aksine bir kızken erkekliği tercih eden bir trans ona translardan hoşlanan da transdır dediğinde ise Ali’nin dönüşümü başlıyor. Daha o anda onu sıkan ve nefes almasını güçleştiren askılarını çıkartıp atıyor camdan dışarıya. Ladın kıyafetlerini rafa kaldırıyor. Erkek gibi giyinmeye başlıyor. Tıpkı aşk meselesini gözünde fazla büyüten kardeşleri gibi Ali’de ikinci defa aynı transın evine gittiğinde evini ve içindeki ortamı farklı gözlerle algılıyor bu sefer. Hiçbir şey evi ilk gördüğündeki gibi değil. O gözünde çok büyütmüş çünkü. Herkes görmek istediğini görüyor neticesinde. İllüzyon dağıldığında, çıplak gözlerle görmeye başladığımızdaysa her şey sıkıcı sıradanlığına dönüyor tekrar. Herkes neyse o olmaya devam ediyor. Benim aşktan anladığım bu. Kaldı ki ben zaten sıkıcı sıradan bir insanım ve aşktan ne anlarım? Ali’yse giderek sessizleşen zihniyle bir parça huzur arıyor sanki. Başlardaki coşkusu, yeni deneyimlere olan ilgisi, olayları anlatanlara geride kalanın ne olacağını sorduğundaki içtenlikli tavırları ve Ed’e karşı beslediği korumacı tavırlarıyla Ali her zamanki gibi Ali’lik yaparken, kendini ve hayatını sorgulayan ve bunu yansıtan bir bireye dönüşüyor. Dizi süresince olgunlaşan, değişen, kendini arayan ama hala daha bulduğu şüpheli tek karakter Ali. Ali gitgide büyüyor sanki. Peki ben ne yapıyorum? Pencereyi açıp dışarıya bakıyorum ve aslında hiçbir şeye sahip olmadığımı görüyorum. Ben bir süre sonra olmayacağım ve dışarıdaki tüm o şeyleri, benden sonra gelenler karşılayacaklar. Sonra onlar da gidecekler. Şeylerse hep duracaklar durdukları yerde.

“You give me the wings to fly
You are the clear blue sky
I’m floating so free, so high
Falling with grace, for you, and I
You give me the wings to fly
You give me the wings to fly
You are the clear blue sky
I’m floating so free, so high
Falling with grace, for you, and I” The Wings, Gustavo Santaolalla

“Now and then I think of when we were together
Like when you said you felt so happy you could die
Told myself that you were right for me
But felt so lonely in your company
But that was love and it’s an ache I still remember
You can get addicted to a certain kind of sadness
Like resignation to the end, always the end
So when we found that we could not make sense
Well you said that we would still be friends
But I’ll admit that I was glad it was over…”  Somebody That I Used To Know – Gotye

image

image

image

image

               TRAKYA

“Herkesin beni konuşmasına ciğerlerim el vermeyebilir.”

image

Ben giderken mevsimlerden yaz, aylardan ağustos. İstanbul’dan Edirne’ye giden otobüsün içerisinde, okumak istemeyen bluğ çağındaki oğluyla başı dertte bir kadının yakınmalarını dinlemekle o kadar meşguldüm ki, bir an başımı çevirdiğimde gördüğüm ayçiçekler aklımı başımdan almaya yetti. Ayçiçek tarlaları git git bitmedi kilometreler boyunca. Başları gökyüzüne dönük, binlerce.. Renkleri, suskunlukları, titreyişleri, zarif duruşları, bir ince sapla hayata tutunuşları umut verdi. Tekrar yan koltukta oturan kadına çevirdim başımı. Adımı öğrenince Trakyalı sandı beni. “Dayım koymuş” dedim. Meriç Sümen’i çok beğenirmiş. “Dayının adı neydi?” dedi. “Ayçiçek” dedim. Ben kaynağıma geldim.

