THIS IS US

161011_3114309_next_on_this_is_us___a_hot_summer_day_at_the

THIS IS US :

“Bir gerçeğe göre; Vikipedi’de bir kadın ya da erkeğin 18 milyon kişi ile aynı anda doğduğu yazıyor. Tabii doğum günlerinin aynı olması aralarında bir bağ olduğunu kanıtlamıyor. Ama eğer varsa, Vikipedi henüz bizi keşfetmemiş demektir.”

… diyerek başlıyor Amerika’da ilk on bölümü yayınlanmış ve gördüğü yoğun ilgi üzerine yeni bölümleri 10 Ocak 2017’den itibaren kaldığı yerden devam etmek üzere izleyicisiyle buluşacak olan NBC’nin yeni harikasının. Dizinin yaratıcısı Dan Fogelman’la beraber on kişilik bir yazar ekibi çalışmış kağıt üzerinde ve hem senaryosu, hem karakterleri, hem de geçmiş zamanın ruhunu yakalamaktaki ve karakterleriyle ekran karşısındaki izleyiciye yansıtabilmekteki başarısı, doğru müzik seçimleri ve yerinde flashbackleriyle birleştiğinde herkesi ayrı ayrı kendi nostaljisiyle baş başa bırakıyor izledikçe. Bir yandan dizinin içerisindesiniz, diğer yandan her bölümün sonunda hayatınızı ve içerisindeyken dönüştüğünüz şeyi sorgularken buluyorsunuz. Ebeveyn olmanın güçlükleri, kendi kişisel sorunlarınla boğuşurken her şeyle beraber kendini bir kenara bırakıp çocuklarına adanmaktaki cüretkar fedakarlıklar, onları memnun ve mutlu etmeye çalışmak, sadece onlar için varmışçasına kendi iyilikleri  için bazı gerçekleri örtbas etmek ve bu kararı tek başına almak zorunda kalmak, çocuklarının attığı her adımı vicdan meselesine dönüştürmek, dışarıdan gelebilecek bir sürü kötülüğe karşı her birine ayrı ayrı kol kanat germek, evlatlık çocuğunla öz evlatların arasındaki dengeyi sağlamak için tabir-i caizse yırtınmak, öte yandan evlat olmak, kardeş olmak, karı koca olmak, bir yandan içindeki obezitenle savaşırken dışarıdan devasa bedenine şaşkınlıkla ve küçümseyerek bakan bir sürü gözü yokmuş varsaymak ve onaylanmak ama ne olursa olsun ister aile fertlerin, isterse senden büyükler, iş arkadaşların veya patronların tarafından onaylanmak, kabul görmek. Bu ve bizi biz yapan dolayısıyla da insan yapan kendi varoluşsal kaygılarımızı, hayatın döngüsünü, kan bağının bazen her şey bazense hiçbir şey demek olduğunu, beklentisiz sevmeyi, kaderi, kederi, yası, rekabeti, yaşlanmayı, ölümü beklemenin nasıl bir şey olduğunu, hayatın kıymetli anlarını , çabuk geçen zamanı ve düş kırıklıklarını sürprizlerle dolu kıymetli anlar barındıran, tesadüflerin tesadüf olmadıklarını, gizliden mesaj kaygılı ama yine de olabildiğince insancıl bir şekilde anlatan bir dizi var önümüzde süresi iyi ayarlanmış, başarılı da bir casting çalışması olan. Kendi adıma en çok Jack ve William’ı sevdim ve de Kevin’ı, özellikle de hiç tanımadığı insanların yas evindeyken ve William’la baş başa kaldıklarında kendini ifade edemeyişindeki şaşkınlığıyla tam da bilge baykuş ve sersem labrador karşı karşıya geldiklerinde. Mandy Moore’sa nihayet potansiyelini kullanabileceği üç çocuk annesi, dirençli ve özverili anne Rebecca karakteriyle çıktı karşımıza. Üstelik hem sesini hem de oyunculuğunu aynı anda sergileyebileceği bir rolle. Herkesin parlayacağı bir rol muhakkak çıkacaktır karşısına bir gün bir şekilde.

oyhwoxefwbwm5ejhdzq0xqlz3v6cvpozf5jipzz8rss39jgoe9g87vuqwergog35vgsh73al1dbpkh1bopxjw512-h288-nc

160915_3100176_series_premiere_anvver_1

This Is Us - Season Pilot

“Bebeğim bir gün sana dünyanın en iyi çamaşır makinesini alacağım” derken, Jack, dünyanın en büyük vaadini tüm samimiyetiyle Rebecca’ya sunuyor. Çok büyük bir şey değil alt tarafı dikdörtgen bir vaat sadece.

