BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BOLU, GÖYNÜK

20170410_151350-01-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BOLU, GÖYNÜK

“Adalet nedir? Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? Dikene su vermek.” AKŞEYH

GİRİŞ :

Uzuun bir dünün ardından, gözlerimi, erken bir sabaha daha Sapanca il sınırları içerisinde yer alan Taraklı’da açıyorum. Akşamdan bayılarak uyuyup kimselere şu saatte kalkarım, bu saatte giderim diyemediğimden, odama girip de bir daha da çıkmadığımdan, Ferah Hanım odasında ve sessizliğin ortasında şaşkın ama ferah bir şekilde ayılmaya çalışıyorum şimdi. Aşağıdan gelen ses artık dünyaya açıldığımızı söylüyor. Kilidin içinde birden çok defa dönen anahtarı tutan elin sahibi Nazan Hanım oluyor. Umuyorum adını doğru hatırlıyorumdur ama bana nefis bir kahvaltı hazırlıyor hızlı hızlı. Ekmek almaya gidip geliyor aynı hızla. Oğlu geliyor biraz sonra. Oğlu okula gidiyor daha sonra. Yalnız başına gelmiş bir kız daha var kahvaltı bekleyen. O omlet istiyor, ben yumurtaya yerim olamayacağını hissediyor ve istemiyorum. Bana bazlamam var diyor. Taraklı’da ne yesem güzel geliyor bunu anladım ama havuç ve elma reçeli, ama daha çok havuç reçeli nasıl güzeldi anlatamam(kırk iki yaşındayım, biraz damak tadım gelişti geç de olsa, eskiden ne yediğimi unuturdum, sonra sonra bir parça minnet duygum gelişti şükür). Gerisi zeytin, peynir… Hanımeli Konağında çalışan Murat ve Nazan’ın isimlerini giderayak ancak öğrenebiliyorum, onlar da benimkini. Mevzu Tarak’lıysa, içiniz rahat olsun. Kimse sizi zorlamıyor herhangi bir konuda. Adınızı bile son dakikada söyleseniz yeterli olabiliyor.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

20170410_151037-01
Gazi Süleyman Paşa Cami

GÖYNÜK :

Bir taksi tutuyorum Göynük’e gidebilmek için. Mecburen. Uçarcasına götürüp bırakıyor beni. Bavulumu parkın içindeki kafeteryaya bırakıyorum. Ne kalacak yerim var ne de bildiğim bir emanethane. Ama biliyorum ki koyduğun gibi bulursun böyle yerlerde emanetini. Adı üzerinde çünkü; “emanetin”. Şeytan Göynük’ü tanımıyor daha. Öte yandan şoför bugün Göynük pazarıdır diye müjdelemişti. Ne sevinmiştim o an anlatamam. Bir ilçenin pazarının olduğu gün yakın köylerden insanlar gelir ve bu da renktir. Pazarın yanındaki kahvede oturup fotoğraflar çekiyorum. Ben onlara serçe diyorum. İki serçe yakalıyorum ve masumiyetlerinden faydalanıyorum. Serçelerden bir tanesi bize ne faydası dokunacak bu çekeceklerinin diyor, size bir faydası olmayacak diyorum açık yüreklilikle. Göynüklü Şerif ve Hüseyin sabah sabah poz veriyorlar objektifime.

IMG_0125

IMG_0130

IMG_0415
Peynir Pazarı
20170410_144914-01
Göynük Pazarı

Göynük, Ayaş-Sapanca Koridoru adı verilen, ipek yolunun yanı sıra kral yolu, Roma yolları, Osmanlı’nın doğu fetih ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname güzergahları arasında yer alan bir başka durağı imiş aynı zamanda. Sapanca, Geyve, Taraklı, Göynük, Mudurnu, Nallıhan, Beypazarı, Güdül ve Ayaş bu güzergahta yer alan yerler sırasıyla. Benim gördüğüm kadarıyla, ister istemez de olsa Taraklı’yla karşılaştırdığımda, çevre planlaması yerli yerinde, derli toplu, temiz, orjinalliğini korumakla birlikte restorasyon açısından kaynak bulmakta sıkıntı çekmediği aşikar olan, çokça da yaşlı nüfus barındıran, eski evleri ve konaklarıyla Safranbolu’yu anımsatan, bir bekçi misali konumlanmış Cumhuriyet döneminden yadigar Tarihi Zafer Kulesiyle göz kamaştıran, Fatih Sultan Mehmet’in akıl hocası, mutasavvıf, alim-tabip ve şair Akşemsettin Hazretleri’nin ya da benim sevdiğim adıyla Akşeyh’in türbesini barındıran, kıyısında serinlemek için iki tane de gölü olan Göynük için fetih hareketimin borusunu öttürüyorum Allah’ın izniyle. Bu topraklarda bir parça icazet almak gerekiyor göklerdekinden. Buranın havası, suyu onu gerektiriyor azıcık. Kendi küçük fethimi ortama uyum sağlayarak gerçekleştiriyorum. Umuyorum beni anlıyorsunuzdur. Burası Bolu, Göynük dolayları ve hava fetih için açık, sıcaklıksa artı on derece. Ordumu sığdırdığım valizim parktaki kafeteryada, silahlarımdan tabletim, telefonum ve yedek şarjlarımsa yanımda. Başlasın lütfen.