Sonra bana ikinci kocasının fotoğrafını gösterdi. Çok güzel bir adam bulmuş(kendisi buldum dedi üzerine basa basa). Emlakçıda tanışmışlar. Aşık olup, evlenmişler. İkisininde ilk evliliklerinden tek çocukları var ve kadın itiraf ediyor. “Bu sefer çok başka sevdim, tutuldum.”diyor. “Ne güzel.” diyorum. İlk kocası da iyi insanmış ama bu başka deyişinden, gözlerinde adamı her anışındaki pırıltıdan belli oluyor aşkının korunmuşluğu. Mutluluğunu kıskandım bir an. Mutlu mu bilmesemde. Aşkını kıskandım diyelim, aşık olma şeklini. Ama bunu size söylediğimi unutun. Hiç kıskanmadım, hiç tanımadım belki ben onu. Hiç açmadı bana sırrını, bende ona benimkini. Sustuk biz. Yol boyunca hiç konuşmadık. Sizler öyle bilin.

image

Garajdayım ve yol arkadaşımla ve yolcularla kuru, sıcak, bunaltıcı bir iklimde servisin gelmesini bekliyoruz. Bir sürü şey daha anlatıyor bana aşık kadın; şehri, insanlarını, iklimini. Onu bırakıp gitmek gelmiyor içimden. Burada İstanbul gibi yapış yapış olmazsın diyor. Evet ama haşlanıyorum ben şu an. Hiç böyle bir hava beklemezken, birde bana buraların kışını anlatıyor. Evde kalorifer yoksa, sobalı bir evde, sobanın yanmadığı bir odasında uyuyup uyandığında ayakların buz kesermiş yün çorapların içinde. “Sivas gibi mi?” diyorum. “Hiç gitmedim.” diyor. Enteresan bir şekilde çizgilerle bölgelere ayrılmış ülkemin havaları da enteresan, soğuğun nereden çıkacağını kestiremiyor insan(Balkanlar ve Rusya bu konuda çok cüretkar olabiliyor bize karşı), bunca sıcağın akşam akşam nereden geldiğinin bilinemezliği gibi.

image

Selimiye Cami, Mimar Sinan’ın ustalık işi eseri. İkinci Selim’in talimatıyla yaptırılmış. Büyük bir avlusu var, aynı zamanda müezzinliğini yapan imamı içerideydi. Turistik olduğu için ziyaretçilere açık her zaman. Sinan, Koca Sinan işinde pek maharetliymiş. Nereye giderseniz gidin bir şekilde Selimiye’ye çıkıyorsunuz şehirde ve dört minaresiyle size daima yol gösteriyor. Bir caminin etrafında kurulmuş şehir izlenimi veriyor insana. Esnaf, turistler, sokaklar hep Selimiye’ye ayarlı. Beş veya on dakikalık mesafedeki karşılıklı müzelerinden birini seçiyorum. Arkeoloji Müzesi’ymiş. Çok fazla eser yok. Yalnız Atatürk’e ait Yunanca bir harita var. Görevliye soruyorum “Atatürk Yunanca’da biliyor muymuş?” diye. O da bilmiyor, “Hediye galiba” diyor. Çok padişahlar geçmiş buradan. Ama Edirne akla en çok Atatürk’ün pırıl pırıl gözlerini getiriyor benim aklıma(sevdiğim en ve tek mavi gözlere sahip insan). İçimdeki Atatürk sevgisini atmam mümkün değil, çok işlemiş. Devri geçmiş lider diyenlere inat, Nutuk’ta Ortadoğu’da yaşanacak kargaşadan bahsediyor 100 yıl sonraki. Nutuk hakkında ufak çapta bile olsa bilgiye sahip olmak gerekiyor Atatürkçü’yüm ben diyebilmek için.

—-.—-

Ertesi sabah bol bol cami, köprü, nehir, bağ, bahçe, mesire yeri olan şehirde yarım günlük tur atıp, ayrılıyorum sessizce. Saniyelik aralıklarla ezanlar okunmaya başlıyor şehrin dört bir yanındaki camilerden ve sayısız köprü geçmişim hissine kapılıyorum Karaağaç’a giderken. Meriç Nehri’nin karşısındaki belediyenin tesislerinde kahvaltı ediyorum. Garson masama gelip, yalnız mısınız dedikten sonraki beşinci dakikada arıların istilasına uğruyoruz tostum ve ben. Arıların da bir ruhu var mıdır acaba? İğneli, bal yapan, kanatlı kuşumsu böcekler. Ekmeğimi paylaştım ben onlarla, daha ne yapayım? Gene bir telefon trafiği yaşanıyor tam da Kırklareli’ne gitmek için yola çıkmışken. Ne işin var orada, Venedik’in suyu mu çıktı(bekar kız arkadaşım), Kırkpınar ne zamandı(gay arkadaşım), havalar nasıl, esinti var mı(babam).