Karnı burnundaki karısına kur yaparken görüyoruz Jack’i ilk sahnelerde. Üçüz bebek bekleyen Rebecca’nın suyu geliyor bu esnada tam da kocasının doğum gününde. Yüksek riskli bir hamileliğe bağlı bir erken doğum olacağından karı koca doğum sancılarını paylaşıyorlar tek vücutmuşçasına endişe içinde. Kendi doktorlarının apandisti patladığından, tanımadıkları babacan bir doktor üstleniyor doğumu. İnsanın sorası geliyor, apar topar gelmiş olsalar da, hastaneye gelip onları avutup sakinleştirecek bir büyükleri yok mu diye. Geçen yıl eşi ölmüş, beş çocuk, on bir torun sahibi doktorun rolü burada anlaşılıyor ve bu şaşkın ve korkmuş çifti bir şekilde seviyor ve güven veriyor onlara. İlk bebek erkek oluyor, ikincisi kız. Üçüncüsüyse kordon bağı boynuna dolanmış minicik bir erkek, o da sizlere ömür. Aynı saatlerde siyah bir erkek bebek bırakılıyor itfaiyenin önüne endişeli bir yetişkinin gözleriyse uzaktan üzerinde.

“Hayatın sana sunduğu ekşi limonu alıp da nasıl lezzetli bir limona dönüştürdüğünü anlatırsın belki bir gün yaşlanmış bir adamken kendinden küçük bir gence, öğüt niyetine.” Doktor Katowsky

“Bazı insanlar en korkunç anın bebek sahibi olmak için hastaneye gelmek olduğunu sanıyor. En korkunç an hastaneden bebek”LER”le ayrılmaktır.” Doktor Katowsky

Günümüz Amerika’sında farklı sorunlarla baş etmeye çalışan üç farklı karakterin hikayelerine dahil oluyoruz aynı zamanda. İlki Kevin: “Man*ny” adında yüksek reytingli, orta karar bir stüdyo dizisinin başrolünde oynayan otuz altı yaşında, yakışıklı, sağlıklı, formda, bekar ve çocuksuz, çok konuşkan bir beyaz erkek. Onu küçümseyen yönetmeni ve kendisine hayran bir kitlesi var. Yaptığı iş ona küçük gelmeye başladığında tam da erken gelen bir orta yaş krizinin ortasında canlı yayında cinnet getirerek stüdyoyu birbirine katıp ortalığı dağıtmakta buluyor çareyi. Seyirciye bağırıyor bu dizinin bu kadar kötü olmasının nedeni sizlersiniz diye. Neden bu diziyi izlediklerini soruyor öfkeyle. Bu kadar az şey vermemizi kabul etmek sizin suçunuz diyor. Sonra da istifa ediyor. Kevin’ı bizim televizyonlarımızda yayınlanan bir acayip izdivaç programlarına davet etmek istiyorum o an. Bizim seyircimizin maruz kalmaktan zevk aldığı gariplikleri izlese dizisine dört elle sarılır-gerçi kendisi dizinin en düşük çeneli karakteri ve bu açıdan bakıldığında yarışmanın bilmiş jüri üyelerinden birine dönüşmesi de an meselesi.