Snapseed

20170410_154451-01

ZAFERLERE GEBE İLK DURAĞIM : TARİHİ ZAFER KULESİ

…’ne dilim dışarda tırmanıyorum. Kalabalık bir grup karşılıyor beni. Çıktığıma değdi diye düşünürken, bu kalabalığın kule çevresinde çalışan işçiler olduğunu kavrıyorum. Fetihle dopdolu aklım, egomu ısırmaya başladı bile. Ortalık toz duman ve hüsranımı umursamaz görünen işçilerinse tek dertleri öğle yemekleri. Fikir ayrılıklarıysa yemekten önce çay isteyip istemedikleri. Dünya için küçük, anı yaşayanlar için büyük hevesler fethimi bölse de benim de aklımda öğle yemeği var aslında. Ne yesem acaba? İçine giremediğim, hatta yüz metreden fazla yanına yaklaşamadığım Zafer Kulesi ilk mağlubiyetim oluyor böylelikle. Maça bir sıfır yenik çıkıyorum ve bu hiç hesapta yoktu. İçeri aldığım dilimle yokuş aşağı iniyorum sessizce.

AKŞEMSEDDİN TÜRBESİ :

Göynük’ün üzerindeki izlerinin silinmesinin mümkün olmayacağı, Göynük’ü Göynük yapan mutasavvıf. Şam doğumlu, Hacı Bayram Veli’nin müridi, Fatih Sultan Mehmet’in hocalarından, İstanbul’un da manevi fatihi aynı zamanda. Saçı sakalı ak olduğundan ve hep beyaz esvaplara büründüğünden “Akşeyh” olarak anılmaktaymış. Şimdiyse şöhretten uzak sakin sakin yatmakta ebedi istirahatgahında. Bir yanında asası diğer yanında oğullarıyla. Bir zamanlar ve çok zamanlar önce yani sene 1453’ü gösterirken, ellerinde çiçeklerle padişahını karşılamak için bekleyen halk, padişah sandıkları beyaz sakallı, ağır duruşlu olan Akşemseddin’e uzatırlar çiçek demetlerini. Akşemseddin göz ucuyla Fatih’i göstererek: “Sultan Mehmet odur, ona veriniz” derken, FSM, onlara: “Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır”, der ve İstanbul’a ilk Akşemseddin girer. Mutasavvıflığı ise aynı zamanda tıp, astronomi, biyoloji ve matematik alanındaki çalışmalarını kapsayan çok yönlülüğünden de gelmektedir. Mikrobiyolojinin babası sayılma nedeni tarihte ilk mikrop teorisini ortaya atmasından kaynaklanıyor. Az yiyip, az uyuyarak, halka az karışıp, Allah’ın adını sık zikrederek manevi huzura erilebilir ancak diyen Akşeyh’e, Diyar-ı Akşemseddin olarak bilinen Göynük’ten soruyorum sesimi bir anlığına da olsa duyacağını umarak; kaderin esirin diye buyurmuşsun hani, ya kader eserinse? Aklın varsa kimsenin bulunmadığı tarafa doğru yola çıkma demişsin, ben hep tersini yaptım Hocam, sakın kafa tutmak için böyle yaptım sanma, içimden öyle geldi, beni anla. Ekmeği ve helvayı soğuk ye demişsin, nefsini köreltmek için bu da anladığım kadarıyla, bu yüzyılda biz rejim diyoruz ona, kısaca. Bir de Allah sevdiği kulunun rızkını kısar da verir demişsin, çünkü dünya nimetlerinin azlığı gönül aynasının pasını siler diye de eklemişsin. Fatih Sultan Mehmet olmak varken, yüzlerce yıl sonra tebaa olmak hoşumuza gider mi sanırsın Hocam! Bunların dışında kalan tüm nasihatlerini okuyorum teker teker. Yusuf Bey Caddesi üzerindeki duvarlar onun öğütleriyle kaplanmış boydan boya. Göynük’ün üzerine sinmiş, onunla bütünleşmiş adeta. Oysa ki Ömer Sikkin(bıçakçı demekmiş) ya da yanlışlığa mahal vermemesi açısından Bıçakçı Ömer Dede Türbesi ile Debbağ Dede Türbesi de ziyaretçilerine açık vaziyette. Debbağ Dede’ninki evlerin arasına sıkışmış olsa da Ömer Sikkin’in türbesi ferahta. Okuduklarım kadarıyla Akşemsettin Hazretleri ile arasında bir çeşit erk kavgası olmuş, Hacı Bayram tarafından kurulmuş olan Bayramiyye tarikatı aralarındaki sürtüşmeden ötürü ikiye ayrılmıştır. Ömer Sikkin’in temsil ettiği kola Bayrami Melamiliği, Akşemseddin Hz.’nin temsil ettiği kola da Bayramiyye-yi Şemsiyye adı verilmiştir. Türbesinin içerisinde çerçeveletilmiş bir de yazı vardır. Der ki; “Bismillahirrahmanirrahim! Rabbimiz! Müslümanların dağınıklığını gider, hep birlik ve dirlik ver. Kalplerimizi birbirimize ısındır, bizleri birbirimize sevdir, bizden bütün şerleri ve zararları uzaklaştır(s.a.v)AMİN.”