image

Edirne’den Kırklareli’ne geçiyorum. Kadınlar gecenin bir vakti sokaklarda gezebilirlermiş bir başlarına. Trakya’nın medeniyetini seveyim. Güvende hissetmek güzel oluyor. Nispeten daha küçük bir çarşısı var Edirne’yle karşılaştırınca. Trakya’nın Paris’i de Edirne olsa gerek. Eski ama bana daha sevimli görünen çarşısında dolaşıyorum. Güzel, temiz esnaf lokantaları var. Kasaplar Sokağı’nda Kırklareli köftesi yiyorum. Bir dolmuşla Kavaklı’ya gidiyorum. Buranın da Belediye Başkanı kadın ama tek çivi çakılmıyor. Görünüşe bakılırsa ihtiyaç da yok. Sınırlı sayıdaki insana yönelik yaşamda fazla gürültü patırtı çıkarmadan çalışıyor anlaşılan belediye. İnler cinler top atıyor derler ya; ya gerçekten atıyor iseler.. Evlerin arasından tek başına geçiyorum. Sağıma soluma bakıyorum. Bir Allah’ın kulu yok. Zaman durmuş gibi, evlerden çıt çıkmıyor. Ortalıkta çocuk, genç, yetişkin kimse yok. Kahvelerde boş. Otobüs şoförü ve durakta bekleşen üç beş kişi var. Bana ne işin var ki buralarda der gibi bakıyorlar. . Bilmiyorlar ki benim bu soruyu kendime her gittiğim yerde binlerce defa sorduğumu. Ayşe diyorum, Ayşe Hanım’ın evini aradığımı söylüyorum. Verdiğim tarifle nihayet buluyorum evini. Zayıf bir kadın, koyu renk olan saçlarına beyazlar düşmüş. Gözlerinizi gözlerinden alamıyorsunuz. Kaşık kadar yüzünde gözlerini belirginleştiren yaygın, kalın ve kıvırcık kaşları var. “Ne işin var burada? Hem benim adım Yaşa, Ayşe değil.” diyor.” “Olsun babaannemin adı Ayşe, severim bu ismi diyorum”(sıcakta mantıksızlaştığımı kabul ediyorum, kadınla abuk sabuk konuşuyorum). Beni içeri alıyor genede. Yere oturuyor. Ara ara beni süzüyor, Sanki bir şeyler arıyor. Ağzını açıp tüm o tuhaf cümleleri, değişik vurgularla olanca çıplaklığıyla söylemese alelade bir kadın aslında. Hatip gibi konuşuyor, birde diktatörlüğü var, kuralları burada ben koyarım, benim dediğim olur der gibi. Ve o anlatırken ben ikincil duyuyorum sözlerini sanki, bir başkasına daha söylüyor ve bana aksediyor boş bir duvara vurup geri dönen kelimeleri efsunlu kadının. Evin içinde ikimiziz ama sanki çok kişiyiz. Aklım karışıyor, zihnim bulanıyor.”Ben fal için..” Bıçak gibi kesiyor sözümü. “Ben falcı değilim, şifacıyım.” “Otur!” diyor. Kusu kusu çöküyorum önüne. Ocağını yakmak için hamle yapıyor. Çakmak arıyor. “Birde dağınık olmasan, aklını toplayabilsen neler yapacaksın, değil mi?”(bir keresinde ceketimi büyük bir mağazanın giyim reyonunda, nüfus cüzdanı ve benzeri tüm kartlarımı en az iki defa, pasaportumu defalarca kaldığım otellerde, annemi ise arabada unutmuşluğum var) diyor. Fiziksel hastalıklarımı ve kaynağını gösteriyor. Tüm oklar beynime çıkıyor, fiziksel olarak turp gibiymişim. Kurşun döktürüyorum. Standart olarak o bunu yapıyor. Ekmek parçaları atıyor bir tasın içindeki suya. Bana yaşayacaklarımı söylüyor bir bir. “Burası kalabalık değil mi?” diyorum. “Yok benim oğlum öldü, gelinle torun da yok.” diyor. Kazada öldüğünden ve oğlunun tabutunun kapağını açıp, onu kucakladığı gibi masaya yatırışından bahsediyor. Çocuğum olup olmadığını soruyor. “Ne güzel işte derdin yok, bak ben benimkini gömdüm, derdi bitmiş mi oldu şimdi, en büyük yaramı gömdüm, gözümü gömdüm, oğul’umu gömdüm ben.” derken duvardaki fotoğrafına bakıyor oğlunun. Bir kaç kez daha yapıyor bunu farkında olmadan. Oğul duvarda fotoğrafının çekildiği yaşta. Oğul bizimle. Hemen yanımızda. Gömdüm diyor oğlumu. Ama Oğul burada. Gayba inanan ve gaybtan ürken bir insan olarak Tanrım kafalarımızı karıştırma, huzur ver ruhlarımıza, bizi dünyevi işlerle meşgul et sıkça ki uğraşamayalım öteki tarafla diye mırıldanıyorum. Yaşa seçilmiş, yoksa bilemezdi çok şeyi, mutlu mu, nasıl olsun, nasıl olabilir? Seçilmişe mutluluk yokken, sıradan insan ne yapsın? “Ruhların Evi” ve “Yüzüklerin Efendisi” geliyor aklıma. Son zamanlarda izlediğim “Hereafter”var konuyla ilgili, bir referans olarak geldi aklıma. Tüm o orklar, elfler, kıllı ayaklı, koca kulaklı hobbit’ler(bakar mısınız Tolkien’e sen git bilim adamı ol, sonra da köyünün üç harflilerini, dört harflilerini yedir yuttur okuyucularına. Acaba bir çeşit Gandalf’la karşı karşıya olabilir miyim bende şimdi, şu an?). Yok değil. Mihaly Hoppal’in “Avrasya’da Şamanlar” kitabındaki şifacılar gibi Yaşa Kadın. İşaretleri okuma yetisi bahşedilmiş ona ya da o bir şekilde öğrenmiş kapıları zorlayarak. Benim günlük hayatta üzerinde durmadığım bir sürü ayrıntıyı görüyor. Çünkü üçüncü gözü açık. Besmelesini çekiyor, Elhamdülillah müslümanım diyor. Sonradan hepimiz olduk tamam da, peki ya öncesi..