downloadfile-1

downloadfile-2

downloadfile-3

Kate: Kevin’ın kendisinden iki dakika küçük ikiz kız kardeşi. Beyaz, aşırı obezitesi var ve bir sürü şişman insanın gittiği akşam toplantılarında tanıştığı, haliyle de obez olan Toby ile kendisinden kaynaklı inişli çıkışlı bir ilişki yaşamaya başlıyor. Dizinin sonunda itiraf ettiği üzere zanax kullanımını her zaman neşeli olamadığıyla ilişkilendiriyor. Depresif, sorunlu, sınırın diğer ucunda yaşayan, rüya hayatını yediğini itiraf etmekten çekinmeyen, değişmekten ve gerçekte nasıl bir insan olacağını görmekten korkan, bilinçaltında yağlarına zırhıymışçasına sarılmış, babasının küllerini evinde saklayan, ailesinin büyük bir parçası olan Super Bowl gecesinde Rebecca’nın sahne aldığı bir barın tuvaletinde ilk tohumlarının atılmış olmasından ötürü maçları çokça önemseyen, fakat annesinden geçmiş şarkı söyleme yetisini değerlendirememiş, bir süredir işsiz ve tıpkı ikizi gibi hayatta bocalayan bir karakter. Toby onu değerlendiriyor kendince. İlişkinin yapıcı tarafı o. Kate’se bir yandan kendi özyıkımına zemin hazırlarken, diğer yandan ilişkisini sabote ediyor. Bir gün Toby önüne kırmızı halı seriyor, altınaysa limuzin ve sesini değerlendirmek için ilk canlı performansını vermek üzere benim tahmin ettiğimin dışında çok başka bir yere götürüyor onu: ”Huzurevine”. İşi yüzüne gözüne bulaştırma ihtimaline karşılık onu ertesi sabah yaşananları hatırlaması mümkün olmayacak insanların önünde şarkı söyletmek dahiyane bir fikir olsa da, Cyndi Lauper’ın ”Time After Time”ını batırmadan söylüyor Kate. Bense bir sürü bilmiş jüri üyesi barındıran yarışmalardan birine çıkaracağını düşünecek kadar sığlaşıyorum(Ne sandınız beni, çok mu derin? Ben sığ sularda yüzdüm halbuki hep boğulmamak için. Bu huyumdan da hiç vazgeçmedim, daha büyük balıklarca ısırılmamak için. Çok boktan bir hayatım olduğu düşünülebilir şu aşamada ve haklı olabilirsiniz ama umurumda değil. Kiminki değil ki diyen seni ve çok güvenli sesini duydum, sen, arka sıradaki. Sıranı paylaştığın çocuk mutluymuş bak, öyle söylüyor. O zaman hala daha neden arka sıradasın diye sor bakalım zat-ı aliye).

60784238

650x366

Randall: Bu enteresan halkanın üçüncü ayağı. İtfaiye binasının önüne bırakıldıktan sonra getirildiği hastanede Rebecca ve Jack tarafından bunun kadersel bir işaret olduğu düşünülerek evlat edinilmiş. Beraberinde bırakılan bebeklik battaniyesini saklamış geçmişinden ona kalan tek hatıra olarak. Okulda öğretmenleri tarafından dehası anlaşıldığında, kardeşlerinden ayrı bir okula gönderilmiş. Her halükarda Pittsburgh’da beyazların mahallesinde, beyazların okuluna giden ve beyaz ailesiyle yaşayan bir siyah olarak, çok nadiren de olsa karşılaştığı her siyahın ardından defterine bir çentik atmış çocukluğu boyunca. Sınıf arkadaşları onunla Webster diye dalga geçtiklerinde, sonradan gelen ve sevgisi bölüşülen Kevin, kardeşinin yanında durmaktansa, kendisi gibi beyazlarla olmayı yeğlemiş ve aralarındaki gizli rekabet hayatları boyunca sürmüş. Kötü huyu iyi kalpli olmak olan Randall’sa tam otuz altı yıl sonra bulduğu entelektüel ve dördüncü evre mide kanserli babasını çabuk kaybetmemek için çabalamakta. Adını almış olduğu şair Dudley Randall’ın mesleğinden çok başka bir meslek seçmiş kendisine hayatta. Karısı dahil kimse onun ne iş yaptığını bilmiyor, sorunca da söyleyemiyorlar. Uzun vadeli hava modellerine dayalı olarak gelecekte teslim mal sözleşmesi ticareti yapıyor(insansız hava aracı üretiyor olmasın sakın!). Kızlarının gözünde sıkıcı bir iş yapıyor. Oysa bir şirket sahibi ve ailesine konforlu bir hayat sağlayabilmiş elinden geldiğince. Anlayışlı karısı ve iki çocuğuyla sade bir hayat ve gelecek planları yapıyor. On yıl sonraki hayali, çocuklar büyüyüp üniversiteye gittiğinde hayat kalitesi yüksek, güzel menülü restoranlara sahip Charleston’a taşınmak. Ama ilk önce kendi gayretleriyle bulup getirdiği babası, sonra da Kevin gelip yerleşiyor evine. Gelense sıcak aile ortamı ve kızların varlığıyla bir daha gitmez oluyor evine. Babası altı yaşındaki torunuyla aynı odada kalırken, kardeşi de çocukluğundan gelen alışkanlıkla bodrum katına taşınıyor. Herkes evde iyileştiğini, ortamın onlara iyi geldiğini söylüyor her fırsatta ve gitmemekte direniyorlar. Randall’ın hayatına dahil olan iki sanatçı sayesinde ortalığa saçılan müzikal fantezisi, içindeki sanatçıyı bulmak için tuhaf yollara başvurmasına neden oluyor.İşte bu üç ayrı çocuk aynı anne babanın yetiştirmesiyle hayatta bu üç yetişkine dönüşüyorlar. Kevin, Kate ve Randall’ın ayrı ayrı hikayelerine tanıklık ediyoruz. Tek rehberimiz flashbacklerle sunulan mazileri oluyor.