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Snapseed
Bıçakçı Ömer Dede Türbesi(Ömer Sikkin)

HANEDAN BUTİK OTEL ve GÖYNÜK BELEDİYESİ YÖRESEL EL SANATLARI MERKEZİ:

Otelin sahibi ve işletmecisi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Coğrafya Bölümü mezunu ve emekli coğrafya öğretmeni olan Erol Bey, Göynük’ü, konaklarını ve daha da bir sürü şeyi hızlı hızlı anlattıktan sonra beni alıp belediyeye ait olan Yöresel El Sanatları Merkezi’ne götürüp bırakıyor. Benden önce on kişilik gazeteci grubunu ağırlamış otelinde. On kişi gezmek nasıl bir şey diye düşünmeye başlıyorum. Baş edemeyeceğim bir durum sanırım. İnsanlar tanıdıkça sevilesi değil, kaçılası şeylere dönüşüyorlar ve yaradana rağmen yaratılan her zaman sevilmiyor. İçimdeki insan sevgisini saklandığı yerden çıkartamazsam iyice içime kapanıp tek kişilik bir köy besleyeceğim yüreğimde, çaresizce. Şimdi de bir sürü kadının ortasında kalıveriyorum. Fakat bakıyorum da, çoklar ve mutlular. Nasıl mı? Mutlu musunuz, hayattan bir beklentiniz var mı dediğimde, mutlu muyuz değil miyiz bilmiyoruz ama bir beklentimiz de yok diyorlar. Büyük hırsları yok, küçük endişeleri var. Genç kızlar gelip gidiyor ara ara. Hiçbirinin yanlış zamanda, yanlış bir aileden doğduklarına dair şüpheleri ya da tam tersi yanlış çocuklar mıyız düşüncesi taşıdıklarını sanmıyorum. Tasasız görünüyor gençler. Coşkuları içlerinde saklı, zaten hepsi de kapalı. Hanımların fotoğraflarını çekerken gülüşmeden edemiyorlar kendi aralarında. Temiz, titiz kadınlar hepsi, belli. Evlerine git mis gibidir şimdi. Akşam yemekleri sabahtan yapılmıştır, buradaysa şimdi çay vakti. Bir çaylarını içiyorum ben de, gitmeden. Kültürel miraslarımızı yeni nesillere taşımak adına, kadınlar açısındansa altın bilezikmişçesine birer sertifika sahibi olmaları ve günlük cüzi bir ücret karşılığında harçlıklarını çıkarmak için tokalı örtme yapmayı öğrenip, öğretmeleri çok çok önemli. Aklıma geliyor da içim cız ediyor bir an kapatılan Köy Enstitülerini düşününce.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

ÇUBUK GÖLÜ, ÇOBAN KADIN VE KARA HOROZ :

Merkezde bulunan taksi durağından sıradaki araca biniyor ve Çubuk Gölü’ne doğru düşüyoruz yola. Genç bir çocuk götürüyor beni. İyiniyetli de. Rahat ediyorum arka koltukta. Her yerde Ankara Belediyesi’nin izleri var diyorum. Öyledir diyor. Arada Gökçek eşiyle gelir, eski belediye başkanıyla yemek yer ve döner diyor. Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşeyh’e duyulan bir minnetin gelenekselleşmiş hali sanki bu yapılanlar. Otoriteyle hiç sorun yaşamamış Göynük’ün, her daim bir koruyanı kollayanı olmuş ve bu konuda da hiç sıkıntı çekmemiş sanki. Hep kayrılmış, hep kollanmış. Bu ayrıcalığıyla beni bile şaşırttı doğrusu.