Netice itibariyle hepimiz biraz batılız, Freud bile(17 rakamının hayatındaki uğursuzluğuna inanırdı). Bizi, hepimizi ilgilendiren cinsel hayatımızla ilgili bir sürü fikri vardı ve o devirlerde henüz daha etkin bir doğum kontrolü olmadığından, karısından uzak durmaktaydı(diline vurmuş derler o hesap, dertliymiş adam, ne yapsın?). Ve Dostoyevski yıllar yıllar öncesinden bilmiş ve açıklayıvermişti gaybı: “Hayaletlerle, hortlaklar başka dünyaların parçalarıdır, başlangıcıdır. Sağlıklı bir adamın hortlakları görmesine sebep yoktur. Çünkü sağlıklı bir adam her şeyden çok yeryüzünün çocuğudur. Yaradılış kanunları gereğince, yalnız bir dünya yaşamı sürmek zorundadır. Ama sağlıklı bir adam biraz hastalanıverince, organizmadaki normal yeryüzü düzeni bozuluverir, hemen başka bir hal alır. Adamın hastalığı arttıkça öteki dünya ile olan ilişkisi artar. Böylece insan öldüğü zaman öteki dünyaya göçer. Bu öteki dünyaya inanmaktır.” ==> Suç ve Ceza

