TRUE DETECTIVE, İKİNCİ SEZON

image

TRUE DETECTIVE, İKİNCİ SEZON:

“Fakirliği geride bırakamazsın.” Ray Velcoro

“Sadakat önemlidir ve genellikle acı verir. Bir gün bir sebepten kendine şunu sorabilirsin. Yaşadığın acının sınırı nedir? Ve hiçbir sınırı olmadığını öğrenirsin. Acı bitip tükenmez. İnsanlar tükenir.” Ray Velcoro

“Aşk nereye gider, gittiği zaman?” diye soran bir cümleye de sözleri içerisinde yer veren şarkının melankolisine uygun bir finalle son bulan, ortak dertleri sevdikleri tarafından iyi bir insan olarak anılmak telaşındaki bir takım talihsiz adamların ve kadınların, talihin bir cilvesi olarak hatırlanacak buluşma noktaları olan asidik bir suç ediminin ve yine asidik bir cesedin etrafında  yarı istekli, çokça şaşkın ve de şuursuz bir şekilde pervaneler misali dönmeleri anlatılıyor sekiz bölüm boyunca. Benim açımdan varlığı tartışmalı aşkınsa hiçbir yere gittiği yok. Sadece boyut değiştiriyor. Bir başka bedende, bir başka formda ve farklı bir zaman diliminde tekrarlanıyor tarih gibi. Cinsiyetsiz, kimliksiz, hesapsız ve olduğu gibi; adına aşk denen o gamlı, avutan balon.

image

Dedektif Ray Velcoro: Colin Farrell tarafından canlandırılıyor. Meslek erbapları arasında sağlam pabuç olarak nitelendirilebilecek derecede dürüst, güvenilir ve nesli tükenmekte olan adamlardan. Tıpkı babası gibi polislik mesleğini seçmiş, tıpkı babası gibi ikisi de yozlaşmış ortamlardan içerek ve çekerek sıyrılmaya çalışıyorlar. Kendisine hiç benzemeyen kızıl saçlı, tombik, uslu ve çekinik halleri yüzünden okulunda arkadaşları tarafından istismar edilen, kendisine göre metanetli bir oğlu var onun da. Karısının uğradığı tecavüzden sonra dünyaya gelmesi, kendi çocuğu olmama ihtimalini barındırsa da, Ray onu kendi oğluymuşçasına seviyor ama bir çok nedenden ötürü onunla doğru ve düzgün bir iletişim kuramıyor. Los Angeles’ın hayali bir şehri olan Vinci’de bir sürü çıkar ilişkisinin içine düşmüş güveneceği kimse kalmamışken ve bir kumpasın içine dahil edilirken bir yandan da karısı ve velayet davasıyla uğraşmak zorunda. Koruyamadığı metaneti ve tabiatındaki sertlik uysal oğlunu ürkütüyor haliyle. Hışmına uğrayanları da. Oğlunu taciz edip, ona aldığı yeni ayakkabıları elinden alan on iki yaşındaki oğlunun sınıf arkadaşının evine gidip, çocuğun gözleri önünde elinde muştusu ağzını burnunu dağıtıyor babasının, çocuğa ders olsun diye. Çocuk ya bundan sonra ömrü yettiğince tüm polislerden nefret edecek ya da gidip polis olacak. Ama bir tarafı daha güçsüz olduğu için babasını ve bu işleri başına açtığı için kendisini asla affetmeyecek. Hani adalet yukarıdan gelirdi? İnsan insana neler eder bilir misin sen?