Çubuk Gölü yolu nazik popolarımız için çok ergonomik değil ve çalışmalar sınırsız bir şekilde sürdüğünden  hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Daha doğrusu çalışma yapan kimse yok. Yol boyunca koyun sürüleri kesiyor yolumuzu. Hele bir tanesine çobanlık eden kadın asla aklımdan çıkmayacak. Elinde değneği ve tüm telaşıyla, arabadan kaçışan koyunlara bağrıyor çığlık çığlığa. Peşlerinden koşuşturuyor, çoban köpeğini koyunların peşinden gönderiyor. İlçedeki kadınların şehirliler gibi yaşadığını anlıyorum. Benden farklı yaşamıyorlar. Asıl emekçi bu çoban kadın. Sürüsünü gütme telaşında, ayağında plastik ayakkabılar, içinde de yün çoraplar koşturup duruyor yola dağılan koyunlarını toplamak için. Her koyun ayrı ayrı süt demek, peynir demek, et demek. Sorsan, mesleğin ne desen bakar yüzüne öylece. Saysa yaptığı işleri tüm gün boyunca, apışıp kalırız karşısında. Mevzu, gezmek ve yürümek dışında bir şey olduğunda tembellikten ölen benim için özellikle, bu çoban kadın bana çok şey ifade ediyor. Böylesi çıkar karşına aniden. İyi ki varlar yeryüzünde.

20170410_164236-01
Göynük, BOLU
20170410_164247-01
Göynük, BOLU

Gölün kıyısına varıyoruz nihayet. Bir dizi çekilmiş burada zamanında. Onlardan yadigar tüm bu yel değirmenleri. Manzara harika ama gölün kenarı buz gibi. Akşam üstü olmuş, hava soğumaya başlamış artık. O kadar üşüyorum ki. Kutba düşmüşüz gibi oluyor bir anda. Göynük ılıktı buraya nazaran. Gölün kenarındaki kafeterya açık mı belli değil. Öte yandan gölün karşı kıyısındaki köy olduğu gibi İstanbul’da olsa, denize nazır yalı muamelesi göreceklerinden herhalde trilyon ederler. Şimdiyse yazı beklerler biraz hareketlenmek ve ısınmak için. Bizse evlerin arkasından dolaşıyoruz yola çıkmak için. Bir horoz çıkıyor bizden önceki kamyoneti görür görmez ve sen ne arıyorsun burada der gibi ötüyor ona hırsla. Sonra biz geçiyoruz ve bize de aynısını yapıyor. Hayvanın tabiatı değişik. Kendisini mahallenin muhtarı gibi görüp, gelene gidene öfkeden kabarttığı kanatlarıyla duvarın üzerinden bir anda fırlayıp, hesap soruyor sanki üü ürü üü’süyle. İleride köpekler var. Hayvanlar sakinlikten başlarını zor kaldıran çoban köpekleri, bu kara horozsa pek fena atarlı. Zaten onların yerine de çalışıyor ve köpekler görevlerini bir horoza devretmiş olmaktan hiç de şikayetçi görünmüyorlar. Gülmekten fotoğrafını çekemiyorum şu kara horozun. Sanki bir ruhu var ve o ruhta böyle muhtarlı birazcık.

IMG_0212

Snapseed

IMG_0370

SONUÇ OLARAK :

Osmanlı’dan miras, değişmemekte ısrarcı ama gelenek göreneklerine de sahip çıkan, geçmişteymişsiniz hissi yaratan fakat bundan da şikayetçi olmayan, yeni dünyanın ve yeni düzenin varlığından haberdar olup kendi kozasını örmüş içinde yaşayan, ondan ötürü de kendi halinde yaşamakta olan ve bu özelliğiyle desteklenip yaşatılan temiz ve bakımlı bir taşra kasabasındaydım bir gün boyunca. Aynı sokaklarda birden çok kez dolaştıktan sonra yüzümün eskidiğini hissettim, herkes tanıdık gelmeye başladı ya da ben herkese tanıdık gelir oldum ve yine aynı şeyi yaptım. Odama girdim. Sabaha kadar da bir kez olsun dışarı çıkmadım. Akşam çökünce asabım bozulmaya başlıyor böyle yerlerde, huzursuzlanıyorum küçük yerde karanlık basınca, bir de yalnız kalınca. Gündüz neyse de.