images-31

images-40

Gelelim aşıkların bile zor anlayacağı bir duruma: yani ikizlerin duygularına. Kate küçükken kolunu kırdığında, on altı kilometre öteden ağlayarak gelmiş Kevin. Apandisit ameliyatı geçirdiğinde de bir an olsun kardeşinin başından ayrılamıyor, ameliyathaneye kadar uğurluyor onu. Ameliyattan sağ salim çıkmasını bekliyor sıkıntıyla, mumlar yakıp, kendince dualar ederek. Otuz altı yaşına basmış hallerinde de değişen bir şey yok, Birbirlerinin desteği olmadan yollarına devam edemiyorlar kolay kolay ve başı sıkışan ilk önce diğerini arıyor ve öteki iki eli kanda olsa onun telefonunu açıyor. Aynı karından iki dakika arayla çıkan ikizlerin bağlılığı bütün hayatlarını etkiliyor ve hayır, genelleme yapmıyorum, gördüğümü söylüyorum. Oyunculuk kariyerine sahnelerde devam etme kararı alan Kevin’ın yabancısı olduğu bohem çevrelere girdikçe uğradığı dolaylı değişim ilk önce Kate’i ürkütüyor. O daha bunun için hazır değil çünkü ve Kevin’ın New York’a taşınma kararı karşısında bir anda elinin tersiyle itebiliyor erkek arkadaşını. Kardeşlerim ve onların desteği olmadan asla başaramam diyor sonrasında da açık açık.

Randall’ın zekası onu hayata kolay hazırlarken, Kate’in geleceğe dair hiçbir planı olmadığını görüyoruz çocukken. Annesinin böceği, babasının prensesi, XL yeleklere mahkum, havuzda giydiği bikinisiyle yağlarından sözde arkadaşlarını utandırıp ihtar aldığından yaşamı boyunca geri planda kalmaya çalışmış bir havası var. Lisede karşı takımın oyuncuları olan iki erkek kardeş beyzbol sahasında Peter Gabriel’in kızına yazmış olduğu söylenen ”Come Talk To Me”sinin yavaşlatılmış versiyonu eşliğinde öfkeyle birbirine girip yerlerde yuvarlanırken izliyor onları şaşkınlıkla saha kenarından. Eve dönerken arabada iki kardeşin arasında oturuyor tekrar kapışmasınlar diye. Hep iki arada bir derede Kate. Oyun arkadaşları kendilerini utandırdığını düşündükleri tombikle arkadaşlık etmek istemezken, aynı kilolar ileride kadın patronlar tarafından tercih edilmesine sebep oluyor. Yeme sorunu olan yani sorunlu, ağırlığı ölçüsünde uysal bir imaj çizen, arzu nesnesi olmaktan çok uzak bir kadını iç rahatlığıyla kabul edebiliyorlar içgüdüsel olarak. Bindiği uçakta iki kişilik bilet almak ve genişletici  kemer ikramını kullanmak zorunda kalan Kate pekala engelli sayılabilir öte yandan.