İğneada’ya giden bir dolmuştayım. Değişik kadınlar, anlattıkları tuhaf şeyler zaten karışmış aklımı iyice karıştırıyor. Biri geveze, öteki kekeme iki kadınla oturma ihtimalim vardı öncesinde. Gevezeyi kaldıramayabilirim. Öteki zaten uğurlamaya gelmiş. Şans eseri yanıma bir Kürt kadın oturuyor. Nasıl uslu anlatamam. Sormazsan sormuyor, konuşmazsan susuyor ve düşünüyor. Ne düşünüyorsun dediğimde bana çok sayıdaki(tam rakam aklımda değil ama çok işte, altı artı filandı) çocuklarından birinin hastalığını düşündüğünü söylüyor. İçten bir kadın. “İyi ki sen geldin yanıma.” diyorum. “Neden?” diyor, sonra benim cevabımı beklemeden “O çok konuşuyor, hep öyle o.” diyor, gülüşüyoruz. Nereden geldiğini anlamadığım yiyecekler ikram ediliyor bize, bana “Al al!” diyor, ben yanımdakileri tutuyorum, anlayacağınız yiye içe gidiyoruz. Önce Demirköy’den geçiyoruz. Uslu kadın burada iniyor. Kızı karşılıyor onu. Bir tek ev onlarınki bayırdaki. Ve civardaki. Nerelerden nerelere gelip, ne şartlarda nereye ev yaptıklarına bakıyorum. Aklım almıyor. Ama indiğinde kızını gördüğünde yüzüne yayılan tebessümü.. Unutmam. Anneliğin en özel tarafı, çok sevebiliyorsun çocuğunu, çok çok, anlatılmaz derecede çok. Canım kızım, canım oğlum diyorsun ona, göğsüne sıkı sıkı bastırır gibi. Öperim kızı öperim, öperim oğlu öperim…

Longoz ormanlarının arasından geçiyoruz, yeşeriyoruz gelirken. Istrancalar çıkıyor karşımıza. Başın öne eğilmesin “Kürk Mantolu Madonna”.

İğneada’yı bir Bodrum, bir Marmaris olarak hayal etmeyin. Ama fiyatlar uygun. Ondan olsa gerek tatilin de verdiği rehavet üzerine eklenince bir sürü insanın kendini yemeye içmeye verdiğini görüyorum. Çekirdekler çitleniyor, kafelerde çaylar, biralar gırla gidiyor. Akşamları canlı müzik oluyor, herkes plastik sandalyesinde önce şöyle bir kaykılıp, çok fazla nazlanmadan kendini dans pistinde oyun havaları eşliğinde göbek atarken buluyor. Yıllar olmuştu salonlarda yapılan düğünlere katılmayalı. Figürlerde bir ilerleme yok, aynı el kol hareketleri.

image

Öğle üzeri denize girmek üzere şemsiye, şezlong örtüsü, litrelik kola, ekmek araları ne varsa kapıp akın akın civar muhitlerden gelmiş neşeli ailelerin peşisıra sürükleniyorum bende maviye doğru. Kolay barınamayacağımı düşünerek hemen denize girip kaçmayı planlarken önümden geçmekte olan ambülansın acı siren sesiyle irkiliyorum. Ne olduğunu anlamıyorum. Toplanan kalabalık yavaş yavaş dağılırken, bugün tam 4 gencin boğulduğunu öğreniyorum. Ölmüşler. İnanamıyorum ama ne gelir ki elden?

Salına salına ilerliyorum dalgalı denize doğru. Nazlanıyor bedenim; ayaklarım, bacaklarım derken kalçama kadar batıyorum ve hop beklenen son: zarif bir şekilde dalıyorum suyun altına. Atıyorum kulaçları, dalıyorum çıkıyorum derken bir ses duyuyorum önce üzerime alınmadığım. Öfkeli ve çaresiz bir ses bu: “Geç sağa, topluluktan ayrılma, uğraşamam ben.” diyor. Bana. Cankurtaran. Yerinden fırlamış düşmanca bakıyor. Uğraşamamışın zaten sen, onlarda ölerek uğraşmışlar. Çocuk gibi azarlıyor beni. Az evvel yer açıp da yüzemediğim dubalarla çevrilmiş, güneşin altında kızışmış bedenlerin fin hamamına çevirdiği ıkış tıkış bölümde çimlenen yüzler suyun yüzeyinde kalma gayretine ek olarak beni izliyorlar. Buradaki ilk ve son deniz faciam da kapanmış oluyor böylelikle.

image

Denize, güneşe, ayara doymuş bedenim, fazla d vitamini depoladığından ertesi gün tekrar yola çıkıyorum. Garip bir güzergah çiziyorum kendime. Kırklareli’nden Tekirdağ’a geçiyorum. İyi ki gelmişim diyorum görür görmez. Trakya’nın asıl Paris’i burası galiba. Hem denizi de var. Tekirdağ köftecilerinin önünde orta üst kesimin aileleriyle beraber gelip yemek yedikleri bir sürü restoran var. Sahilde çay bahçeleri, ötesinde de keyifli balık restoranları. Şimdilik alkol satışları da var. Dayan Tekirdağ.. Adına kuvvet..

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