20170410_154911-01

BATI KARADENİZ, BİRİNCİ BÖLÜM : AMASRA

20161102_172424

BATI KARADENİZ BİRİNCİ BÖLÜM : AMASRA

“Deniz medeniyettir.” Alexander Dubcek

İLK MOLA: ANKARA

Nevşehir’den Ankara’ya, oradan da kuzeye doğru yol alacağım. Bunlarsa benim sözde planlarım. Dı. Gerçeklerse Elmadağ’daki berbat tipi ve otobüsteki yolculara muavinin yaptığı emniyet kemeri uyarısının ardından görüş mesafesinin giderek düşmesi. Kasım, aralık ve ocak aylarında mevsim normallerinin üzerinde seyredeceği söylenen hava durumu, bir gün, bir akşam üzeri belki bir anlık kızgınlıkla yerini kara bırakıveriyor ve şansım beni Nevşehir ve Ankara arasını beş buçuk saatte aştıktan sonra, zorunlu Ankara molasına sevk ediyor. Maltepe’de oturuyor Hale. Karayolunda daha fazla telef olmamak için metroya biniyorum. Yüksek yüksek binaların giriş katlarının camekanlarını süsleyen ellerinde sazlarla stüdyoda çekilmiş yağız Anadolu delikanlılarının saza ve söze davet içeren, aynı zamanda buram buram testesteron kokan fotoğrafları süslüyor mekanları. Ciğerci, kebapçı derken bir pastaneye oturup başlıyorum arkadaşımı beklemeye. Bir el var sanki tam arkamdan dürtükleyip duran. Sesler önce fısıldaşmalar şeklinde geliyor kulağıma. Sonradan netlik kazanıyor aynı şehrin sesi. Tüm bu fısıltılar dörtnala geldikleri noktalardan sonra, merkezde toplanarak onun sesine dönüşüyorlar bir anda. Bu o: Ankara. Tüm haşmetiyle de şimdi, şu an tam karşımda.

20160822_111549

20160821_213548

-Nörüyon Ankara?
-Nörim!
-Sen nörirsen güzel örirsin.
-Yani?
-Adın çıkmış marşlarda “Ankara Ankara güzel Ankara” diye.
-O eskidenmiş. Canım. Garımda 109 can, Merasim Sokak’ta 29 can, canım Güvenpark’ım da da 8 can verdim ben. 15 Temmuz’da da semalarımı şenlendiren jetler vardı. Hayalet kent olmadıysam, bil ki başkent olduğumdandır. Beş milyon küsur can’ın ne kadarı bırakıp gidebilecek işi aşı? Barınmaya devam ediyorlar çaresiz. Bense bir baba gibi taşıyorum onları.
-Belediye napıyor belediye? Çalışıyor mu Melih başkan?
-Benim oy verme yetkim yok. Canım. Partiler ve zihniyetler üstüyüm ben. Kimsenin tapulu malı da değilim üstelik. Yerim çoktu verdim, insanlar başlarını soksunlar istedim. Bozkırın ortasında komşularım olan illerle geçinip gidiyordum yoksa. Sonradan karaborsaya düştüm, değer bilmez, sahiplenmek nedir bilen insanlarca zaptedildim istemeden. İnsanoğlu çiğ süt emmiş, hayallerinden büyük hırsları var. Canıma okudular kıymetim anlaşılınca. Mustafa Kemal iyiydi hoştu, çok gururlandırmıştı beni zamanında ama şimdi düşünüyorum da keşke başkent olarak beni seçmeseydi. Ne bileyim bir Çankırı ya da Kırıkkale başkent olabilirdi pekala. Kıskançlığım yoktur benim. Keşke onlardan biri olaydı da ben de sakin başımla kalabilseydim. Çok başımı ağrıtıyor trafik, siyaset, terörün her türlüsü… En sevdiğim yerlerim mezarlıklarım. Valla. Huzur buluyorum onlarda. Sessiz sessiz yatıyorlar. Ne kavga var ne dövüş. Ne sitem var ne riya. Tek beslendikleri şey sükunet. Keşke daha çok olsa onlardan.
-Tövbe de! Tüefsin yahu. Dilinin buğusuna kapılırsın bak sonra.
-Kopsun dilim. Kessinler dilimi. Yazarlar beni en kötü ihtimalle. Evet ama öyle. Bıktım ben insanların hiddetinden, şiddetinden tepemde. Çok şiddetli migren ağrılarım tutuyor bazen.
-Hadi canım sende. Ankara’nın migreni mi olurmuş.
-Neden olmasın? Canım. Kanser bile olabilirim. Ben bu ülkenin başkentiyim. Tüm sıkıntılar bana, tüm şikayetler bana. Gel bir günlüğüne benim yerime geç ve gör bakalım çektiklerimi. Arazi mafyası bende, Anadolu kültürünün bir parçası pavyonlar bende. Sabaha kadar başım şişiyor sayelerinde. Tüm Çiçekdağ Ankara’ya indi sanki, sazı eline alan herkes Neşet. Usta tektir malum. Ama anlatmak ne mümkün! Ciğerlerim olan son ağaçlarım da kesiliyor hunharca. Bir sürü gökdelen, bir sürü AVM. Eskiden ne güzeldi Kızılay. Şinasim vardı, Akün’de film izlemek bir ayrıcalıktı. Siz hiç başka yerde duydunuz mu ırmaktan adını alan bir sinema? Kızılırmak ya. Güzeldim ben. Hem de çok güzel. Bir zamanlar. Dost’tan içeriye giren yoldaşlarım, güzel sinemalarım vardı benim.
-Nostaljik gördüm seni.
-Melankolik diyelim. Havadandır. Canım. Kasım’da aşk başkadır.
-Geçer.
-Ne geçmesi. Irzıma geçilmişken benim, ne geçmesi. Batsın bunların politikası. Rantı. Küçük hesapları. Boylarından büyük kazançları. Kirletildim artık dönüşüm yok benim. Ahh migrenim. Off başım başım. Beynimde tümör varsa yandım demektir. Türk hekimlerine emanet etsinler beni. Ölürsem eğer sakın Ankara Belediyesi çelenk göndermesin. Yol yapmaya devam etsinler ve de gökdelen. Bir bildikleri o zaten. Off off. Kur’an bir gece okunur, kırk gece değil. Neşet’in türkülerini çalsınlar arkamdan. Yeter bana.
-…