Dördüncü bölümde Kevin’ın neden oyunculuk kariyerini seçtiğini anlıyoruz. Kate’in kiloları ve Randall’a gösterilen fazladan ihtimam yüzünden zavallı Kevin neredeyse havuzda boğularak ölecekken bile kendi hayatını kendi kurtarmak zorunda kalıyor. Ailesinden göremediği ilgiyi başka bir sürü hayranından görebileceği bir meslek seçiyor kendisine. En azından bir yüzme havuzunda bari boğulmak üzereyken çırpınmalarını bir duyan çıksın diye. İki erkek kardeş arasındaki yarışsa hızından bir şey kaybetmemiş görünüyor günümüzde de. Randall’ın eşi onları Habil’le Kabil’e benzetiyor. Birlikte takılamıyorlar, bir odada yalnız kalamıyorlar. İkisi de karşı tarafı haksız, kendiniyse mağdur görüyor. Randall’a göre Kabil kendisi, kazanan kardeşse her zaman Kevin. 12 ve 36 numaranın karşılıklı savaşı, delikanlılıklarındaki beyzbol sahasında bitmemiş anlaşılan ki yıllar sonra kaldırımlara taşınıyor. Kevin onun, siyahi ve evlatlık olduğu için dışlanmış hissetmesin diye anneleri tarafından sürekli kayırıldığını düşünüyor ki haklı. Randall’sa onun kendisine köpek gibi davrandığını ama buna rağmen her defasında ilk adımı atıp, ondan bir parça alaka, biraz saygı yahut nezaket beklediğini ama sevgisini istediği tek kişi olan abisinin 36 yıl sonra ilk defa hem de herkesin önünde ondan “o benim kardeşim” diye bahsettiğini söylüyor nihayet. O da haklı. Bu ziyaret sayesinde Kevin’ın yıllarca bitmek bilmeyen ev sahibi rolünü, Randall üstlenmiş oluyor ve kozlarını paylaşmış oluyorlar bir sebepten.

images-33

“Senden daha büyük olduğumu biliyorum Kevin. Yetişkin olduğumu da. Ama bu ilk seferim. Sizden üç tane var ve çabalıyorum.” Jack

Randall çevresi kendi renginden farklı insanlarca çevrili çocukluğunda, bir rol model arayışına giriyor. Siyah komşularının tavsiyesiyle gittiği karate kursunda en nihayet beyaz fakat biyolojik olmayan babasına güven duymayı öğreniyor. Kurs hocası babasının sırtına uzanmasını istiyor Randall’dan. Bu esnada babasından şınav çekmesini istiyor ve ona sorular soruyor bir ömür oğlunu şimdiki gibi sırtında taşıyıp taşımayacağına, onu güçlü bir adam yapıp yapmayacağına, dünyada olup olabileceği en iyi adam olması için çabalamaya hazır olup olmadığına ve acıtsa bile ağır yüklerini kaldırıp kaldırmayacağına dair. Dizinin en önemli anlarından biri bu ve bocalayan ve rol model arayışı içindeki bir çocuğun babasına ve dolayısıyla kendine güven kazanmasına şahit oluyoruz. Her zaman biraz daha acıklı olan baba oğul hikayelerinin ağırlıklı olduğu bir dizi ”This is Us”. William’sa günümüzden yirmi küsur yıl önce, oğluyla kavuşacağı anın hayalini kurarken bir anda hevesi kursağında kalıyor. Oğluna yazmış olduğu şiirleri çekmecesinde, Rebecca’nın onunla görüşmesini sakıncalı bulduğunu belirttiği mektubunu gözyaşları içinde okuyor yatağında gözyaşları yanaklarından süzüle süzüle…

images-30

images-28

ch1elwqtiqgisrxllzzneg-n5s3vvynqul_ihx3daowyirenntaij8ejq1jz6_choe16_tply6ua14xnuvwp_uaciczikamvkqihju6_w512-h288-nc