image

image

image

Dizinin üçüncü bölümü Ray’in sonunu muştuluyor adeta. Saçmayla vurulduktan sonra yerde baygın yatarken Elvis sahnede “The Rose”u seslendiriyor ve karşılıklı bilmedikleri bir yerde, üniforması içinde babası karşısında oturuyor ve Ray’i dev ağaçların altında yeterince hızlı koşamazken ve sonunda parçalanana dek vurulurken gördüğünü söylüyor. Bu rüyanın, öngörünün gerçekleştiğini izlemek için sezon finaline erişmeniz gerekiyor. İnsan varoluşuna neden arar ve bulamaz ya, bu o anlardan işte. Dünyayı değiştirmeye, güzelleştirmeye, kendini kanıtlamaya, şartlarını iyileştirmeye giden yollar çok virajlı ve sen o dev ağaçların altında kendi sonunu hiçbir zaman net olarak göremiyorsun. Kör dövüşü hayatın kendisi. “Babalar ve Oğullar” ve benzer kaderleri üzerine söylenecek çok şeyi olan bir bölüm oldu ikinci sezon üçüncü bölüm. Benim de en çok beğendiğim ve içerisinde çok anlamlar gizli olan.

 

image

images-1

Tekrar Ray’e dönecek olursak, aklı bulanık dedektifimiz, hayal kırıklığına uğratacağı kişi sayısını sınırlı sayıda tutmaya çalışıyor kendince son derece yalnız ve münzevi hayatında. Frank Semyon’la paylaştığı viskilerini yudumlamak yerine yutarken bir yandan iş konuşup bir yandan karşılıklı felsefi aktarımlarda bulunuyorlar. Frank onun hayatında bir kadın olması gerektiğini söylüyor. Ray’se o defteri kapattığını itiraf ediyor. Onun yerine hayatını dolduran içki ve onun vermiş olduğu rahatlık var. Ama aradan bir zaman geçip de Ani Bezzerides’le tekrar karşılaştığında aslında onun hep aklının bir köşesinde olduğunu itiraf etmekten kendini alamıyor. Ani, iyi ama şanssız bir adamdan bir erkek çocuk sahibi olacak. Bu da bir artının, bir eksiyi götürdüğünü ve durumu eşitlediğini gösteriyor.

Doktor ne kadar içtiğini sorduğunda, cevabı içebildiğim kadar demek  oluyor Ray”in. Yani bir bar köşesinde viski kadehlerini sek devirip artık bir başkasınınmış gibi algıladığın kollarını yerinden kaldıramayacağın kadar ağırlaşana dek, yani sızana dek, yani iyice uyuşana, her şeyi unutana, boşalan sinirlerin yüzünden bir bebek gibi ağlayana dek, dünyadaki tüm ağırlığın bir kuşun kanadından koparak gelen ve nazlı nazlı süzülen bir tüy kadar oluncaya dek.. Ölmüşçesine. O duyguyu iyi bilirim. Yok oluncaya dek içme isteğini. Doktor odayı terk etmeden önce Ray’e cevapsız kalacak bir soru soruyor: “Yaşamak istiyor musunuz?” …

FRANK SEMYON: Kaybolan milyon dolarları ve beraberinde gün geçtikçe azalan itibarını geri kazanmak için elinden geleni yapsa da, o da bir kumpasın içinde ve etrafı bir sürü piranayla çevrili. Tüm bu piranalar deli gibi suyun içinde büyük parçayı koparmak için çırpınıyorlar ve su bulanıklaştıkça görüş mesafesi azalıyor Frank’in. Kuyruğunu dik tutmaya çalışan işadamı rolünde Vince Vaughn var. Dış görünüşü onun herşeyi sanki. Jilet gibi takım elbiseleri, pahalı Rolex’leri, traşlı yüzü, dimdik sırtı ve dünyanın yükünü taşıdığını farz eden gergin omuzlarına rağmen başını kaldırıp da aynaya her baktığında karşısında koca bir soru işareti görüyor sanki. Mutsuz bir çocukluk geçirmiş Frank. Annesinin evi terk etmesinden babası onu sorumlu tutmuş. Çok hoş ve seksi ama ne yazık ki kısır bir karısı var ve o da zor zor gelebilmiş bu günlerine. Gençlikleri beraber geçmese de birbirlerine destek çıkıyorlar her fırsatta. Tüp bebek denemeye çalışıyorlar ama çalışıyorlar sadece. Karısının aksine evlatlık edinmeyi reddediyor, başkasının yerine hapis yatılamayacağını ve başkasının kederini üstlenemeyeceğini düşündüğünden. Çocuğu keder olarak tanımlıyor. Kendi aralarında çocuk sorununu çözümlendiremiyorlar süreçte. Sorunlar başka türlü halloluyor sonunda. Olması gerektiği gibi belki de.