20161102_161418

ERTESİ SABAH : AMASRA

Çekmiş olduğum fotoğrafları ayıklamayı bırakmayı başarabilirsem, bitkiörtüsel değişime şahit olabileceğim ama mani olamıyorum kendime. Ankara’dan coşku içinde ayrıldığım geliyor bir yandan aklıma, kurtuldum kurtuluyorum senden sevimsiz şey diye diye. Bir akşam ve bir gece yetiyor başkentte. Benim için böyle. Hep böyleydi. Bundan sonra da böyle. Ankara’dan Amasra’ya gitmek üzere yola çıkan Özemniyet firmasına ait on otobüsü içerisindeki yolcu sayısı dört saatin sonunda altı’ya düşüyor ve bu altı kişinin altıncı kişisi bendenizim. Önü dörtleyenler kadınlar korosu. Özgürlüklerini ilan etmiş sokaklara fırlamışlar sanki. Kadınların coşkulu hakimiyetinden korkan şoför ve muavinden gayrı tek erkek yolcu olan önümdeki koltuğu işgal eden adamsa pencere kenarına tünemiş de adeta ha uçtum ha kaçtım misali tekinsiz vaziyette manzarayı izlemeye sığınmış sanki sessizce.

Ankara’ya göçmek üzere konmuş göçmen kuşunu oynamama sebebiyet veren dondurucu hava yerini ılıman bir iklime bırakıyor Amasra’ya iner inmez. Şehrin içerisindeki garaja bırakılıyorum. Şirin, küçük bir kıyı kasabası görünümünde burası. Bavulunu çeke çeke git dilediğin yere, git gidebildiğin kadar. Sükunet hakim sokaklarına. Memurlar işyerlerinde, esnaf dükkanlarında. Ortalık süt liman. Taşkınlık yapsan tımarhaneye kapatılırsın. Halk sorun çıkaran biriyle karşılaşmayalı uzun zaman olmuş gibi. En işlek sokaklarında dolaşıyorum, bitiyorum iyi anlamda bu huzurlu ortama. Yaz bitmiş, herkes evlerine çekilmiş sanki. Bir günüm var. Dolayısıyla sınırlı sayıda saat var taraflarınca kovalandığım. Bu ise beni kabına sığmaz yapıyor. İçim içime sığmaz oluyor.
Adını, Kraliçe Amastris’den almış Amasra. Şehrin ilk sahibiyse Amazonlarmış. Sene 1460’ı gösterdiğindeyse Fatih Sultan Mehmet tarafından “savaşsız” fethedilerek Osmanlı İmparatorluğu’na dahil edilmiş. Arada geçen uzuun zaman zarfındaysa Fenikeliler, İonyalı’lar, Karyalılar, Akalar, Persler, Pontuslular, Romalılar ve Bizanslılar yurt edinmişler bu toprakları. Toprak dediğim 7 tepe, bir yarım ada, iki ada ve iki körfez imiş. Rivayete göreyse fetih öncesi şehre tepeden bakan Fatih, hayranlığını şöyle dile getirmiş: “Lala Lala acep Çeşm-i Cihan bu m’ola?”
Ülkemizde turizmin başladığı yer olarak bilinen Amasra bu mevsimdeki sakinliğinin aksine yaz aylarında iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık bir sayfiyeye dönüşüyormuş. Altyapı yetmiyor diyorlar. Evler pansiyonlara dönüştürülmüş çoktan. Oturanların üçte biri yerli halkmış, kalanlarsa Karabük ve Kastamonuluymuş. Birkaç filmin başrolünde oynamış Amasra. Sayılı miktarda da dizinin. Almanlar bir film ya da dizi çekmişler burada. Nereden mi biliyorum? Çek Tatarı Alexander Dubcek’le sohbet etme imkanım oluyor çünkü. Lakabı Dubcek, kendi ismiyse İsmet. Karadeniz’in hiç bozulmamış Bodrum’u olarak adlandırdığı Amasra’sında balıkçılıkla geçiniyor. Ben gittiğimde ağları tamir ediyordu. Sahne alma tecrübesi oynadığı dizilerden geliyor. Kameraya bakmaması gerektiğini oradan biliyor. Bilgeliği denizden ona miras. Buralarda kaçık havası deriz biz ona diyor. Yaz fırtınaları olurmuş. Böyle göründüğüne bakmamak gerek yani. Ne de olsa Karadeniz. Sonrası süt liman. Amerikan filmleri düğmeye hikaye yazarken, asıl hikaye buralarda, bu insanlarda. Yurtdışı macerasından bahsediyor ki onunki tam macera. Sahil güvenlik tarafından balıkçı tekneleri alıkonuyor ve Romanya Sulina’da ifade vermek zorunda kalıyorlar. Serbest bırakılıp ülkelerine dönesiye kadar da şehrin, ülkenin tadını çıkartıyorlar. Tekne ne oldu diyorum, limanda yatıyormuş daha, Sulina’da. Denizciliğin cilveleri diyoruz. Birkaç fotoğrafını çektikten sonra kendisini ağlarıyla ve düşünceleriyle baş başa bırakıyorum. İmkansız bir puzzle’ı çözmeye benziyor yaptığı iş.

20161102_152318

20161102_152313

Amasra Müzesi’nin bilinmeyen bir süreye kadar, bilinemez de bir süre boyunca kapalı olduğunu öğreniyorum çalışanlarından. Herkes hiç durmadan bilmiyoruz bilmiyoruz diyor. Neyi bilmedikleriniyse kimse bilmiyor. Kendileri de neyi bilmediklerini bilmiyor. Bir sürü bilinmezliğin ortasında bırakılmış bir avuç memuru Kültür Bakanlığı’na havale etmekten başka çare bulamıyorum bir an. Gözlerim nemlenerek ayrılıyorum aralarından. Tarihi eserlerin, heykellerin ortasında kalmış umutsuzlukla bakıyorlar arkamdan(hissediyorum yani). Kurtarın bizi diyorlar(iç ses iç sesi duyarmış). Temizlik işçileri bahçeleri süpürüyor kederli ve yalnız. Müze bir süredir misafirsiz kalmış.
Balıkçılar dönüyorlar. Martılar adres sormaksızın takip ediyorlar onları çığlık çığlığa. Gökyüzünde bağırmak varmış özgürce. Kanat çırpmak ve de. Kuşlar kadar olamıyorum. Ne çaresizliktir insan olmak, karaya tutunmak zorunda olmak. İnsanlarla uğraşmak.
Balıkçılar üzerlerinde su geçirmez kıyafetler ayaklarında çizmelerle sağ salim ikinci yurtlarına dönmüş olmanın verdiği mutluluğun yanı sıra, benim tarafımdan fotoğraflarının çekildiğini fark ettikleri andan itibaren mahçuplaşıyorlar. Üç kişiler ana güvertede ve uzaktan birinin diğerine şöyle dediğini duyuyorum: “Çekiyor, ne yapacağız?” Diğerinin elindeyse hortum bana bakıyor önce, sonra da üstünü başını yıkıyor hortumla çekingen tavırlarla. Arkamdan bir ses şampuan da ister misin deyince, iyice şaşkına dönüyorlar. Bir güncük tuzlu suyla kalacak üstleri başları. Benim yüzünden. Balıkçısı, balıksızı, esnafı o kadar kendi hallerindeler ki fotoğraflarının çekilmesi onları hayrete düşürüyor. Halat atılıyor, az sonra benden kurtulacakları için rahat bir nefes alıyorlar. Bundan sonra sabun şampuanla nerede yıkanırlar bilemem. Ama beni de çok eğlendiriyorlar doğrusu bu yorgun yüzlü balıkçılar.

20161102_153520

20161102_153726

Buradan Bartınlı köylü kadınların bahçelerinde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri sattıkları pazara geliyorum. Pazarın adı olan Galla “karılar” kelimesinden geliyormuş. Tam 200 yıllık bir gelenekle karşı karşıyayım. Salı ve cuma günleri kurulan pazarın evsahipleriyse “karılar”. Manda sütünden yapılan manda yoğurdu, keçi peyniri, dağ çileği ve kuruttukları otlar revaçta. Buraya bir kez daha gelirsem pazarın kurulduğu günlere denk getirmeye çalışacağım diyerek ayrılıyorum. Arka sokaklara saptıkça kediler ve köpekler oluyor yoldaşlarım. Her zamanki gibi bir tanesine daha çok kaynıyor kanım. Bakışlarıyla konuşuyor benimle. Köpekler insanlar gibi kin beslemezlermiş sokağa atılsalar da, terk edilseler de. Endişe eder, sık sık kaygılanırlarmış sahipleri için iyi midir acaba şimdi diye. Bu bir bilim adamının çalışmasıymış. Kaynak belirtemiyorum yazık ki. Ama aşağıdaki anlamlı bakışları görünce hak vermek geliyor içimden. Ahh bir konuşabilseler ya da bizler bir havlayabilsek…

20161102_163240

20161102_174516
Ahşap Bartın evleri Amasra’da da var. Ara sokaklar türlü zenginliklere gebe. Hiç ummadığınız anda bir sürü eski püskülüğün ortasında bir zerafetle karşılanıyorsunuz. Yoğurt kabının içinde bitiveren bir çiçek umut veriyor beklemediğiniz bir anda. Ya da eskiliğinden kadife kumaşı yırtılmış Nuh Nebi’den kalma bir sandalye alıp götürüyor sizi kendi çok uzak olmayan tarihinizdeki bir anınıza. Niketas’ın “Dünyanın Gözü”, Diyojen’in “Bir Denge”, Plinius’un ” Zarif ve Güzel” yakıştırmalarına katılmamak elde değil. Amasra zerafetler şehriymiş, gelerek ancak ve nihayet görmüş olduğum. Ama iyi ki de gelmişim. Karadeniz’in saklı cennetini ıskalayacakmışım bilmeyerek. Suçum kabahatimden büyük olacakmış kendi kişisel tarihimde.

20161102_161859-220161102_161842-1

20161102_150435
Çekiciler Çarşısı

Çekiciler Çarşısı’nı geziyorum boydan boya. Çin işgali yaşansa da ağaç oymacılığı sanatı hala taze. Tarihi Kemere Köprüsü ve 250 yıllık “ağlayan ağaç”ı görmek üzere düşüyorum yollara…yollara… Ardıç ağacıymış. Senenin üç ayı boyunca ağlarmış. Kasımda ağlamazmış mesela. Manzarayı izlemek için oturuyorum gölgesindeki kafeteryada. Tavşan Adası manzaram tam karşımda. Kafeteryanın işletmecisi söylediğinde ise ancak anakaraya bir köprüyle bağlı olduğumuzu idrak edebiliyorum. Boztepe’de bulunmaktayım şu an. Yukarıda bir adet deniz feneri ve turistler için olmazsa olmaz bir patikadan tırmanarak çok daha nefes kesici bir  Amasra manzarasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Ama ağaç ağlamıyor. Ya da mevsimsiz gelmişim ben buralara. Bunu da en çok bomboş balıkçılarından, telaşlı adımlarla sokakları arşınlayan yerlisinin akşam çöktükçe adımlarını daha da hızlandırışlarından anlıyorum. Kimsecikler karanlık çökünce sokaklarda olmak istemiyor. Herkes sıcak evinde, huzurlu huzursuz kollarda olmak istiyor. Gündüz konuştuğum balıkçı İsmet’i görüyorum. O beni görmüyor. Ellerinde poşetler evinin yolunu tutmuş o da. Başsız kalmış yavru kediyi oynamaktan sıkılıyorum. Bir market buluyorum ve soruyorum: “Malt var mı?”

 

20161102_165420
Ağlayan Ardıç Ağacı, Boztepe

Güzel ve güneşli havalarda geldiğimdeyse yapacaklarımı sıralıyorum kendi kendime:

 

1-Küre Dağları’nı keşfedeceğim
2-Güzelcehisar Lav Sütunlarını göreceğim
3-Ulukaya Şelalesinde mola vereceğim
4-Kuşkaya Yol Anıtı’nı fotoğraflayacağım
5-Bartın Irmağı’nda tekne turu yapacağım.

En çok Kuşkaya Yol Anıtı’nı göremediğime hayıflanıyorum. Umarım bir dahaki sefere.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