”Senaryo elime ulaştığında ilk yaptığım bana hissettirdiklerini resmetmek oluyor. Son oyunum hayatla ilgili ve hayat renklerle doludur. Her birimiz gelir ve resme kendi rengimizi ekleriz. Her ne kadar çok büyük bir resim olmasa da bir şekilde sonsuza dek her yönde devam ettiğini anlamanız gerek. Ebediyet gibi. Bu o türden bir hayat. 100 yıl önce hiç tanımadığım adamın teki bu ülkeye elinde bir bavulla gelir. Onun bir oğlu olur. Oğlunun bir oğlu olur ve ben olurum. Bu yüzden başlarda resmi yaparken düşünüyordum ki, belki de burası o adamın resimdeki bölümüdür ve sonra burası da resmin bana düşen bir bölümüdür ve düşünmeye başladım ya hepimiz bu resimde bir yerlerdeysek veya biz daha doğmadan bu resmin içindeysek? Ya öldükten sonra da içindeysek? Ve durmadan eklediğimiz resimler birbirlerinin üzerine sürekli ekleniyorlarsa ta ki sonunda biz artık farklı renkler olmayana dek? Biz bir resim olana dek. Yani benim babam artık bizimle değil. O hayatta değil ama bizimle. O her gün benimle. Hepsi bir şeklide uyuyor. Hayatlarımızda sevdiğimiz insanlar bir şekilde ölecek. Gelecekte, belki yarın ya da yıllar sonra. Biri öldü diye sırf onları artık göremiyorsunuz ya da konuşamıyorsunuz diye bu hala onların resimde olmadıkları anlamına gelmez. Mesele budur belki de. Ölmek yok. Sen, ben ya da onlar yok. Sadece biz varız. Ve bu dağınık, çılgın, renkli, büyülü şey başlangıcı ya da sonu olmayan bir şey. Bence bu biziz.” Kevin

This Is Us - Season 1

 

ANOMALiSA

images-73

 

ANOMALiSA

“Bir yerlerde herkese göre birinin olduğunu ve sevecek birilerinin olduğunu ve konuştuğunuz her insanın sevgiye ihtiyacı olduğunu hatırlayın.” Huzursuz Michael Stone

“İnsan olmanın anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone

“Acı çekmenin anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone Peki ya,

“Hayatta olmanın anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone

Ve tüm bu soruların üzerinden naif bir hikaye doksan dakikaya sığdırılarak anlatılabilinir mi? Hem de bu soruların somut ama kati olmayan cevaplarına yaşadığımız yeryüzü cehenneminde ulaşamayacağımızı bile bile. Hem de başrollerde stop motion tekniğiyle canlandırılmış kuklaları kullanarak. Hem de tüm karakterleri seslendirmek için sadece üç ses kullanarak: Michael Stone’u seslendiren David Thewlis, Lisa’yı seslendiren Jennifer Jason Leigh ve tüm diğer sesleri kadın erkek fark etmeksizin seslendiren Tom Noonan. Duke Johnson ve Charlie Kaufman tüm bunları yapmış ve de olmuş. Çok da özel bir film olmuş. İçerisinde çok derin anlamlar barındıran, soran sorgulayan, zamanın ötesinde ve yetişkinlere yönelik bir animasyon olmuş. Zamanın akışı içerisinde sorgulamayı bırakın anlama şansı bulamadığımız anlamsız gibi görünen anları Kafkaesk bir yaklaşımla aktarabilmiş ikili izleyiciye. Bunu da son derece sevecen bir tonda yapmışlar, sevecen kuklalar eşliğinde. Kuklalarını seven yaratıcıları olarak kalıyorlar hafızalarda sırf bu yüzden. Yetişkinlere yönelik bir animasyon olduğunun filmin başında belirtilmesinin nedeniyse birazcık küfür, birazcık argo, birazcık kukla çıplaklığı, bir de kuklalar arasında geçen bir baştan çıkarma ve sevişme sahnesi barındırmasından kaynaklanıyor olması. Benimse kulağımda hiç geçmeyen “Lakme” operasından “Flower Duet” var. Tıpkı Michael Stone’un çevresindeki sıradanlıktan ve anlamlandıramadığı durumlardan kaçmak için ipod’una sığınması ve sonra melodinin ıslık versiyonunu taksinin içinde çalması gibi. Bazen müzik her şeyin üstesinden gelebiliyor, ortak ve sevilen bir nokta olabiliyor ve bazen müzik teselli verebiliyor huzursuz ruhlara bu karmakarışık dünyada.

