GREEN BOOK

591882f4-9613-4870-b422-aff911ac3064

GREEN BOOK :

“Yeterince beyaz değilsem, yeterince zenci değilsem, yeterince erkek değilsem, söylesene Tony, neyim ben?” Dr. Don Shirley

“Dünya ilk adımı karşıdan bekleyen yalnız insanlarla dolu.” Tony Lip Vallelonga

“Annem olsa, senin gibi aptallara hep şunu söylerdi… Şiddet ile kazanamazsın Tony. Sadece asaletini koruduğun zaman kazanırsın. Asalet ise her zaman üstün gelir. Ve bu akşam sayende üstün gelemedik.” Dr. Don Shirley

“Babamın söylediği gibi, ne yapıyorsan tam yap. Çalışıyorsan cidden çok çalış. Gülüyorsan sahiden gül. Yemek yediğin zaman ise son yemeğinmiş gibi ye.” Tony Lip Vallelonga

GİRİŞ :

A – Biraz geç kalmadın mı bu film hakkında ahkam kesmek için? Vizyona gireli haftalar belki aylar oldu. Eleştirmenler de üzerine ne varsa yazmıştır. Sırası mıydı şimdi?
B – Ben hayata geç kaldım, bırak filmi.
A – Abarttığını düşünmekteyim.
B – Belki biraz. Bu arada Green Book’u ilk duyduğunda Kur’an-ı Kerim’i anlattığını düşünen insanlar gördüm.
A – Yeşil demek dolar demek bir yandan.
B – O da doğru ama tıpkı filme ismini veren kitabın içeriğinden de anlaşıldığı gibi, inanç boyutunda da, maddesel anlamda kurtuluş açısından da yol gösterici bir özelliği var bak bu yeşilin. Sinema dilinde yeşil bilgi demek. 
A – Fazlası zarar ama. Dinde saplantı yapar, imkanlardaki sınırsızlık duygusuyla gelen  bir kaybediş(yani sapıtma, ileri boyutta kudurma ya da sınırları zorlama kibarca) yaratabilir bünyelerde, filmde olduğu üzere de ırkçılık zamanlarında renkli insanları tek tipleştiren bir durum oluşabilir. Öte yandan bil bil nereye kadar?
B- Yeşile rağmen zaaflarına yenilmemeli insan. Kısaca böyle mi söylemeliyiz yani?
A – Aynen. Dünyevi şeyler bunlar. Ruhlar Müslüman, Hristiyan, Budist diye dolaşmıyorlardır herhalde öteki tarafta. Parayla da işi olmayabilir ruhların. Hamburger yemek isteyen, Versace’den giyinmek isteyen bir ruh duymadım daha. Güçlü olmak, bilmek, bulmak, hatırlamak isteyen bir ruh da. Ruhun ruh olduğunu da duymadım ya… 
B – Alengirli konular bunlar. Socrates’a göre filozofların tüm yaşamı ölüm üzerine düşünmeyle geçermiş. 
A – Ölümü ölmeden bilmek mümkün değil ki!
B – Yaşamdan yaşarken ne anlıyoruz ki?
A – Filozoflar gibi konuştun. Bak çok etkilendim şimdi.
B – Cicero okudum da yakın zamanda(Ey sevgili okuyucu sana sesleniyorum bu arada, bu yazıda Cicero’dan birkaç alıntı yapmış olmakla beraber, neticede akademik bir çalışma olmadığından hangileri olduğunu belirtmeyeceğim, sadece söylüyorum).
A – Aferin sana(Ah bu okuyucu ile karşındaymış gibi aç parantez, kapa parantez konuşmaların da yok mu…iç sesse buyur buradaki daha mütevazi bir yandan).
B – Eğitimsizlerin anlayamayacağı, eğitimlilerin de okurken sıkıntı çekeceği yazılar yazmak istemedim(Palavra. Cicero’ya inat tam tersini yapmak istedim, uzun cümleler kurarak karmaşık olmak, oturduğum yerden sıktığım palavraların ilk kez düşünülmüş olduğu havasını yaratmak istedim. Kibrimden boğulduğum günde beni alkışlayın istedim. Son olarak diyorum ki, iç ses olunmaz iç ses doğulur ve benim iç sesim pek çok iç sesi parçalar, böler ve de döööver. Çünkü çok beter).
A – Bravo doğrusu(Bir çeşit ruh hastalığın olduğunun çevrendekiler farkında olsa gerek. Olmayanlar da okuduktan sonra şıp diye kavrayacaklardır. Şu çok kibar ve sözde nazik Doktor Don Shirley’nin de seninki gibi bir iç sese sahip olduğunu düşünüyorum. Bak benim içimdekine, o tam bir Tony. Sürekli ne yemek yesek diye düşünmekten keyif alan, menüyü beğenmeyince yüzü düşen, morali bozulan, natürel gurme ve de eve ekmek götürmek telaşında kaba saba bir iç sesim ben. Romantizmden anlamam, mangallık bir kilo etle eve dönmenin sevgimin bir göstergesi olduğunu bildim ve takdir edilmeyi bekledim hep. Çoluk çocuk et yedikten sonra önce ben çocuklarla, sonra yine ben hanımla güreşiriz. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur çünkü aynı zamanda. Bunun için iyi beslenmeliyiz, ben ne yersem oyum mesela. Et, süt, dana. Benim lakabım da “dana” bu arada. Ama sen içinde korkunç bir parça taşıyorsun. Gizli kalmış, karanlık bir yan bu. Ürkütüyor beni, sevdiklerini, en çok da kendin korkmuyor musun acaba içindeki bu ne zaman ne yapacağı belli olmayan hayvandan? Hiç sanmıyorum, kurtulamadığın alışkanlığın olmuş, görmez işitmez hissetmez olmuşsun. Buna rağmen bununla yaşamayı kabul eder olmuşsun, içindeki hayvanla barışmış bulunmuşsun, yazık değil mi sana?)
B – Hayırdır bir şey mi var ters giden, bakışların değişti de. Her neyse üzerine daha çok konuşuruz ama belirteyim ki bu senenin en iyi filmi Green Book değil, benim en beğendiğim film olmayı da başaramadı ama bir şekilde kendini sevdirmeyi başarıyor, kaldı ki senaryo da bu maksatla yazılmış zaten. Golden Globe’dan da eli boş dönmediği düşünülürse şayet, sonuç yapımcılarını sevindirmiş olsa gerek. Adeta beni sevin diye haykıran bir film var ortada. Bizler de hem birer izleyiciyiz hem de birer insanız sonuçta. Sev beni diyen bir filmin bu bir parça hazin çağrısına aynı şevkle olmasa da benzer hissiyatla karşılık veriyorum ben de bu sayede. Ben de seni Green Book’cuğum. Ben de seni. İlk yarınsa kesinlikle daha iyiydi finalden ve bizi finale götüren süreçten. Yine de ağızlarda bıraktığı tat ballıydı, unutulmaz olmasıysa belki de bundandı. Tatlı bir film kısaca karşınızdaki. Olmazsa olsa da Viggo Mortensen ve Mahershala Ali’nin oyunculuğu için bile değer, benden hatırlatması(Siz hiç size karşı tam olarak ne hissettiğini bilemediğiniz bir adamın ruh çözümlemesini yapmak zorunda kaldınız mı? Ben şu an bu durumla karşı karşıyayım ve bu adam bendeki bir şeyi sevmiyor, kendince belli etmemeye çalışsa da. Benimse kendimle ilgili bildiğim tek şey şu sıradan, sıkıntılı, bomboş hayatım. Yoksa siz hayatını dolu dolu yaşadığını sanan gerzek adamlardan mısınız? Obama bile ne dolu bir hayat benimkisi diye düşünmemiştir kanımca: Siyah doğdum, okudum avukat oldum, saray’ın başkanı oldum, ünlülerle arkadaş oldum, şimdiyse emekli oldum, standart bir emeklinin hayali turlarla yurtdışı gezilerine çıkmakken ben onları Airforce’la herşey dahil sistemiyle hale yola koydum. Bedavaya kondum. Cibuti’de bile bulundum. Obama bu kadar sığ değildir herhalde!)

 

556b94f6-6358-4aa5-a436-f58b6a9122a6

GREEN BOOK :

Inspired by a true story yazısıyla açılıyor film yani gerçek bir hikayeden esinlenilmiş olduğunu ve bir parça araştırma yaptığınızda her iki karakterin de gerçekten yaşamış olduklarını görüyorsunuz. Sonrasındaysa senaryoya ve dolayısıyla filme ateş püsküren bir taraf var. O da Doktor’un tarafı. Yaşanmışlıkların gerçekten yaşanmış olup olmadıkları bir yana, biz bakalım filmimizin genel gidişatına. Yani filmin bütününe. 60’lar gençliğinin idolü Bobby Rydell sahnededir. New York City’de yer alan ünlü Copacabana gece kulübünün sahibi Jules Podell’in yanında çalışan gösterişli ve boğazlak Tony ve arkadaşları çıkan kavgadan sonra kulüp kapatılınca işsiz kalırlar. Dediğim gibi feci boğazlak ve aynı zamanda pasaklı, göbekli ama iyi kalpli aile babası İtalyan Tony iki küçük oğluna ve karısına bakmak zorundadır. Dişli rakibine rağmen en fazla hotdog’u yemek suretiyle kazandığı 260 doların üzerinden henüz çok da vakit geçmemişken, saatini rehinciye bırakmak noktasına gelmesi çok zamanını almaz. İyi referansları sayesinde çağrıldığı şoförlük işi için Carnegie Hall’ün üst katında ikamet eden titiz mi titiz ama yetenekli mi yetenekli siyahi bir piyanistin şoförü olarak çağrılması ve akabinde karşılıklı inatlaşarak geçirilen görüşmeden sonra Güney’e yani New York’dan Alabama’ya dek uzanan yolculuklarında yaşadıklarına tanık oluruz bu ikilinin. Bu bir yol filmidir aynı zamanda.

0aa4ed25-4b02-469a-bc53-6fe728af8204

Sadece şoför olarak değil, hem vale, hem kişisel asistan, gerektiğinde çamaşırlarını yıkayacak, ayakkabılarını boyayacak, otomobilinin kapısını açacak bir çeşit yardımcıdır Doktor’un aradığı. Tony ise uşaklığı, kısaca ütüyü, ayakkabı cilalamayı şiddetle reddeder. Tek yapabileceğinin bela ile başa çıkmak ve emniyetlerini sağlamak olduğunu söyler. Bahsi geçen yıllar 60’lardır ve zenciye zenci denen zamanlardır. Amerika’nın güneyine seyahat eden bir siyah, özel şoförü olarak da bir beyazın, ırkçı bölgelerde nasıl karşılanacağını aşağı yukarı tahmin eden Doktor, gecenin bir vakti sekiz hafta yanından uzak tutacağı için ve Noel’de eve dönme şanslarının olmayacağından ötürü Tony’nin eşinden izin almak için evi arar. Dolores’den onay aldıktan sonraysa da bu gece ve gündüz kadar zıt ikili yollara düşerler. İlk durakları Pittsburgh’dur. Sonrasındaysa Indiana, kızarmış tavuğuyla ünlü Kentucky, Raleigh North Carolina, Macon Georgia, Memphis Tennesse, Louisiana, Mississipi ve nihayet Birmingham Alabama’da sonlandıracakları turlarının ardından, bu sefer de aynı yolları eve dönebilmek için aynı otomobilin içinde katedeceklerdir. Zorlu seyahat şartları ve yaşadıkları onca şeyden sonra iki adam kendilerini merhametin ve günlerin alışkanlığından kalan dayanışmanın görünmez ipleriyle bağlı halde bulurlar.

ac561092-bd73-4eb0-9a76-b60a6c76e2d5

Yolculukları esnasında Tony hiç durmadan tıkınır, Doktor’sa bu hödük ve kaba saba adamı hiç durmadan ezikler. Üç yaşından itibaren psikoloji, müzik ve litürji dallarında uzmanlaşan, Leningrad Üniversitesi’ne kabul edilen ilk siyah olup 14 ayda iki defa Beyaz Saray’da sahne alan bir deha ve virtüözdür ne de olsa. Kırılgan ama kibirli, yol gösterici ama aynı yollara karşı mesafeli, yalnız ve bunun yüzünden içkiye karşı mesafesiz biri. Diksiyonunu düzeltmesi konusunda ona yardımcı olabileceğini söyler. Şivesi bozuk, kelime seçimleri yanlış ve ağzı da bozuktur. Tony ise Dolores’e yazdığı mektuplarda onun Liberace gibi bir yetenek olduğundan bahsetmektedir. Aynı Tony onun Aretha Franklin’i bilmediğini öğrendiğinde de çok şaşırır. Ona göre kendisinden olan yani siyahi bir şarkıcıyı bilmemek affedilmezdir. Bu arada herkes en çok kendinden olanı mı bilmelidir, tartışılır. Filmin en büyük handikapı da budur. Tony, Doktor’dan daha siyahtır, Bronx sakinidir, gecelerin bekçisidir, aile birliğini koruma gayretindedir, halk adamıdır, cesurdur, serttir kaba saba filandır ama yumuşacık kalpli adam gibi de adamdır. Orpheus’u Orphans’la karıştırsa da, karısına yazdığı mektuplar içerik olarak sabahtan akşama ne yediği üzerine kurulu bir menü gibi olsa da yolculukları boyunca hem Doktor ve saz arkadaşlarına hem de bize kendini iyice sevdirtmeyi başarır. Bunu o kadar çok başarır ki, kendisi dışında Doktor’u da başta Doktor’un kendisine, sonra Hintli emektarına, tüm aile dostlarına ve siyah halkına yürekten sevdirtmeyi başarır. Sonuç olarak bunu başarı sayanlar için bu da bir başarıdır. 

8f9b8f98-6436-49cc-ab92-e7a596c3e32b

3a8819d7-e9ce-4ac8-ba01-92b81567337d

Filmin ismini aldığı Green Book’sa bir çeşit seyahat rehberi aslında. İçerisinde seyahat edebilen siyah insanların kalabilecekleri otelleri gösteriyor. Üzerinde de gücenmeden seyahat edin diyor. Bir yanlışlığa mahal vermemek adına oluşturulmuş bir rehber kitap Tony’nin elinin altındaki. Altmışlı yıllar siyah insanının Booking.com’u bir nevi. Trivago’su ya da. Bizim iki kafadarsa kaldıkları yerlerden ziyade, beyaz insanların ırkçılığı ve bağnazlığıyla boğuşuyorlar en fazla. Neyse ki Ku Klux Klan çıkmıyor karşılarına. Onun yerine kan ter içinde tarlada çalışan kadınlı erkekli siyah işçilerle yüzleşiyor Doktor. Arabanın arkasına kurulmuş siyah adamın şoför koltuğundaki beyaz bir adam tarafından kapısının açılması onlara son derece fantastik geliyor. İki taraf da karşılıklı birbirini süzüyor bu kısacık anda. Doktor’un o an tarlada çalışan ırkdaşlarına üzülmektense, eğer dehası olmasa ve o da zamanında bir Güney kasabasında doğmuş olsa kendisinin de şu an o tarlanın içinde çalışıyor olacağını düşündüğünü hissediyorsunuz. Gelelim Güney’in beyaz halkına. Müziksever ve sanatsever ama yine de alışkanlıklarından vazgeçmeyen, işine de öyle gelerek hareket eden tipler çoğu. Kah çiftliklerinde, kah evlerinde kullandıkları siyahları müzikal anlamda da ruhsal tatminleri için kullandıktan sonra yolun sonunda yer alan renkli insanların kullandığı tuvalete doğru yönlendirebiliyorlar kolaylıkla. Veba bulaşabilir aynı salonda yemek yiyip, aynı tuvaleti kullandıkları takdirde. Cicero’nun dediği gibi alışkanlığın büyük bir gücü var, buna ek olarak da insan insanı çıkarları doğrultusunda kullanır pek çok zaman. Kadın kocasını kullanır, çocuk annesini, yeri gelir ebeveynler çocuklarını, dostlar dostları, yığınlar yığınları, kısaca herkes herkesi küçük, orta ya da büyük ölçekli menfaatleri için kullanır. Bu menfaatlerden bazen sevgi doğar, bazen de hiçlik.

Son bir söz olarak filmin en unutulmaz sahnesinin tarlada çalışan siyah işçilerle Doktor’un sessizce bakıştığı sahne olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Bazen bir filmi tek bir sahnesi unutulmaz kılar. O sahne bu sahneydi benim için. Viggo Mortensen’a gelince sadece bu filmdeki rolüyle değil, meslek hayatı boyunca canlandırdığı pek çok role istinaden bir Oscar ödülünü öyle hak ediyor ki. Restoranda Doktor’la karşılıklı yemek yedikleri sahnede, tuz üzerine başlayan konuşma esnasındaki vücut dili unutulmazdı.

1b7437bc-d726-4dd3-8967-897e33fece68

'Green Book' film screening, Arrivals, AFI Fest, Los Angeles, USA - 09 Nov 2018

JACKIE

 

images-7

JACKIE :

“Geleneksel olmak için zaman gerekir.” Jackie

“Hayattan geriye güçlü kalan tek şey gelenektir.” Jackie

“İnsanların geçmişe ihtiyacı vardır. Geçmiş onlara güç verir.” Bill Walton

“Acımızı ellerinde oyuncak etmek istiyorlar.” Jackie

“Onunla yürümeliyiz, bu son şansımız.” Jackie

“Bazen tek başına ıssız bir yere gider ve şeytanın kendisini cezbetmesine müsaade ederdi. Ama hep bize döndü, sevgili ailesine; ve ben sigara içmem.” Jackie

“İnsanlar peri masallarına inanmak isterler. Ben bir sayfada yazılan kelimelerin onu yanımda durmuş o adamdan dahi daha gerçekçi yapacağına inanıyorum.” Jackie

Ortalama puanı ve kimi eleştirmenlerin ve izleyicinin vasat olarak değerlendirdiği filmin yorumlarını bir kenara bırakarak izlediğimde, beni hayli şaşırtan ve de çok beğendiğim bir yapım oldu “Jackie”. Bunun birçok nedeni olabilir; mesela filmi vasat bulanları ben vasat buluyor olabilirim-bu durumda onlar da beni filmi çok beğendiğim için vasat bulabilir, her şey mümkün olabilir- ya da herkes az beğendi, ben neden az beğeneyim, ben daha çok beğenip bir orjinallik yapayım içgüdüsüyle yaklaşmış olabilirim, olabilirim de olabilirim ama kesinlikle net değilim. Pablo Larrain’e olan sempatim de ağır basmış olabilir ama o da mümkün değil. Bir film iyi mi kötü mü diye yönetmeninin kim olduğundan bağımsız olarak değerlendirilmelidir-netliğim bilgiçliğimden geliyor olamaz mı, olabilir, her şey mümkün olabilir; söz konusu duygularsa eğer reaksiyonlar elbette ki kişiden kişiye değişebilir-. Biyografi düşkünlüğüm var mıdır? Özellikle değil ama arka planda tarihin bilmediğiniz ya da unuttuğunuz bir kesitinden ufak çapta da olsa bilgi sahibi olabilirsiniz sayelerinde ve bu da merak duygunuzu körükleyebilir ve sizi araştırmaya itebilir çünkü anlatılanlar kurgu değildir. Peki biyografik olmayan bir filmin dönemin ruhunu anlatan arka planı yok mudur? Vardır elbet ama birebir yansıtmayadabilir, ödevi de değildir. Ödev diye film mi çekilirmiş? Ne için, kim için film çekilir sorusunun cevabını vermem yakışık alabilir, almayadabilir. Biz en iyisi eleştirmenleri ikiye bölen filmimize dönelim yoksa tuhaf düşüncelerle dolu kafamla kafanızı daha beter karıştırabilirim. İyisi mi işte size “Jackie”:

images-5

Her şey bitmişken başlıyor film. Kırk altı yaşındaki JFK hiç afsız başına ve boynuna isabet eden kurşunlarla beyninin bir kısmı parçalanmak suretiyle olay yerinde anında ölmüş ve cenazesi Arlington Ulusal Mezarlığı’na büyük bir seremoniyle gömülmüş bile. Aradan çok uzun zaman geçmeden Billy Crudup’un eşsiz mimiklerle hayat verdiği bir gazetecinin röportaj yapmak üzere Jacqueline Kennedy’nin kapısını çalmasıyla Massachusetts, Hyannis Limanı’ndaki Kennedy’lere ait sayfiye evine misafir oluyoruz beraberinde. Daha kapıyı açar açmaz içine sindiremediklerini sıralıyor teker teker yaslı dul. Konuşmalarının çerçevesi çizilmiş oluyor böylelikle; yani JFK’in nasıl anılmasını istediği üzerine şekillenecek olan konuşmaları. Kocasının, yaptıklarının ve anılarının unutulmaması en büyük gayesi. Zamanında CBS kanalı için Beyaz Saray’a tur düzenlemiş ve bunun bir amacı olduğu düşünülmüş hep. Nesnelerin ve eşyaların insanlardan daha uzun ömürlü olduğunu ve bu şeylerin tarih, kimlik ve güzellik gibi önemli düşünceleri temsil ettiğini düşünen Jackie, bunu televizyonlarının karşısındaki milyonlarca Amerikalı izleyici için yapmış olduğunu söylüyor. İnsanların pek bilmediği huyundan bahsediyor. Kitap okumak ve okudukça da artan merakı. Bir şeyin yazılı olmasının onu gerçek yapıp yapmadığı tartışma konusuyken, televizyon sayesinde artık insanların her şeyi kendi gözleriyle ve tüm çıplaklığıyla gördüğünden bahsediyor. Tarih yazmak, yapmak kadar mühimken; yazan, yapana sadık kalmazsa eğer, değişmeyen hakikatin insanlığı şaşırtacak bir mahiyet kazanması içten bile değil diyen Atatürk’ün sözlerini çağrıştırıyor. Gözlerimizle gördüklerimiz ve ileriki nesillere miras kalan görsellik unutulmaması bir yana, anın değişmezliğini koruyor nesilden nesile aktarılan bir mirasmışçasına. Filmin bir kısmında Natalie Portman’ın canlandırdığı Jackie bize sarayı gezdiriyor uzun uzun. Yayını orijinal haliyle izleyip, Jackie ile Portman’ı karşılaştırdığınızda Portman’ın mimiklerde ve konuşmalarında ne kadar başarılı olduğunu ve üzerinde uzunca bir süre çalışmış olduğunu anlıyorsunuz. Bu kez yapımcı koltuğuna oturan Darren Aronofsky, Portman’ı gene Oscar’a taşır mı bilemeyiz ama kendisi bu filmde Black Swan’dekinden daha da başarılı. Natalie Portman yok, Jackie var sadece.

natalie-portman21

Jackie, Saray’ın gördüğü üçüncü en genç eş olarak suikast esnasındaki şaşkınlığı geçtikten sonra cenazenin nasıl olması gerektiğine dair güvenlik nedeniyle sık sık fikir değiştirmek zorunda kalmış olsa da, son derece mantıklı kararlar verip, aynı zamanda metanetini korumayı başarabilmiş. Kimine göre bir gösteriye dönüşen cenaze alayı ile birlikte hemen yanıbaşında da çok sevdiği Bobby ile beraber sekiz blok yürümüşler sükunet ve siyahlar içinde. Çocukları ise zırhlı arabanın içinden eşlik etmiş onlara. Yıllar yıllar önce, Oliver Stone’un çekmiş olduğu JFK’de ayrıntılarıyla anlatılan suikast, tetiği çektiren el ve derin devlet mevzuları üzerinden olaylar işlenmişti. Bu kez bir başka yönetmen farklı bir bakış açısıyla, kederli eşinin gözünden anlatıyor yaşananları. Kendisinin neler çektiğini görüyoruz. Hareketli kamera bir an olsun peşini bırakmıyor. Geriye kalan iki babasız çocuğun varlığını göstermek suretiyle empati kurmamızı, dolayısıyla işin bir de bu boyutunu görmemizi sağlıyor. Biliyoruz ki bu tip suikastlerde tetiği çeken el de kolaylıkla yok edilir tıpkı masum olduğunu haykırsa da, suikastten iki gün sonra kendisi de bir süre sonra yargılanma aşamasında kanserden ölecek olan bir başka mahkum tarafından öldürülecek olan Lee Harvey Oswald gibi. Bu ve benzeri durumları Sabahattin Ali’den, Uğur Mumcu’ya ve de günümüze dek pek çok defalar görmekte olduğumuz ülkemizde pek de yadırgamaz olduğumuz ve artık yazık ki normal karşıladığımız bir olgu haline gelmiş suikastlerde ölen ölüyor da, bir de geriye kalanlar  ve her şekilde mağdur olanlar var. Bilinçli ailelerin çocukları ve vakur kalmayı başarabilen eşler seviyeli bir öfke içinde yaşamaya çalışıyorlar, en azından ben öyle olduklarını tahmin ediyorum. Yoksa insan nasıl dayanır haksızlığın böylesine? Jackie’de aynı soruyu sorup duruyor kendi kendine ve nihayet bir rahiple paylaşıyor içinden yükselip gelen öfkeyi. Gazeteci, Jackie’ye Kennedy’lerin bir parçası olmak nasıl bir duygu diye sorduğunda, JFK’in durumunu özetliyor kısaca: abisini savaşta kaybeden Kennedy, onun gibi savaşa katılıp bir kahraman olarak dönmüş olsa da, insanlar önyargılar içinde onun refah ve ayrıcalıklarla dolu bir dünyaya doğmuş bir erkek çocuğu olduğunu görmüşler sadece. Kendi düşünceleri uğruna her şeyi feda etmiş adamın düşüncesi ise milletine hizmet etmekmiş. Suikastten beş yıl sonra sivil haklar mücadelesi veren avukat ve senato üyesi, aynı zamanda başkan adayı iken sürdürdüğü kampanyalar esnasında Robert “Bobby” Kennedy de(RFK olarak bilinir) benzer bir suikaste kurban gidince doğruluk ve dürüstlüğün aile bireylerinin şiarı olduğunu ve her birine ayrı ayrı çok yazık olduğunu düşünmeden edemiyor insan. İşte Kennedy olmak böyle bir şey. Bir çeşit uğursuzluk var üzerlerinde nesilden nesile geçen.

images-8
Filmde Kennedy’lerin iki yıl, on ay ve iki gün süren başkanlığı döneminde sanatla ve sanatçılarla olan bağları ve görkemli partiler söz konusu olduğunda, bir sosyete kızı olarak görülen Jackie’nin aynı zamanda entelektüel altyapısı ve mükemmelliyetçiliği de ortaya çıkıyor. Filmde belirtilmese de Jackie, George Washington Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Fransız dilinde okumuş ve medya tecrübesi var. El yazısını beğenmediği gazetecinin aldığı notları teker teker okuyor, beğenmediği yerlerin üzerini çiziyor. Zevk sahibi ve koleksiyoner aynı zamanda. Eskinin değerini bildiğinden bir zamanlar eşiyle beraber açık arttırmayla satın aldığı Lincoln’e ve eşine ait olan özel parçaları yatak odalarında kullanıyorlar. Yine yatak odalarındaki Lincoln ve eşine ait resimlerle bir yandan onlara duydukları hayranlığı dile getirirlerken, diğer yandan da benzer bir kader döngüsünde birleşiyorlar bir zaman sonra. Lincoln’ün dulu olarak adlandırdığı Mary Todd Lincoln’ün kocasını kaybettikten sonra parasız pulsuz kaldığını, sırf başlarının üzerinde bir çatı kalsın diye teker teker eşyalarını satmak zorunda kaldığını hatırlıyor kalabalığın ortasında. Aynı anda Kennedy ailesi kadınları cenazenin aile arsasına gömülmesi için baskı yapmakla meşguller başında. Halbuki son sözü söyleyecek tek kişi var, o da Jackie. Onun da Kennedy’nin duluna dönüşmesi beklenirken, hiç öyle olmuyor. Kendine özgü tarzı, herkesin sözünü dinleyip dinleyip en sonunda kendi kararını verişi, saçıyla, kıyafetleriyle bir moda ikonuna dönüşümünü dolayısıyla birinin dulu değil de “Jackie” oluşuna tanıklık ediyoruz ve tüm bunları çok çaba sarf etmeden yapıyor, zaten kendi de ne yaptığını bilmiyor o anlarda ve her şey öngörülemez bir planın parçasıymışçasına kendiliğinden oluveriyor. Çocuklarının okul masrafını çıkarmak, kendine yeni bir hayat kurmak için hesap yapmak zorunda hissediyor kendini bundan böyle. Travması bir yana bir de bunları düşünmek zorunda kalıyor. Yeni başkan, eski başkan yardımcısı Lyndon Johnson ve eşi daha uçakta başkanlık yemini edip birbirlerini kutlarlarken bir köşede duruyor çaresiz çaresiz tıpkı bakıldığı evden atılan yavru bir kedi gibi. Az evvel kucağında ölen kocasının simsiyah tabutunun başında şaşkın şaşkın oturuyor. Ona üzerini değiştirmesini söylediklerinde şiddetle reddediyor. Herkes görsün istiyor ne çektiğini. Odasında yalnız kaldığı ana dek kocasının kanı üzerinde başında, ipek çoraplarında, pembe takımında onunla beraber yaşıyor. Banyoya girip içlerinde kocasının kanı ve deri parçalarının olduğu tırnaklarını törpülüyor çılgınca. Ağlaya ağlaya çıkartıyor kanlar içindeki ipek çoraplarını. Duşa girdiğinde başından akan kanlar sırtına iniyor. Onlar kocasının kanları. Natalie Portman’ın ayna karşısında gözleri ağlamaktan kanlanmış, yüzündeki kanları silmeye çalıştığı ve bağıra bağıra ağladığı yakın plan sahnede özellikle, kadının neler çektiğini, ne kadar çaresiz kaldığını anlıyoruz. Bu senenin en iyi, en özel, en akıllarda kalıcı sahnelerine imza atmış bir yandan başarılı oyuncu. İnsanın içi parçalanıyor izledikçe. Hepimizin bir şok anında sevdiğini kaybettiğinde ya da kaybetmek üzereyken hıçkıra hıçkıra ağladığı bir an vardır muhakkak-yok demek, duygular alındığında öyle olur bazen ya da insanlığını kaybettiğinde-. Gerçekten mi yok?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşin bir diğer acıklı olan yanı ise ne kocasının ne de kendisinin tüm bunların kendi başlarına geleceğini hiç düşünmemiş olmaları. En azından bu şekilde. Her şey iyi gidiyormuş onlara göre. Böyle bir zamanda ona teselli veren tek isim kayınbiraderi Bobby oluyor ve yemin töreninin Teksas’ta olmasını istediği için hedef gösterilmekten ötürü dertli o da kendince. Jackie, Bobby, ortalarındaki tabutta da JFK, cenaze aracının içinde giderlerken Jackie’nin şoföre yönelttiği soruyla bizler de Lincoln ve JFK haricinde iki Amerikan başkanının daha öldürülmek suretiyle yok edildikleri gerçeğini öğreniyoruz. James Garfield ve William McKinley, her ikisi de suikaste kurban giden iki başkanın isimleri belki kendi ülke vatandaşları tarafından biliniyor olsa da, adını yeni gelen nesillere taşıyacak olan rüzgar kapılarını çalmamış anlaşılan. Her zaman sevgiyle ve hep iyi düşüncelerle hatırlanacak olan Lincoln ve JFK var sadece. Ben size bunlar iyi, diğerleri kötü demiyorum, sadece ananları pek yok diyorum ya da hatırlayanları.

images-13

Bobby’nin tavsiyesi üzerine bir limuzinin içinde başlayan bilge rahiple konuşmalarında, Tanrı’nın zalim olduğundan yakınan Jackie’yi uyarmak zorunda hissediyor yaşlı adam, yoksa kederli başını Tanrı’yla daha çok belaya sokacağına dair. Bizlerse görüyoruz ki, dinler, mezhepler, yüzyıllar, ülkeler, kıtalar ve insanlar değişse de bazı şeylerin asla değişmiyor, değişmeyecek de. Avutan taraf itaatkar olmaya ikna ediyor karşı tarafı, aksi halde ters giden şeylerin daha da ters gideceğine bağlıyor durumu daha da güçleştirmemek için. Peki Tanrı neydi? Tanrı sevgiydi. Tanrı neredeydi? Tanrı her yerdeydi ve sonsuz bilgeliğiyle herkese bir görev vermişti, çekebilecekleri kadar acı ve sonunun ne zaman, ne şekilde geleceği bilinmeyen bir vade. Jackie ise küskün ve öfkeli ona karşı. Tanrı madem her yerdeydi, o zaman Jack’i öldüren merminin de içindeydi ve günlerini gizlenmekle geçiriyordu, ortaya çıkmak yerine. Aynı Tanrı, onun iki küçük çocuğunu, daha da bir sürü küçük çocuğu babalarından mahrum etmekteydi. Daha da ötesi içi boş vaatlerle dolu cennetinin başında beklemekteydi. İnancının yanında hayatını da sorgulayan Jackie, teki ana rahminde, diğeri doğumundan otuz dokuz saat sonra ölen iki çocuğunun kaybını sorguluyor önce. Sıradan hayatlar yaşayan ve öyle de adamlarla evlilik yapan kadınlara gıpta ettiğini, kendininse gözü açık uyuduğunu söylüyor. Saf saf itiraf ediyor en nihayet, cenaze merasimiyle ilgili tüm ihtişamın kocasını onurlandırmaktan çok, kendini avutmak ve meşgul etmek için kendi tasarısı olduğunu, bir sahnede belirttiği gibi bu durumun iş edindiği bir planlama olduğunu ve de her gün her sabah uyandığında ölmek istediğini. Son olaraksa birlikte yaşlanmayı ve çocuklarının büyüdüğünü beraber görmelerini istemenin çok fazla şey olduğunu yeni yeni anladığını. Şimdiye kadar görev almış Abd başkanları arasında Roma Katolik Kilisesi’ne mensup yegane başkanın JFK ve dolayısıyla ailesi olduğu bilgisini de burada belirtmek gerekiyor sanırım. Konuşmalarında sıklıkla Roma ve Yunan tarihinden örnekler veren ve genel olarak tarih okumayı seven JFK, tıpkı Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri gibi dünyayı kurtarmak için idealleri olan ve bunun için mücadele veren, yeri başka başka şekillerde doldurulacak olsa bile bir başka Camelot’un olmayacağını söyleyen Jackie ve beraber yapacakları tüm işlerin yarım kaldığını söyleyen Bobby rolündeki Peter Sarsgaard’ın çaresizliği çıkmıyor akıllardan.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Filmi giriş, gelişme, sonuç diye ayırmak bir yana, çok akılcı bir tercihle kesitlerle anlatımın yeğlenmiş olduğu görülüyor. Başlarda birbirinden bağımsız görünen bu sahnelerin son derece mantıklı bir kurguyla ilerlediğini görüyoruz. Gazeteciyle Jackie’nin evin çeşitli bölümlerinde geçen diyalogları, Jackie’nin ilk defa sarayın kapılarını açıp televizyoncular vasıtasıyla uzuun uzuun bu masa, bu sandalye bu da peçete som altından işleme diye anlattığı, kısaca halka burası sizin de eviniz dercesine gösterdiği sahneler, suikast sonrasında uçakta, Beyaz Saray’da yaşananlar ve cenaze korteji yürüyüşü, Jackie’nin bir başına kaldığında veya Bobby’le bir araya geldiklerinde birbirlerini mutsuz eden itirafları, öfke patlamaları, Jackie’nin rahiple konuşup içini döktüğü, nasihat aldığı ve bu vesileyle aralara serpiştirilen beş çok önemli sahne, suikastin apaçık işlendiği sahne ve Jackie’nin en mutlu günlerimizdi dediği saray günlerinden geriye kalan “küçücük, parlak bir an” olarak bir partideki yanak yanağa dansları. Tüm bu parçalı anlatımsa kurgusal anlamda filmi değerli, olayları ise daha anlamlı kılmış ve güç vermiş. Başına oturup izlemeden önce çok nazlanıp, tıpkı benim gibi bir parça burun büyüklüğü ile yaklaşacağınız, bu sene Larrain’den Neruda varken Jackie de kimmiş, biri şair diğeri JFK’in dulu diyeceğiniz ama sonra sonra fikrinizi değiştirecek çok önemli anlar yakalayacağınız, yakalayamazsanız da eğer bu satırlara kadar okuyup yazık oldu yüz dakikama, lanet olsun sana deyip, şahsıma ve yakınlarıma ettiğiniz küfürleri kabul etmekten başka çarem olmayacaktır şu aşamada, canınız sağ olsun. Daha da ne denir ki?

-Jacqueline Kennedy Onassis’i nasıl bilirdiniz?
-Tayyörlerinin içinde zarif ve narin bir hostesi andırırdı.
-Önceliğim fiziksel özellikleri değildi.
-JFK’den sonra gidip Yunan armatör Onassis’le evlenmesini içime sindirememiştim.
-Annem gibi konuştun. Önceliğim medeni hali de değildi bu arada.
-Bak annen de sindirememiş
-Annem seksen yaşında.
-Allah daha çok versin.
-Konumuza dönebilsek.
-Kişiliği hakkında bir fikrim yoktu ki. JFK’in karısı, iki çocuk annesi, bir de Marilyn kısmı var tabii. Kaldı ki filmde bahsettiği şeytanlardan biri de o olsa gerek.
-Bilmiyorum film Jackie’yi anlatıyor, Monroe’yu değil.
-Ağzımdan duymak istediğin şey Jackie’yi sevip sevmediğimse eğer, sevdiğimdir. Çok da üzüldüm yaşadıklarına. İki çocuğu yaşamamış. Yaşayanlarsa yetim olarak büyüyecekler. Film süresince ne zaman ki şoku bir parça atlatıyor, ben ne olacağım demeye başladığını görüyoruz. Bir günde eski ve dul bir başkan eşine dönüşüvermek kolay değil ki. Kaldı ki kocan bir suikast sonucu mutlak ölüm için özellikle baş ve boyun bölgesi hedef alınmak suretiyle öldürülüyor, otopsi yapılıyor, olay herkesin gözü önünde cereyan ediyor ve sen bir arabanın içinde, kucağında kafası dağılmış kocanla en yakın hastaneye götürülüyorsun. Kafasından koparak üzerine düşen parçanın rengini hatırlıyorsun. Bir gece yatıp, bir sabah uyanamamak yok bu anlattıklarımda. Kısa bir zamanda tüm hayatın alt üst oluyor. Hiç tanımadığın adamlar eşyalarını toplamaya koyuluyorlar evin dediğin ama aslında sana ait olmayan bir yerden. Ne gideceğin yer belli, ne de geleceğin. Bir kocan vardı, artık yok. Sıradan bir adam olmaması da cabası. Başkanla evlenme derken haklıymışsın Jackie. Bir de can havliyle arabanın arkasından gitmeye çalıştığın anlar var, kocanın kafası ikinci gelen kurşunla dağılmışken. Koruma bir kartal gibi aracın arkasına tutunarak, ivedilikle hastaneye gitmeleri emrini veriyor şoföre. Sağduyusuyla senin arabadan çıkıp nereye gittiğini bilmeden sağda solda çığlık çığlığa koşturmanı engelliyor.
-Ne iş yaptığın önemli değil, o işi iyi yapıp, en iyi olman mühim lafına geliyoruz bir kez daha. Koruma mantıklı bir kararla bir arada kalmalarını sağlayıp toparlayabilmiş hepsini, biri ölü, biri yaralı, biri de firardayken.
-Aynen öyle. Bir de bazı kadınlar bir erkekle tamamlanmış hissederler kendilerini. Jackie’nin her defasında şeytana uyup uyup dönen kocasını affettiği anlaşılıyor ama yalnız bir hayat düşünemiyor. Etrafındaki insanlara bana ne olacak, çok korkuyorum derken, ona çok genç olduğunu ve önünde uzun bir yaşam olduğunu söylüyorlar, John Hurt’ün canlandırdığı bilge rahip ve Greta Gerwig’in canlandırdığı Kennedy’lerin özel sekreteri Nancy Tuckerman da dahil olmak üzere.
-Greta Gerwig bana Gülse Birsel’i çağrıştırır nedense.
-Olabilir. Çağrışımlar için neden bulmak zorunda değiliz.
-Değiliz, değil mi?

 

FARGO, İKİNCİ SEZON

 

 

images-2

FARGO, İKİNCİ SEZON:

“Bizler bir grup üzgün insanlarız.”

“Kral’ı öldür, kral ol. Dünya böyle. Bundan memnun değilsen, Napolyon’a mektup yaz.”

İlk sezonundan bağımsızmış gibi görünüp öyle olmadığı ilerleyen bölümlerde anlaşılacak olan, ikinci sezonunun açılış sahnesi olarak bir film setini tercih ederek, atalarından ötürü sıkıntı çekmenin ne demek olduğunu bilen Yahudi bir yönetmenle, atalarından bihaber Kızılderili bir figüranı kendileri açısından yararsız bir diyaloğun içine sokan ve bundan da büyük bir zevk aldığı tahmin edilen, emsalleri arasında toplu oyunculukları, müzik seçimleri ve eksik gedik bırakmayan senaryosuyla bir adım ve senaristi Naoh Hawley sayesinde bir adam boyu önden giden kıymetli bir uzun film izledik on bölüm boyunca ve bu eşsizliğin her bir bölümü ve bir bütün olarak tamamı çok başarılıydı. Çılgınlar gibi başlamıştı, tatlı tatlı bitti. Kan revan içinde başlamıştı, huzur içinde bitti. Ölmemeyi başararak geride kalan bir grup hüzünlü insan bıraktı bizlere. Mesaj vermeksizin derdini anlatmanın dayanılmaz hafifliğiyle bitti “Fargo”. Jimmy Carter Beyaz Saray’da, Ronald Reagan seçim kampanyası için yollarda. Gaz fiyatları uçmuş, ülkede bir güven sorunu var ve bunda da John Wayne Gaby(evinin altındaki topraktan kendi elleriyle gömmüş olduğu otuz üç genç erkek cesedi çıkartılan palyaço lakaplı katil) ‘nin işlediği cinayetlerin büyük etkisi var. Yazar kasa yok, büyük alışveriş merkezleri yok, siyah beyaz televizyonlar baş köşelerde ve dergiler altın çağını yaşıyor, bodur bira kutuları ve uzay mekiği gibi kocaman ve rengarenk arabalar karla kaplı yollarda usul usul ilerliyorlar.

image

1979 yılının Minnesota’sının suçlarla örülü karla kaplı yollarında dolaştık durduk, televizyon tarihinin en iyi dizilerinden birinin en parlak sezonunu izlerken. İlk sezondan geriye kalan açık kapılar kapandı bu bölümde. Lorne Malvo’nun hayat öğretmenini öğrendik son bölümde. Yıllar sonra bile sırtını dik tutmayı başarabilen Lou Solverson’ın ağzından erkeği kadından ayrıcalıklı kılan nedir, onu öğrendik. İnsanı rezil de vezir de edenin, aileyi bir arada tutanın kadın değil de erkek olduğunu, erkeğin sevgisinin aileyi ayakta tuttuğunu; ailenin, karı koca olmanın ne demek olduğunu gördük. Gözüpek, adalet duygusu güçlü ve insan ilişkilerinde mesafeli bir adamın çırpınışlarının boşuna olmadığını gördük. Her zaman iyi polislerin var olduğunu ve olacağını ve tüm bu hikayelerin onların güçlü adalet duyguları üzerinden doğmuş olduğunu gördük. Suç, polisiye, dram ve kara komedinin sınırlarında gezinirken en çok da insanın anlık bir kararının kendisinin ve çevresinin başına ne gibi işler açabileceğini izledik.

GERHARDT AİLESİ:

image

Dizinin suç kısmının ailecek kahramanları olan Gerhardt’lar, Cermen kökenli ve Nazi sempatizanı bir aile. Kendi çaplarında önemli bir servetleri olsa da alışkanlıklarının ve kalıpların dışına çıkamıyorlar. Bundan şikayetçi olanlarsa liderliğe oynamayanlar ve aile içinde daha çok itilip kakılıp, ufak işlere koşturulanlar. Hayatta olan üç oğlu var Gerhardt’ların. İlk oğulları savaşta öldüğünden, Dodd ailenin en büyük oğlu durumuna terfi ediyor ve küçüklüğünden beri babası Otto’nun işlediği cinayetlere maruz kalıp, yardımcı da olmaya çalışıyor çocuk ellerinden geldiğince. Öğrendiğimize göre Otto’nun da kendi babasıyla benzer bir ilişkisi varmış ve dağıtım işi yapan Gerhardt ailesinin başındaki Dieter yasak zamanında içki kaçakçılığı yaparak girmiş bu işlere. Sonra da kamyon imparatorluğunu kurmuş. 1951 senesinde Otto babasından işleri devralmazdan önce Dieter başından on dokuz kurşunla vurulmuş(isabet etmiş demiyorum etmeme ihtimalini düşünemediğimden. Yakın bir mevziden kafasına kafasına kurşun sıkıldığını düşünmekteyim ve bu yazıyı yazarken ağır gribim; dolayısıyla konudan uzaklaşıp, Peggy’ninkine benzer dumanlı bir kafadan çıkan muğlak ama çok sesli hayallerin etkisinde olabilirim. Bu kadar kişisellik ve bundan fazla kişisellik hakkını nereden bulduğumu soracak olursanız eğer hayatta her şeyin kişisel olduğu olacaktır cevabım. Tıpkı Fargo’da olduğu gibi. Benim sayfam, istersen okumazsın/sağ üst köşedeki çarpının üzerine gidebilirsin ve bir hırs kapatabilirsin, beni araştırabilirsin/beni merak edebilirsin/beni küçük görebilirsin/kendini büyük görebilirsin ama farkındaysan hep bir takım olasılıklardan bahsettik ve kesinlik yok, ama keskinlik var; sen benden önce de ölebilirsin ama elbet geleceğim yanına, Tanrı’nın gizemi bunda). Dönelim Gerhardt’lara:

image

Rye Gerhardt : Ailenin en küçük erkek varisi, iki çılgın ve gözü dönmüş abisinden sonra gelmenin ezikliği içinde ama polis memuru Ben(jamin) Schimidt’in tabiriyle “bücür, ortalıkta dolaşıp caka satıyor ancak”. Aileden para kaçırıyor. Dodd kendin için değil, aile için para kazanırsın derken Rye kendisine yaptırılan küçük işlerden memnun olmadığını, kendi cumhuriyetini kurmak istediğini belli etse de ömrü vefa etmiyor dileklerini gerçekleştirmesine. Nasıl olduğunu tam olarak kavrayamadan bir hakim, bir eski sporcu sonradan aşçı, bir de garson kız haklıyor. Sonra da ufo görüp bir arabanın ön kaputunun önünde öldü sanılarak garaja kapatılıyor ve en nihayet kıymaya dönüşüyor Luverne’lü kasap Ed Blumquist’in ellerinde. Doktorlardan sonra anatomiye hakim meslek grubu olarak kasaplar geliyor sanırım uzuvlar birbirinden satır darbeleri aracılığıyla ayrılırken.

image

image

Dodd Gerhardt : Ailenin büyük oğlu, babası felç geçirdikten kısa bir süre sonra, ağzından akan salyaları tutamaz hale geldiğinde ailenin reisi o olmak istiyor. Tek rakibi olan Bear’la geçinemiyorlar. Annesi de olsa bir kadından emir almayı ise zar zor sindiriyor. Sağduyulu hareket edemiyor, her zaman bir savaşın içinde olunabileceğini düşünüyor. Yoksa da yaratılması gereken bir savaş hayali var. Rye’ın hakim öldürmüş olduğuna inanmamak için haklı nedenleri var, hepsi bizim derken. Dört kız çocuğu var ve bu durumdan hiç hoşnut olmadığını kendi kendine söylenirken duyuyoruz sık sık. “Ben erkek evlat istedim, Tanrı lanet olasıca kızlar verdi” diyebiliyor mesela yüksek sesle. Kimselerin gözyaşına bakmayan astığı astık kestiği kestik bir adamken, asi kızı Nicole’le baş edemiyor tek. Ve asla yıldızları barışmıyor. O kızının üzerine gidip, her baş edemediğinde tokat atıp hırpaladıkça, Nicole’de hırsından Kansas City’nin adamlarıyla ihanet ediyor ona ve tüm aileye. Ama Dodd o kadar şanssız ki, bir kadın onu defalarca haklıyor. Ve o kadın Peggy Blumquist. Şeytanın bir kadın olduğunu düşünen Dodd’un şeytanları hep kadınlar oluyor, nedense… Deli deliyi görünce misali, ödü patlıyor Peggy’den, kocasına şikayet ediyor onu. Ed’e onun bir deli olduğunu söylüyor en uysal haliyle ya da orada olmayan şeyler hakkında, orada olmayan kişilerle konuştuğuna dair. En şanssız ölüm onunkisi oluyor. Sağ kolu tarafından bulunup öldürülüyor ve en önemlisi tüm bunlar olup bitmeden önce Peggy’yle geçirdiği anlaşılamaz, tuhaf ve korku dolu saatler var ve zamanında kendi yaptığı işkenceler gün gelip onu buluyor. Dodd ve Peggy’nin yalnız kaldıkları saatlerde yaşadıkları bir Stephen King uyarlaması olan Misery’deki Annie’nin Paul’e yaşattıklarının bir başka versiyonu. Annie daha korkunçtu belki ama Paul’de daha masumdu Dodd’a göre.

image

image

Bear Gerhardt : Dış görünüşü itibariyle adını aldığı hayvana benziyor. Elinde bir küçük çakı yarısına geldiği elmayı kese böle yerken aynı hayvanın insan bedeni bulmuş da içine kaçmış haline dönüşüyor. Koşarken bile bir ayıya benziyor. Heybetinden ve vahşi görünümünden karşı tarafı ürkütse de abisine nazaran çok daha mantıklı kararlar verebiliyor hayati konularda. Çok fevri davranmıyor. Söz dinliyor. Belli bir inancı var ve İncil okumuşluğu da. Annesinin otoritesinden ve liderliğinden şikayetçi değil. Kurnaz değil. Engelli bir oğlu var ve onun hayatıyla ilgili de mantıklı karar verebiliyor. Böylelikle oğlu Charlie hapse giriyor, mezara değil.

image

Floyd Gerhardt : Soğukkanlı görüntüsünün ardında yatan acı dolu uzun yıllar var. Sevdiklerini yitiriyor. Kocası bir sebzeye dönüştükten sonra imparatorluğun başına geçiyor ama işler boyunu aşıyor. Bizler küçüğüz derken, Kansas şehir mafyasıyla uğraşamayacağını bilecek kadar sağduyulu ama Dodd işleri bozuyor ve savaş başlıyor. Her şeyden öte işler başına kalıyor. Küçük oğlu yok oluyor, kocası önce felç geçirip sonra öldürülüyor, Dodd fevri, Bear akıllı değil, bir torunu engelli, Nicole güven vermiyor. İşler büyüyüp kızıştıkça ne yapacağını bilemez hale geliyor. Hanzee’nin ihanetini tahmin bile edemiyor son ana kadar, tıpkı diğer Gerhardt’lar gibi ve yüzündeki soru soran ifadeyle, şaşkınlık içerisinde bakıyor Hanzee’ye, o ise karnına sapladığı bıçağı içinde çevirirken.

image

Hanzee : Otto Gerhardt’ın sekiz yaşındayken yanına aldığı kızılderili çocuk büyüyor ve Gerhardt’lardan kurtulduktan sonra ismini değiştirip kendi imparatorluğunu kurmak üzere bir tanesi ilk sezondaki Lorne Malvo’ya dönüşecek olan çocukları yetiştiriyor. Son bölümlere yaklaştığımızda hapishanedeki Bear’ın oğlu dışında bizim gördüğümüz tüm aile bireylerinin teker teker öldürüldüğüne tanık oluyoruz. Rye Gerhardt’ın kaybolmasından sonra, Kansas City’e başkaldıran aile bireylerinin infazının önemli kısmı ailenin içine aldıkları, sadıkmış gibi görünen Kızılderili Hanzee tarafından gerçekleştiriliyor. Dodd ve Floyd’u haklıyor birçok nedenden yahut hiçbir sebep yokken. Önüne çıkan ve engel olarak gördüğü tüm insanları soğukkanlılıkla ve tereddütsüz öldürüyor. Tıpkı tatlı, küçük, beyaz tavşana yaptığı gibi, önce bir güzel sevip okşuyor sonra da boynunu kırıyor ya da boğuyor onları. İşini az konuşarak görüyor. Tetiğe korkusuzca basıyor. Tüm dünyaya meydan okuyor.

image

Peggy Blumquist : Rengarenk kıyafetleriyle kara komedinin sıfat kısmından çok uzakta duruyor sanki. Sarı saçları, akça pakça teni ve tüm şirinliğiyle normalde mesleği olan kuaförlükte kullanılması gerekirken, eline geçen kesici ve delici aletleri, başı sıkıştığında enseye, karşı tarafı nezakete çağırmak adına sağlı sollu göğüs hizasına saplayabiliyor hiç çekinmeden. Aslında suç kısmına meyilli ama öyle tatlı, öyle şirin ki… Dükkandan tuvalet kağıtlarınu çalıp, evdeki dolapta istifliyor. Tıpkı dergilerini bodrum katta istiflediği gibi. Bir terslik var onda ve hayatında. O da bunun farkında. Olayları algılayış şekli farklı. Herkes oradayken ve bedensel olarak o da oradayken, aslında ruhu çok başka yerlerde. Olmayan hayaller görüyor, izlediği film karesini gerçek hayatta yaşadığını zannediyor, bir sürü derdin ortasında tam potansiyelini kullanamadığından duyduğu endişe ağır basıyor. Bir şey, bir kişi olmak istiyor ama bu tam olarak nedir, yirmi dokuz yaş aklıyla, hiç bilemiyor. Peggy dinlemiyor, rahatlamak için konuşuyor. Anlattıklarıysa ipe salmaz gelmez şeyler. Zavallı Ed var onu dinleyen ve onaylayan. Bir de ortada yanlış giden bir evlilik var freni patlamış duvara çarpmak üzere olan. Aynı arabanın içinde kocasının başına bir sürü iş açmış, adamı katil etmişken ve zavallı Ed yan koltukta çözüm üretmeye çabalarken, turistik bir seyahate çıktıklarının hayali içerisinde. Süratle boyut değiştirebiliyor. Her şey uçuşabiliyor bir anda ve sıkışıp kalmadık burada derken, kendi sıkışmışlığı var aklında ve bir türlü göremediği California’nın hayalleri. Her şey olup bittikten, Ed öldükten, yol açtıkları çete savaşlarından ötürü de onlarca insan ayrı ayrı öldükten sonra, elleri kelepçelenmiş vaziyette, direksiyonda Lou, polise teslim edilmek üzere giderken ilk önce biraz pişmanlık duyuyor. Ama sonra federal yargılanmanın hayalini kurmaya başlıyor. Cezasını California’da çekmek istiyor. Kuzey San Francisco’da sahili gören bir oda hayal ediyor, bir de pelikan görmeyi.

Bir adama çarpıp onu öylece eve getirmesinin cevabını bile kendince vermişti Peggy. Bu tip şeylerin şıklı bir sınav olmadığını, rüyadaymışçasına karar verildiğini söylemişti. Peggy’nin gerçeklik algısı da farklı diğer insanlardan. Pozitif Peggy’nin bir sürü hayali var gerçekleştiremediği, bir insan var hiç olamadığı. Bodrum katında belki binlerce moda ve güzellik dergisi var. Hanzee’nin anılarının olduğu evde yaşadığı için kendine bir başka dünya yaratmış bir kadın o. Geçmişin müzesinde yaşıyorum derken, o da bir yandan kendi tarihini yaratıyor moda ve güzellik dergilerinden kurulu. Kaçarken bile alfabetik sıraya göre dizilmiş dergilerinden seçtiklerini götürüyor yanında. Hayatını değiştiremeyince, başka çıkışlar arayan ve paralel bir evren yaratan bir kaçığa dönüşüyor gitgide.

image

image

image

Ed Blumquist : Kendi halinde yaşayıp giden, hayatındaki en büyük amacı yardımcı kasap olarak çalıştığı kasap dükkanını satın almak ve kendi işinin patronu olarak kendi Amerikan rüyasını gerçekleştirmek olan Ed bir tek şeyin farkına çok geç varıyor. Vardığında ise iş işten çoktan geçmiş oluyor. O da bir saatli bombayla yaşadığı gerçeği. Ve o saatli bomba karısı Peggy. Ed, Peggy ne zaman ki bir Gerhardt’a çarpıp, karakola ya da hastaneye gitmek yerine onu arabasının üzerinde evin garajına sokup hamburger helper’la akşam yemeğini hazırlayıp sofra dualarına müteakiben adamın dirilmesiyle bodruma inip yaralı adamı istemeden öldürüp, gelecek planlarının mahvolacağı korkusuyla kasap dükkanına götürüp kıyma yapmaya karar vermek suretiyle yok ediyor; işte o andan itibaren çete savaşlarının ortasına düşüyorlar beraber. Gerhardt’lar Rye’ın kaybını Kansas City mafyasından biliyorlar. Kansas City’nin bir ayağı olarak da Luverne’de yaşayıp kimliğini gizlediği sanılan zavallı Ed, bir anda Luverne Kasabı’na dönüşüyor. Kansas City’se temsilen ve katilen(bu uydurulmuş bir kelimedir ve ben de kendi dilimi yaratma telaşına düşmüş bir birey olabilirim) adamlarını Gerhardt’ların üzerine salıyor. Hanzee ve Simone bir o yana bir bu yana aslında kendi taraflarına çalışıp dururken, kan gövdeyi götürüyor ve onlarca insan ölüyor. Ve tüm bu absürt ve nedensiz ölümlere Peggy’nin esrarengiz bir kararı sebep olmuş oluyor. Ed ne yapsın? Sonuna kadar karısının arkasını kolluyor. Ailesini kurtarmak için elinden ne gelirse yapacağını söylediğinde sadece söylemekle kalmıyor, yapıyor da. Lou Solverson en çok bunu düşünüyor. Çünkü o da bir baba ve reisi olduğu bir ailesi var, her ne pahasına olursa olsun korumak, kollamak ve kurtarmak zorunda olduğu. Bunu bütün erkeklerin ittirdiği bir kaya olarak düşündüğünü söylüyor Ed ona. Her sabah kalktığında Sisifos miti misali tekrarlanan benzeri günler ve ödevler var. Ve erkekler buna yük deseler de, bu erkeklerin bir ayrıcalığı. Baba olmak, koca olmak, erkeklik taslamak her zaman çok kolay değil. Ed iş işten geçtikten sonra sahip olduklarına tekrar dönmek istediğini söylese de, her şey için çok geç artık bu saatten sonra. Her şeyi karısının mutluluğu için yapmış ve onu sevip inanan bir adamın son çırpınışları bunlar. Hayatının merkezi, anlamı ve tüm dünyanı üzerine kurmadığın bir insan için bunca fedakarlık yapman mümkün değil çünkü. Ve zavallı Ed…

image

image

Mike Milligan & the Kitchen Brothers: Mike Milligan, annesi kasvet hastası olduğundan yemeklerini karanlıkta yiyen bir ailenin sırf bu yüzden iyimser olduğunu söyleyen oğlu. Kansas şehir mafyası adına çalışıyor. Kendini Martin Luther sanırken, göz kırpmadan adam öldüren, felsefik cümlelerle konuşup karşı tarafı çıdırtan, sağlı sollu etrafını saran, Hank’in Bathroom Brothers olarak anımsadığı, bir tanesi hiç konuşmayan ve biri öldüğünde hangisi olduğu anlaşılamayan ikiz katillerle isimleri bir çırpıda okunduğunda bir rock grubunu anımsatan bir tetikçi. O da işin suç kısmında. Okay then dediğinde söylenecekler bitmiş, olanlar olmuş oluyor onun için ve herkes için ve sık sık okay then diyor. Onca cinayet, silahlarla haşır neşir olma halleri, bağımsız iş saatleri ve özgürlükten sonraysa sürpriz olarak bir beyaz yakalıya terfi ettirilmek oluyor ödülü. Cezaevi, duvarlarla kaplı daracık ofisi oluyor. Aslında terfi ediyor ama özgürlüğü bitiyor. Punk saçları, tuhaf kravatları ve aforizmalarıyla bu ortamda ne kadar yaşayabileceği meçhul. Vahşi kapitalizmin bir tetikçisiyken, memuruna dönüştürülüyor, üstüne üstlük bir bitki gibi toprağından alınıp bir saksıya oturtuluyor. Hem de dünyada kalan son işi yani para işini yapmak üzere, tüm zevksizliğiyle.

image

Karl Weathers : Arkadaşı Lou’ya Ronald Reagan’a Joan Crawford’ın kasık biti olup olmadığını sordurtacak kadar densiz. Neyse ki Lou bu gibi konularda daha mantıklı ve öyle bir şey yapmam diyerek net tavrını sergiliyor. Onun dışında Ed’in avukatlığını yapmak üzere çağrıldığında yüksek düzeyde risk taşıyan bu iş için çağrılmasının öneminden bahsedip böbürleniyor. Oysa ki kasabanın tek avukatı var ve o da kendisi. Boşboğaz, alkolik, sulugöz ama kötü bir adam değil. Hiçbir şey bulamazsa kutu kutu biraları deviriyor. Bekar olduğu sanılıyor ve silah taşıyor ve Cumhuriyetçi ve her ne kadar Reagan’ın elini sıkmam dese de koşa koşa ilk gidip sıkanlardan biri de kendisi. Az evvel konuşmasını dinlediği Reagan’ın vatanseverlik içeren konuşmasında da gözleri dolan ondan başkası değil. Bir şekilde korkudan ayılıp, oğlu Charlie konusunda Bear’ı teskin ederek ikna eden de kendisi.

image

Lou Solverson : Molly’nin babası, Betsy’nin kocası, Hank’inse damadı. Eyalet polisi. Vietnam’da savaşmış, direncinin, ağırbaşlılığının ve metanetinin bir kısmı orada yaşadıklarından ve gördüklerinden kaynaklı. Çok ölümler görmüş. Beyni öldüğü halde, gerçekliğini kabullenememiş askerlerin saplandığı çamurlarda onları avutmaya çalışmış yaşayacaklarına dair. Bir sürü hikayesi var yeri geldikçe ve insanları özellikle de Blumquist’leri akıl yoluna çekebilmek için. Ama nafile tabii ki. Karısı üçüncü evre lenfoma hastası ve dünyanın hastalığıyla, karısının içindeki hastalığın aynı olduğunu düşünüyor ve bir yandan Betsy’nin hastalığıyla baş etmeye çabalarken, bir sağanak gibi yağan cinayetler geliyor üst üste. Akıl sağlığını kaybetmiş gibi hareket eden bir çift, belalı Gerhardt’lar ve tuhaf Mike Milligan ve adamları, kim için hareket ettiği belirsiz garip bir kızılderili, mantıksızlıkta tavan yapmış federaller… ve tüm bunlar karşısında sağduyulu davranabilen Lou Solverson. Hep bir mesafesi ve kibar bir cana yakın olmama hali var. Kimseye borçlu olmadığından, yakasına yapışan alacaklıları da yok. Gerhardt’ların karşısında dimdik duruyor ve tavrını koyuyor. Mesai arkadaşı Schimidt gereksiz sevgi gösterilerinde bulunurken, oralı bile olmuyor. Saygı duyuyorsun haline, tavrına, kendisine. Dizinin ilk sezonunda muhteşem Keith Carradine tarafından canlandırılmıştı, şimdiyse yakışıklı Patrick Wilson hayat veriyor kendisine. İkisi de başarılı benim gözümde. Her zaman fazla güzel dolayısıyla mükemmel görünen bir adam olan Wilson bu defa karakteriyle ön plana çıkıyor ve siliyor üzerine sinmiş erkek güzelliğini bir kalemde.

image

Betsy Solverson : Lou’nun karısı, küçük Molly’nin annesi, Hank’in kızı, üçüncü evre lenfoma hastası ve geleceği sadece rüyalarında görebiliyor. Xanadu isminde almayı kabul ettiği kemoterapi ilaçları sahici de olabilir, placebo etkisi için verilmiş şeker de olabilir. Bir denek olmayı kabul ediyor, çünkü başka çaresi yok. Lou, o görevdeyken kendisine göz kulak olsun diye eşi dostu ayarlarken, o ise Karl Weathers’a Lou’nun evlenmesini vasiyet ediyor. Maureen’in Camus’den “öleceğimizi bilmemiz hayatı absürt yapar” alıntısına altı yaşındaki kızı ve ilerleyen hastalığıyla cevap veriyor. Tanrı’ya ve hesap gününe inanıyor, bir Fransız’ın şakasına değil. Hepimizin bir iş yapmak için dünyaya geldiğine ve her birimizin kendi işini yapacak kadar vakti olduğuna inanıyor. O sadece altı yaşındaki kızını, kocasını ve içinde kendini güvende hissettiği basit ama onun olan hayatını bırakmak istemiyor. Evliliğinde küslükler, kıskançlıklar, kaprisler yok. Genç bir kızken bahçesinde tavuklar olan bir evmiş hayali. Şimdiyse içinde bir grup hüzünlü insanın yaşadığı o evin sahibi. Hayat işte!

Bunlara ek olarak Betsy Solverson akıllı bir kadın. Saçlarını kestirmeye gittiğinde Peggy’nin aklını alıyor yaptığı çözümlemeyle. Adım adım cinayeti çözüyor. Olay yerine gittiğindeyse kimsenin bulamadığı  cinayet silahını buluyor. Ama başta babası Hank inandırıcı bulmuyor yoldan geçmekte olan bir arabanın çarpıp öylece yoluna devam etmiş olabileceğine. Sonra da o kişinin ön camında bir Gerhardt’la eve gidip yemek hazırlayabileceğine.

Saklayıp saklanarak, son çare ört bas etmeye çalışarak suça suç katan Blumquist’ler sayesinde dokuzuncu bölümde yaşanan katliamdan kurtulabilenler ufoyu gördüler. Her zamanki gibi sadece Peggy umursamadı bu olayı Çünkü o sadece uçan bir ufo aracıydı. Aynı ufo aracı Rye’ın aklını başından alıp, Peggy’nin arabasının önüne çıkmasına neden olmuştu. Hayat tuhaf  karşılaşmalarla geçiyor ama dünyanın en akılsız kıdemli polislerinden bir kısmı rutin görevlerindeymişçesine, cep telefonlarının ve internetin henüz icat edilmediği yıllarda tek iletişim araçları olan telsizlerini kapatıp cumburlop yatağa girip uykuda öldürülürlerken, şelale olup akacağını hayal ettikleri o muhteşem başarıyı yakalama şansı bulamıyorlar haliyle. Neticede bir aile yok oluyor hemen hemen. Bu aile yerin altını hak ediyor diyen Simone’un ahı tutuyor ama kendisi de öteki tarafı boyluyor amcası sayesinde. Zavallı Ed istemeden bir sürü cinayet işliyor. Eceliyle ölen kimse olmuyor. Herkes ya kafası kesilerek, ya ateşli silahlar ya da kesici aletlerin içlerine saplanmasıyla veda ediyor hayata. Betsy’se çaresizce içindeki canavarı yani kanserini büyütüyor.

image

image

image

 

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