image

image

image

image

Frank eski ve çok da hoşuna gitmeyen ama durumu kurtarabilecek ve dolayısıyla bir parça gelir getirebilecek her işe giriyor. Vinci’nin belediye başkanı ve onun birkaç nesildir kök salmış İtalyan asıllı soyundan sonra Latin mafyasına, Rus mafyasına, aracı konumunda olup sözde pastane işleten tedarikçi Ermenilere, pırlanta işinde ise Yahudilere uzanan geniş bir yelpazede tüm dünya milletleriyle haşır neşir oluyor. Diyorum ya o kadar çaresiz ki.

Dizide Vinci ismiyle anılan şehir ismen kurgu olmakla birlikte, Los Angeles merkeze birkaç dakika uzaklıktaki Vernon kullanılmış panoramik çekimlerde ve şehrin genel havasını yansıtmak üzere. Fabrikalar, tren yolları ve antrepolarla bezeli bir sanayi şehri burası göçmen işçilerin bol miktarda yaşadığı. Dizinin dördüncü bölümünün sonundaki çatışmada kurban gidenlerse ellerinde “Ulaşımımızı kurtarın!” pankartları taşıyan ve toplu taşıma araçlarına bel bağlayan aynı vatandaşlar. Otobüs seferlerinin ve bakımlarının azalmasını protesto ederken katliam gibi bir çatışmanın ortasında kalıyorlar. “Ölümün anası beni bulur!” diyerek son sözlerini söyleyen Latin mafyası mensubu, yaşlı rehinesini infaz ediyor ve kendi ölümünü hazırlamış oluyor böylelikle. Polis açısındansa fiyasko bir baskın ve geri döndürülemez kayıplar çıkıyor ortaya. Olaylar beşinci bölümde aradan bir zaman geçtikten sonra başlatılıyor. Bir bakıma antrakt giriyor dizinin tam ortasında ve farklı yönlere giden elemanların neler yaşadığına tanıklık ediyoruz, tekrar bir araya geldikleri beşinci bölüme kadar: Ani elleri titreyinceye kafar içer hale gelmiş. Woodrugh salondaki kanepeyİ kendine yatak yaparak doğacak torununa refakat edecek olan kayınvalidesiyle yaşamak durumunda. Ray’se Frank’e bağlı çalışıyor ve sefil durumdaki göçmenlerin kalabalık nüfuslar halinde barındığı evlerden tahsilat yapıyor. İstifasını vermiş çoktan duyduğu vicdan azabından.

Dedektif Ani Bezzerides: Babası komün hayatı yaşayan bir grubun ruhani liderliğini yapan, karşı cinsle uzun süreli ilişkilerde başarısız ve isteksiz, bir kısmını hapse, bir kısmını mezara gönderdiği kardeşlerinden ona kalan kendinden küçük kızkardeşinin porno filmlerde oynadığını öğrendiğinde ona yeterince destek çıkamadığını düşünen kadın dedektif rolünde Rachel McAdams var. Ray’le aralarında bir yakınlık doğuyor fiyasko baskının yaralarını henüz saramamış ve gitgide daha çok pisliğe beraber bulaşırlarken. Spiritüel bir takım kabiliyetleri olan babasından bilgi toplamaya gittiklerinde adam Ray’in başından beri yaşlı bir ruhu olduğunu ama gördüğü bütün odayı dolduran en büyük auralardan birine sahip olduğunu ve sanki yüzlerce ömür yaşamış gibi olduğunu söylüyor. Ray bir tanesini daha kaldıramayacağını söylerken, kızların her ne kadar romantik prensten uzak gibi görünse de düşünceli, dertli ve kahraman olma potansiyeli yüksek olan erkeklerden- sözkonusu çok feci gömlekler giyen bakımsız Ray olsa bile- hoşlandığını düşündürtüyor insana. Saçmalarla vurulduğunda altına işediğinde yanına gelen Ani “Bu ne koku lan!” dediğinde az önce işlediği suçu örtbas etmeye çalışan kabahatli finolar gibi gözlerini kaçırdığında tatlı olabiliyor mesela.

image

image

Ani, Frank Semyon ve onun bir çanta dolusu pompalı tüfeğiyle bir odada bulunmak zorunda kaldığında ilk önce önyargıyla yaklaşıyor ilerideki şimdilik belirsiz hayatında ondan çok şey taşıyacağını bilmeden. Hayatın cilvelerinden biri belki de, sevdiklerimizi erken kaybederken, hiç hayal etmediğimiz olayların ve insanların bize tutunup kalması, bizimle beraber yürüyecek olması. Frank mecburi bir iyimserlik içinde karısı Jordan’ı bulmasını istiyor Ani’den, kendisi Venezuella’ya gelemediği takdirde. Frank çöle düşüyor, Venezuella yerine.

Memur Paul Woodrugh: Bir türlü olduğu gibi olamayan, bu dünyada ne yapacağını bilemeyen, eşcinselliğini saklayan, onun da tek takıntısı olan iyi bir insan olarak bilinmenin ve hatırlanmanın yolunun eşcinselliğini saklamaktan geçtiğine inanan memur rolünde yakışıklı Taylor Kitsch var. Kanının son damlasına kadar rol yapıyor, sert polisi oynuyor. Bir kadını tacizle suçlandığında bile kendini ele vermiyor. Çalışma arkadaşları da anlamıyorlar onun gizli eğilimini. Hiç açık vermeden vaziyetini idare ediyor. Soruşturma esnasında şantaja uğrayan o oluyor bu yüzden. İsmi bir hatıra otoyolunda yaşatılıyor öldükten sonra, motorsiklet ve anayol tutkusu olan Paul’ün. Yan yolların ona göre olmadığını itiraf ediyor devriye polisliğinden alınması söz konusu olduğunda. Dürtülerine hakim olabildiği ölçüde anayolda boy göstermek istiyor. Çatışmanın en gözüpek adamlarından biri o oluyor. İş sadece işse ve içinde kendisi yoksa soğukkanlı kararlar verebiliyor. Sakladığı sırrı ona Ray’inkinden daha farklı ama keskin bir münzevilik yaşatıyor. Ray’in öfkeli, küskün ama sağ bir babası var. Frank’inkiyse öfkeli, gaddar ve ölü. Paul ‘e gelirsek annesinin aynı anda birlikte olduğu hangi adamdan ona gebe kaldığı belli değil. Normal olduğunu ispat etmek adına sevmediği bir kadınla evlenmeyi ve baba olmayı kabul ediyor. Zavallı kız arkadaşı ise birlikte oldukları her dakika boyunca ona hep aynı soruyu soruyor, doğru düzgün bir cevap alamayacağını bile bile, “Neden beni seçtin?” diye ve muhtemelen hiçbir zaman öğrenemeyecek Frank’in gizemini ve onu neden seçtiğini.

image

Sırtının yere gelmesi mümkün görünmeyen adamlar bir bir ya sırtından, ya böğründen, olmadı sol böbreğinden vurulmak ya da bıçaklanmak suretiyle kah kızgın kumlar üzerinde sevdiği kadının hayali gözlerinin önünde, kah kalın gövdeli ağaçların gölgesinde bir ormanın içinde ama pırıl pırıl bir gökyüzünün altında, en vahimi de kaçtım, kurtuldum, nihayet ışığı gördüm derken kahpece sırtından vurularak benzer ama farklı boyutlardaki bir başka ışığa kavuştuğu bir buruk sonla veda ediyor hayatlarına. Neyse ki hayat var, neyse ki hayat onlardan büyük ve dünyaya gelen iki bebeğin varlıklarıyla kalplere umut serpiliyor bir parçacık olsun.

İkinci sezon True Detective’i beğendim mi? Aksi olsa üzerine düşünüp yazmazdım. Bir seri katil yerine içerisine emniyetten güçlerin, belediye başkanlarının, büyüük büyüük adamların karıştığı, intikam almak isterken giderek hayatta psikopatlaşan mağdurların, marazi adamların ara ara dahil olduğu, para ve güç odaklı çok daha büyük güçlerin savaşının ortasında kalarak çarpışmak zorunda kalan dedektiflerin boylarını fersah fersah aşan suların altına gömülmesini izledik. Ray oğlunun velayeti için bulaşıyordu bu işlere ikinci defa. Dna testiyle oğlunun kendine ait olduğunu ise öğrenemeden öldü. Karnaval zamanı bir gazeteciye yaşanılanların nedeninin arazi dolandırıcılığı olduğunu, işin içine rüşvet, cinayet, şantaj ve bitmez tükenmez ihanetlerin de dahil olduğunu anlatan Ani’nin son sözlerine yürekten katılıyorum. Daha iyi bir dünyada yaşamayı hak ediyoruz. Hepimiz.

My Least Favorite Life”

This is my least favorite life
The one where you fly and I don’t
A kiss holds a million deceits
And a lifetime goes up in smoke
This is my least favorite you
Who floats far above earth and stone
The nights that I twist on the rack
Is the time that I feel most at home

We’re wandering in the shade
And the rustle of fallen leaves
A bird on the edge of a blade
Lost now forever, my love, in a sweet memory

The station pulls away from the train
The blue pulls away from the sky
The whisper of two broken wings
May be they’re yours, maybe they’re mine
This is my least favorite life
The one where I am out of my mind
The one where you are just out of reach
The one where I stay and you fly

I’m wandering in the shade
And the rustle of fallen leaves
A bird on the edge of the blade
Lost now forever, my love, in a sweet memory   ,Lera Lynn

—.—

“The mystery that no one knows
Where does love go when it goes?
The mystery that no one knows
Where does love go when it goes?”    Lately ,Lera Lynn

—.—

“Just remember in the winter
Far beneath the bitter snows
Lies the seed that with the sun’s love
In the spring becomes the rose.”   The Rose  ,Amanda McBroom

image

 

BAZAROV vs SHERLOCK

“Beni unutacaksınız. Bir ölü, yaşayan birine arkadaş olamaz.” Babalar ve Oğullar

150px-Otsy1880[1]

Pekala da olur. Bir roman okursunuz, bir film izlersiniz ve karakterlerin arasından birini kendinize usta, arkadaş, dost, aşık olarak seçersiniz.. Kanınıza girer, sizinle yaşamaya başlar. Süresi size kalmıştır bundan sonra, ilişkinizin derinliğine ve beyninizde harcadığınız mesaiye bağlı olarak.

Umberto Eco, “Genç Bir Romancının İtirafları”nda; “Sevdiğimiz birinin öldüğünü gördüğümü gündüz düşünden uyandığımızda hayal ettiğimiz şeyin yalan olduğunu anlarız, “sevdiğim kişi hayatta ve sağlıklı” savını doğru kabul ederiz. Tersine, hayali sanrı sona erdiğinde -yani Paul Valery’nin “rüzgar şiddetleniyor, yaşamaya çalışmalıyız” diye yazdığı gibi, kendimiz birer kurmaca karektermişiz gibi davranmaktan vazgeçtiğimizde- Anna Karenina’nın intihar ettiğini, Oedipus’un babasını öldürdüğünü, Sherlock Holmes’un Baker Sokağı’nda oturduğunu doğru kabul etmeyi sürdürürüz.” der ve devam eder: “Bunun çok tuhaf bir tavır olduğunu itiraf ediyorum, ama sık sık olur. Gözyaşlarımızı akıttıktan sonra Tolstoy’un kitabını kapatır, şimdiye döneriz. Ama Anna Karenina’nın intihar ettiğine inanır, Heathcliff’le evlendiğini söyleyen biri çıkarsa onun aklını kaçırmış olduğunu düşünürüz. Değişken varlıklar olan bu sadık hayat arkadaşlarımız asla değişmezler ve sonsuza kadar kendi eylemlerinin sahibi olarak kalırlar. Eylemleri değiştirilemez olduğundan, onların bazı niteliklere sahip olduklarının ve belli bir tarzda davrandıklarının doğru olduğunu her zaman ileri sürebiliriz. Clark Kent Süperman’dir ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır.”

—-.—-

Bazarov’un içine doğmuş olduğu roman olan “Babalar ve Oğullar” 1859 yılında Turgenyev tarafından kaleme alınmaya başlanmış ve üç yıl sonra yani 1862 yılında piyasaya sürülmüştür. Nihilizm konusunun işlendiği ilk roman olma özelliği taşımaktadır; nihilist bir roman değildir, içerisinde nihilist bir karakter barındırır. 1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiler. Roman, zamanının çoğu yazarı gibi çok sarih yazılmış, hiçbir şey okurun sezgilerine bırakılmamıştır. Bir şeyi akla düşürdükten sonra, sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklamaya girişir Turgenyev. 1859 yılının mayıs ayında, Arkadi ve arkadaşı Bazarov babasının ve amcasının olduğu çiftliğe gelirler. Baba Kirsanov, oğlu Arkadi yokken, Feniçka adında bir köylü kızıyla yaşamaya baş­lamıştır. Kardeşi Pavel Pavloviç, muhafazakâr bir kişi olduğundan ağa­beyinin alt sınıftan biriyle evlenmesine karşı çıkmıştır. Bu yüz­den Nikolai, Feniçka ile metres hayatı yaşamaktadır. Nikolai, çevresine göre daha serbest görüşlü, kuralları önemsemeyen biridir. Bu yüzden, tüm kölelerini azat etmiştir. Geleneklere bağlı Pavel’le, nihilist Bazarov arasında sert tartışmalar yaşanır. Arkadi ise dostunun yeni-bulunmuş bilgeliğine erişme gayretinde olup, tamamiyle onun etkisi altındadır. Pavel, Feniçka’yı yani Kirsanov’un metresini kameriyede Bazarov’la öpüşürken görünce düelloya davet eder. Nihilist Bazarov ise bir başkasına karşılıksız aşık olur; kendisine karşı aynı hisleri beslemeyen, zengin, duygusuz ama serbest fikirli Anna Sergeyevna Odintsova’ya. Anne babasının taşradaki evine sığınıp çalışmalar yaparken tifüse yakalanır ve ölür. Arkasından anne babası dışında ağlayanının olduğunu ne yazık ki göremeyiz, neticede herkes kendi hayatına devam etmektedir. Ve Bazarov’un Arkadi’den ayrılırkenki öngörüsü doğru çıkmış olur böylelikle: “Bütün bütün ayrılıyoruz, bunu sen de biliyorsun.”

Bazarov’un Künyesi:

40231069[1]

Adı: Yevgeniy Vasilyiç Bazarov

Memleketi: Rusya

Gerçek Babası: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Baba adı: Nikolay Petroviç Kirsanov (emekli askeri doktor)

Anne adı: Arina Vlasyevna (ev hanımı)

Kardeşleri: Tek çocuk

Mesleği: Nihilist(Arkadi’nin kendisini tanıştırırken ifade ettiği üzere) ve Tıp fakültesine girmek için çalışan fen bilimleri öğrencisi aynı zamanda.

Doğum yeri ve yılı: Yirmilerini geçmiş. Burcunu bilemiyoruz. Hiçbir şeye inanmazken, aşkın kör kuyularına düştüğü göz önüne alındığında değişken ve dengesiz ruh hali ve seksist bir bakış açısı varken bir anda aşk kelebeği kesilip, duygularını ayan beyan ortaya döküşünden balık burcu olabileceğini düşünmekteyiz. Öte yandan dengesiz ve kibirli bir terazi de olabilir. Evcimen bir yengeç de. Parası tatlı bir akrep de. Neden evcimen; çünkü evden en çok uzaklaşıp gerisin geri döndüğü mesafe veranda ve kameriye arası, neden parası tatlı; üste başa para vermediğinden ve kitap boyunca bir kuruş para harcamayıp, zengin dula abayı yakışından(Rus edebiyatı üzerine ciddi bir takım yorumlar beklerken, farz edin ki Kelebek’in astroloji sayfasını açtınız ve gelecek hakkında bilgi verdiklerini söyleyen astrologlara inat Einstein çıkıyor karşınıza ve “yıldızlara bakarken aslında geleceğe değil, geçmişe bakıyor olursun.” diyor ama sizler o astroloji palavralarını okumaya devam edeceksiniz gelecekte de ve geçmişinizi geleceğinizmiş gibi yutturacaklar size) ve neden kibirli; çünkü nihilist ya da neden nihilist; çünkü kibirli ve aşırı gururlu.

En belirgin aksesuarı: Mikroskop

En sevdiği hayvan: Kurbağalar

En sevdiği insan: Anna Sergeyevna Odintsova

Düşmanları: Barışana dek Pavel Petroviç ve bizatihi kendisi

En yakın arkadaşı: Kendisine büyük bir sevgi duyan ve ona gıpta eden ezik bir karakter olan Arkadi.

Adresi: Arkadaşının ailesinin çiftliği ve ailesinin evi.

Doğduğu Yer: Babaevi

Öldüğü Yer: Babaevi

Yasını tutmakta olanlar: Sadece anne ve babası. Kısa süreliğine de okuyucu.

Katili: Turgenyev’dir. Bazarov’u dünya aleme nihilist olarak tanıtmış, sonra da yazgının kör buyruğuyla öldürmüştür. Kitabın sonsözünde de yazgı her şeyi, herkesi, hatta kitaptan taştığı gibi bizi bile ele geçirir.

Somut Ölüm Nedeni: Yakalandığı tifüs sonucu azar azar ölmek.

İnancı: Nihilist(Hiçbir şeye, hiç kimseye inanmamak demek, ne kurtarıcı beklerler ne kurtarılmayı, hiçbir otorite önünde eğilmezler, hiçbir prensibe inanmazlar, doğudan gelen de batıdan yükselen de birdir; bir dönem Sartre’da da vardı bu haller, Castor bozdu onu da).

Tanınmış nihilistler: Mersault, Raskolnikov, Ivan Karamazov(nam-ı diğer havaleli), Zerdüşt, Lao Tzu, Sean Penn(Maddy’den sonra bir süre karavanda yaşamıştı saçı başı dağıtıp), yakın birkaç arkadaşım.

Unutulmaz Sözü: “Bol bol çocuk yap. Daha iyi bir çağda dünyaya geldikleri için hepsi akıllı olur, senin benim gibi değil.” ==>Arkadi’ye söylemiştir.

Sherlock’un Künyesi:

Sherlock-PA[1]

Adı: Sherlock Holmes

Memleketi: Birleşik Krallık

Doğum Yeri / Yılı: Londra / 06.01.1854 (keçi burcu)

Baba Adı: Sir Arthur Ignatius Conan Doyle (doktor)

Kardeşleri: Bir ağbisi var; Mycroft (Microsoft değil)

Mesleği: Özel Dedektif

En Belirgin Aksesuarları: Mikroskop, Pipo, Asa

Hobileri: Keman çalmak, morfin yapmak, acıklı acıklı Watson’a bakmak

En Sevdiği Hayvan: Baskerville’lerin köpeği

En Sevdiği İnsan: Dr. John Watson

En Büyük Aşkı: Dr. John Watson

En Yakın Dostu: Dr. John Watson

En çok hırpaladığı insan: Dr. John Watson

Düşmanları: Liste uzun. “I will burn you.”= “Seni yakacağım.” diyen James Moriarty ve Hannibal’in büyük ağbisi ve Lumosity’nin kurucusu Charles Magnussen en bilinenleri.

İkameti: 221B Baker Street/ Londra, second floor

İnancı: Ateist, Tümdengelimci

Bilinen Hastalıkları: Asperger

Kendinden sonra gelen kriminal vakalarda suç mahallerinde vesilesiyle en fazla tekrarlanan sözü: “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.” Benim şu an kendimi koyduğum yer gibi.

Gelelim Umberto Eco’nun yukarıdaki sözlerine istinaden benim hangi Sherlock’u düşünerek Bazarov karakteriyle bir çeşit kıyaslamaya gittiğime; kitaptaki Sherlock mu yoksa 21. yy Londra’sında, Afganistan Savaşı’ndan-savaş yanlış kelime, ortada bir savaş değil saldırı var çünkü-yeni dönmüş Dr. John Watson’la oluşturdukları izleyiciye inceden inceye ama çok şık bir üslupla hissettirtilmeye çalışılan üzeri örtük ama doktorun ısrarla reddettiği ve fakat  hiç rahatsızlık duymadan sürdürebildiği aynı evde kendisine aşık bir adamla yaşamanın cüretkarlığını bizlere parmak ısırtacak bir gıptayla seyretmemize vesile olan diziye mi? Elbette ki ikincisi. Peki bu ikincisi hangisi? Sherlock Holmes mu, yoksa Holmes’u oynayan Benedict Cumberbatch mı? İşte orada işler biraz karışıyor sanıyorum ben hem elbiseyi taşıyan askıyı, hem elbisenin kendisini beğeniyorum ve bu aklımı korumama yardım ediyor. Kısmen. Ama yine de ikinci sezonun finalinde binanın tepesinden kendisini kuğu ve kuş karışımı bir nezaketle boşluğa bırakan Holmes’un ardından yüksek sesle “Ölmesinnn!” diyebiliyorum herkes içinde. Kırk tane bahane buluyorlar bana”Sen sevmezsin gökgözlü.” ya da “Fasulye sırığı gibi bir şey, nesini beğenmişim?” gibi. Bense kendilerini bulursam neler yapabileceklerimi gözden geçiriyorum tilki tilki. Ol dese Dr. Watson bile olabilirim, sorun yok. Ben deli miyim? Tam değil, aksi takdirde kendimi Sherlock’un yerine koyardım. Ama ben bizzat kendisini istediğimden hobbit olmayı kabul edebiliyorum. Sherlock, Benedict, askı, her neyse.. Ağzına geleni kuldan esirgemeyen,  kadınlara has o tatlı bakışa sahip, duygusal zekası hayli düşük, ailesiyle sorunlu, sosyopat, aseksüel, tümdengelimci, septik, yarı çatlak, latent gay.. ama ama belki ben de bir Molly Hooper’ımdır ve sen de tam benim tipimsindir, Sherlock. Olmasını istediğim.. Nazik, kibar, öngörülemez, korumacı, şefkatli, maceracı ruhlu, yaratıcı, sevimli, atak, zeki, tatlı deli, güzel bakan, güzel görünen, sevimli, sınırsız..

Cumberbatch ne anlama gelmekte acaba? Benedict çok soylu bir isim sanki. Topuklu giymem gerekecek. Ses tonu şiir gibi. Londra çok yağmurlu. Merkezde oturacağız, metroya da yakınız. Kapının önünden taksi var. Aksanımı kuvvetlendirmem gerek. Vizemi uzatmalıyım. Melez çocuklar daha güzel oluyorlar.  Diet yapmam gerek. Sadece Sherlock, Sherlock’tur. Bu isimde tanıdığım başka bir İngiliz ve  Sherlock yok. Robert Downey’in de adı buydu sanki. “Benedict, Sherlock’sa, Robert’ da Sherlock’sa; o zaman Benedict Robert’dır ve  bu tümdengelimci nihai sonuca bakıldığında ben çok şanslı oluyorum. Çünkü iki Sherlock sahibiyim bundan sonra. Sherlock’un kendisini de hesaba katarsak, üç.(Tanrım mantık Tanrım mantık, indir-yağdır-gönder, beynimin içinde Sherlock’lar geziyor sanki).

A woman, the woman..

TV Sherlock 4

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