1401x788-Screen-Shot-2015-11-02-at-11.06.31-AM

images-204

720x405-079-ANOMALISA-011R

İngiliz asıllı Michael Stone bir konferans vermek üzere Melekler Şehri Los Angeles’dan Batı’nın kraliçesi olarak adlandırılan Cincinnati’ye giden uçak daha inmezken başlıyor etrafına çektiği insanlarla yaşadığı sınırlı, garip ama çoğunlukla gereksiz diyaloglara. Yan koltuğundaki yolcudan, taksi şoförüne, oteldeki resepsiyonistten komiye kadar herkes ayrı bir alem gündelik sıradanlıkları paylaştığı. İnsana her gün aynı metrekareyi paylaştığı yüzünü bir daha hatırlamayacağı insanlarla yaptığı diyalogların anlamsızlığını, sıradanlığını ve değersizliğini anlatmaya çalışıyor sanki. Kurgu bir isim olan Fregoli ismindeki otelin gerçek anlamıysa nörolojik bir rahatsızlık olarak tanımlanan Fregoli Sanrısı-bir diğer adıyla Binbir Surat Sendromu, yani kişinin kendisi dışında gördüğü herkesi birbirinin kopyası sanması durumu. Tıpkı zaman zaman ve gitgide artan dozlarda Michael’ın da herkesin aynı kişi olduğunu ve o aynı kişi tarafından rüyasında, telefonun ucunda taciz edildiğini ve tehdit altında olduğunu düşünmesi gibi. Michael’ın varoluş ve orta yaş krizine ek olarak beraber yaşamak zorunda olduğu bir de böyle bir rahatsızlığı var onu huzursuz edip kafasını karıştıran, hayatının sıkıcılaştığını düşünmesine sebep olan. Telefonun öbür ucundaki karısı Donna ve küçük oğlu Henry’nin sesleri bile aynı geliyor kulağına. Kendisinden sadece oyuncak isteyen oğluna ve eşine yabancılaşması bundan. Kafasının içinde duyduğu sesin peşine düşüyor otelde. O mükemmel sesin sahibiyse Akron’dan arkadaşıyla onun vereceği konferansı dinlemek üzere gelen Lisa oluyor. Lisa Orta Batının her yerine paketli pastane ürünleri gönderen bir firmanın müşteri hizmetlerinde çalışıyor. Yürüyüş yapmayı, bisiklet sürmeyi, kitap okumayı, sinemaya gitmeyi, scrabble ve Yahudi pokeri oynamayı ve mızıka çalmayı seviyor. Kendini kıyasıya eleştirebiliyor. Fiziksel olarak ortalamanın altında ve çoğu insanın ona bakmaktan hoşlanmadığını, Michael’ın kitabını, sözlük yardımıyla ancak, okuyabildiğini itiraf ediyor. Üniversiteye hiç gitmemiş. Hep çağrı merkezlerinde çalışmış. Çünkü mağaza ve restoranlar onu hiç işe almamışlar. Sekiz yıldır erkek arkadaşı yok. İlk erkek arkadaşıysa 60 yaşında, evli, kızı kendisinden büyük bir adammış. Lisa’nın peşinden koşmasının nedeni ondan “iyi” bir çocuğu olmasını istemesiymiş. Tüm bunlara rağmen Michael, güneşe doğru yürümek isteyen, tüm zamanlar ikisininmiş gibi varsayıp öyle hareket eden Lisa ya da Anomalisa ya da Japonca karşılığı olan Cennetin Tanrıçası’nda özel bir şeyler buluyor. Onu tüm diğer seslerden ve bedenlerden ayıran, kendine özel kılan bir şey oluyor bulduğu her neyse. Fakat biz ikimiz farklıyız derken bunu kastetse de, Lisa’nın da anısı yok oluyor bir süre sonra, Michael’ın hastalığı yüzünden. Filmin güzel yanı da bu oluyor. Fregoli’nin varlığından bihaberseniz eğer, varoluş krizinin ortasındaki mesleki anlamda başarılı olmuş, iyi paralar kazanmış, hayranlar edinmiş, bir ev, bir eş, bir oğul ve bir sürü arkadaş edinmiş ama yine de yalnız olduğunu düşünen bir adamın şaşkınlığı üzerinize siniyor. Maskelerin ki bu maskelere kendisininki de dahil, bir bir düştüğüne, başta belirttiğim Gregor Samsa misali bir çeşit dönüşüm geçirerek gitgide etrafındaki herkese yabancılaşmasından kendi hayatınıza pay çıkartıyorsunuz. En azından benim öyle oldu. Kafka’nınsa tüm yazılı metinlerde ne kadar önemli bir iz bıraktığını anlamış oldum. Bir adam bir bunalım bir bunalım çıkmakta direndiği Şato’sundan yazmış durmuş ve üzerinden geçen bir yüzyılda etkisini yitirmeden her metnin ve bilinçaltlarımızın bir köşesine sinmiş azıcık da olsa.

Anomalisa-poster

Uzmanlığıyla ilgili bir kitap yayınlamış, konferans vereceği salonu da doldurmayı başarmış Michael Stone konferans esnasında zihin bulanıklığı yaşıyor. Ağzından çıkanlar yani kalbinden geçenlerle, önündeki didaktik metin örtüşmüyor bir türlü. Silinen yüzler gibi, hazırladığı metindeki kelimeler de siliniveriyor bir anda. Kaybolmuş bir adam var şimdi izleyicinin karşısında. Issız bir adanın ta kendisi. Çırılçıplak. Sarf ettiği her cümle kendisine çıkan: “Her müşterinin bir birey olduğunu hatırlayın. Konuştuğunuz her kişi bir gün geçirmiştir. Bazı günler iyi geçmiştir. Bazı günler kötü. Konuştuğunuz her kişi bir çocukluk geçirmiştir. Hepsinin bir bedeni vardır. Her bedenin acıları vardır. İnsan olmanın anlamı nedir? Acı çekmenin anlamı nedir? Hayatta olmanın anlamı nedir? Bilemiyorum. Aşkımı kaybettim. O denize doğru sürüklenen bir gemi. Benimse konuşacak kimsem yok…” Sonra mı, ondan sonra bir gün bir yerde ölüm geliverir ve tüm bunlar biter. Sanki hiç var olmamışız gibi.

anomalisascreenshot-xlarge

Fregoli’yi, Kafka’yı bir tarafa koyduğumuzdaysa çok tatlı bir aşk hikayesi yaşanıyor gözümüzün önünde. Orta yaştaki bir adam, ortalama bir kıza tutuluyor. Michael tıpkı yıllar evvel Cincinatti’de terk ettiği kız arkadaşına yaptığı gibi Lisa’yı da terk ediyor sonunda belki ama, optimist Lisa Hasselman ona müteşekkir kalıyor aşkı hiç böyle hissetmemiştim derken. Güzel bir gece yanlarına kar kalıyor ikisinin de. Yüzünü güneşe doğru çevirerek dönüyor evine. Mutlu ve özgür. Ve kısa da sürse de aşk güzel bir şey. Yaşamak için bir neden olmamakla birlikte, yaşanılan sıradan bir hayatı çekilir kılıyor zaman zaman geriye bakıp düşündükçe.

“Gün ışırken eve gelirim
Annem der ki, hayatını ne zaman doğru düzgün yaşayacaksın?
Anne, biz talihlilerden değiliz
Kızlar eğlenmek isterler
Bazı erkekler güzel bir kızı alır ve onu dünyanın kalanından saklarlar.
Ben güneşe doğru yürüyenlerden olmak isterim.
Kızlar ise eğlenmek isterler…” Girls Wanna Have Fun, Cyndi Lauper

downloadfile-41

images-172

images-75

images-85

 

 

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: