UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

20180110_172413-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

“Yapıt veren, hedef olur.” Mimar Sinan

“Bilirsin ey deli gönül, deniz sığmaz testiye.” Mimar Sinan

GİRİŞ :

Erzincan geride kalalı çok saatler geçti üzerinden. Gecenin bir vakti Kayseri’ye iniyorum. Sivas’ı bir uçtan bir uca geçmişiz. Kolay mı? Yarım Erzincan, yarım Kayseri derken salıyı etmeden, pazartesi gecesinde seyahatimi noktalamayı diliyorum. Neyse ki başarıyorum. Ben ne çok defa gelmişim Kayseri’ye? Doğu’dan, Güneydoğu’dan dönerken orta noktam burası olmuş her zaman. Her defasında uğramadan geçmez oldum biraz ayak alışkanlığından, en çok da görülmesi gereken yerlerini bitirememekten. Pastırma, mantı aşkının beni buralara sürüklediğini sanmayın sakın. Damak zevkim sıfırın çok altında olunca mantıdansa kıymalı makarna(bolonez evet) yerim ya da ne varsa. Benim takıntım ne etiyle ne sütüyle, Kayseri’nin sakladığı cevherlerinde sadece. Say say bitmez. Eski Talas, Tavlusun, Germir, Ağırnas… Benim için Kayseri tüm bunlar ve fazlası demek. Pastırma yemesem de olur ama hayatımda ilk defa pöç yedim mesela, merkeze yakın Sivas Caddesindeki Hacı Baba Restoran’da. Yanında ayranla fiyatı yirmi beş lira. Dananın kuyruk sokumundan yapılan ve çorbası da olan fakat benim kebabını tercih ettiğim pöç’ten önce gelen ve ikram olan “saf” et suyuysa ondan da lezzetliydi. Bir kısmını içip, bir kısmını etinizin üzerinde gezdirdiğiniz takdirde, pöç’te pöç’leniyordu hani. Tabağın sağ yanında bademli, üzümlü pilav, öte yanında dövme ayran, mis gibi pide. Gelsin Milor, gitsin Yaşin. Bu yazıyı yemek saatinde okuyanlarınız varsa eğer, sizin için kayıp mıdır, kazanç mıdır bilmesem de, benim şimdi pöç olsa da yesem dediğim anlar demediğim anlardan fazla ve yoğun olmuştu bir süre. Kayseri gezim esnasında iştahımdan ötürü endişeli ve tedirgin olduğum anlar yaşadım. Burada insanı yemeğe içmeye teşvik eden dürtüsel ve ilkel bir şey var. Teslim oluyorsunuz kolaylıkla mutfağına, yemeklerine.

Kayseri… Kayseri… Erkeklerinin sokaklarını lavabo sanıp, aklına estiğinde tükürük, balgam, sü..(pöç’ten sonra çekilmiyor, değil mi?)lerini yerlere atma gereği duyduğu da bir şehir aynı zamanda. İnsan her gördüğünde kimin olduğunu düşünmek istemediği, içerisinde barındırdığı bir mikrop’tan çıkan bol miktarda mikrop için kahrolsun dediği, ıslak ve türlü renkler barındıran bu şekilsiz kaldırım lekeleyicilerine basmamak için akla karayı seçiyor. O kadar çoklar ki. Kayseri Belediyesi, Kayseri Belediye Başkanı, Kayseri İl Genel Meclisi encümen üyelerinin de ortak kararıyla büyük puntolarla şehrin muhtelif yerlerine billboardlar döşetilmeli ivedilikle. Zabıta ve polise bu eylemi gerçekleştirenleri olay esnasında derhal tevkif edebilme yetkisi verilmeli. İşportacı kovalar gibi sokak sokak peşinden koşmalılar bu uğurda. İmamlar cuma hutbelerinde bu konuya geniş yer vermeli, söz konusu eylemin muadili olan günahları sayıp dökmeliler bir bir. Ki bu sayede caydırıcı olabilsinler. Kimse hiç tanımadığı bir adamın balgamını sırf o sokaktan geçtiği için ayakkabısının altında evcil bir hayvan gibi beraberinde eve kadar götürmeyi arzu etmez sonuçta. O billboardlarda da şöyle yazmalı: “Sokaklara tükürenler güvenlik kuvvetleri tarafından tevkif edileceklerdir. Cezası bulaşıcı hastalığı olan en az on kişinin, en az on defa ve hiç durmadan suratına tükürmesi olarak kesilecek, bu ceza asla paraya çevrilmeyecektir. Tüm bunlara ek olarak belediye tarafından mahallesinde gerçekleştirilen çöp toplama, yerleri süpürme, kanalizasyona kaçan keçiyi pardon kediyi yarı beline kadar boka bata çıka çekip çıkarma gibi görevlerde de bir yıl süreyle it gibi kullanma, dolayısıyla da bugüne kadarki tüm tükürdüklerini yalatmak olmalıdır.” O kadar mı diyeceksiniz, o kadar. Sıtkım sıyrıldı bu aynı manzaradan. Geliyorum gidiyorum, karşı yönden gelmekte olan fakat farklı istikamete gitmekte olan kelli felli(kerli ferli) bir adam alışmış aynı faaliyetleri gerçekleştirip durmakta. Buna bir çare buluna.

20180109_140642-01

20180109_135405-02

MİMAR SİNAN’ın KÖYÜ AĞIRNAS :

Sabah olur olmazki gezimin ilk durağı olacak kendileri. Yarım saat sürüyor sürmüyor, Gesi’yi ve bağlarını mevsimsel sebeplerle ıskalıyor ve Ağırnas’ın meydanında iniyorum otobüsten. Durağın hemen gerisindeki kahveye giriyorum, yanımda ise Ahmet Amca var. Ahmet Amca’nın da bıyıkları var. Kahvenin tüm erkeklerinde de bıyık var. Hemen bir çay ısmarlıyorlar bana. Tam içerken gözüm masadaki şeffaf ve şekilsiz şeye takılıyor. Bir an haykırasım geliyor, sonra susuyorum. Biri bu masada tırnak kesmiş benden önce ya da tükürüp atmış tırnağını, o da kalmış masanın üzerinde, tam da benim önümde. Derin bir iç çekiyorum, öyle hemen bırakmıyorum. Tırnaktan da bahsetmiyorum. Ara ara gözüm takılıyor yalnızca. Üflesem gider mi acaba? Ahmet’i çağıralım sana, anlatsın köyümüzü, tarihimizi diyorlar. Kendisi gönüllü müze sorumlusu imiş. Ahmet aranıyor, Ahmet bulunuyor, Ahmet geliyor ve oturuyor masamıza. Benden daha meraklı dinleyen kulaklarla yarıştığımı hissediyorum. Tam evine girmişken çağrılan ve gerisingeri gelen Ahmet Bektaş ancak bitiririz diyor şimdi çıkarsak. Kulakları geride bırakıyorum, tırnağı da, çıkıyoruz beraber Ağırnas’ın gizemini çözmeye. O gizem çözülür mü öyle kolay kolay, hiç sanmıyorum ama ipuçlarını takip ediyoruz tali yollardan giderek. İlk önce Mimar Sinan’ın doğduğu eve gidiyoruz. İçerisi yani üç katlı evin giriş katı Mimar’ın yaşam öyküsü ve eserlerinin fotoğraflarıyla döşenmiş. Evin içini gezdikten, dışına ve çevresine şöyle bir göz attıktan ve tüm köyün genelinin mimarisini, taş ustalarının marifetlerini düşündükten sonra Mimar Sinan’ın bu köyden çıkmış olmasının çok da sürpriz olmadığını düşünüyorum. Erciyes’in milyonlarca yıl önce püskürttüğü lavlardan oluşan volkanik tüf kayalar rengini vermiş evlere, işyerlerine. Gül kurusuna kaçıyor ara ara, bu yönüyle Petra’yı anımsatıyor en çok. Neticede Anadolu’nun az turist çeken bir köyü olmasından ötürü boş sokaklarındaki ıssızlıktan ve sakinlerinin kışın merkezde yaşamayı tercih etmelerinden dolayı havaya sinmiş terk edilmişlik hissi bir yandan büyüleyici, öte yandan hüzünlü. Anadolu’nun köylerinin değişmez kaderi böyle. Göç vere vere, kalan yaşlı nüfusla yenilenmeden yaşayıp gidiyorlar. Evlere, sokaklara sinen hüzün bundan belki de. Terk edilmek, istenmemek çok fena bir şey. Mimar Sinan da 22 yaşında terk etmiş köyünü, dönüşüyse üç çeşme ile olmuş. O dönem köylerde su ihtiyacı nasıl karşılanıyormuş, sakalar’a yani şehrin çeşmelerinden, deriden yapılmış “kırba”lara doldurdukları suyu atla ya da sırtında taşıyarak şehre getiren ve satan kimselere ihtiyaç var mı bilinemese de Evliya Çelebi anılarında İstanbul’un sakalarının şehrin 9999 çeşmesinden su taşıdığından bahseder. Köyün o zamanki yiğit delikanlıları, vefakar ve cefakar kadınları dururken köyde saka abesle iştigal olsa da az önceki bilgiye bu yazımı yazmadan önce okuduğum “Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye”den yani Yapılar Kitabı”ndan ulaştığımı ve bu alıntıyı da oradan yapmış olduğumu belirtmemde fayda var, zarar yok kanımca. Doksan yıllık yaşamına sırasıyla Birinci Selim(Yavuz), Birinci Süleyman(Kanuni), İkinci Selim ve Üçüncü Murat’ı yani dört padişahı sığdırabilmiş asıl adı Yusuf olan Koca Sinan. Mütevazilikte önde gelen bir isim olarak her anlamda seçilmiş, devşirilmiş, işlenmiş ustalarınca. Kendisi de adanmış, çalışmış ama çok çalışmış bir çırak olarak. Dehasının sırrınıysa çözmek mümkün olmamıştır. Dünyada da böyle bir mimar yetişmemiştir. İleri akıllı, yetenekli, hem mühendis hem mimar, amiri konumundaki insanların çeşit çeşit mizaçlara sahip Osmanlı padişahları olduğu düşünüldüğündeyse uyumlu ve geçinmeye gönlü olan çook mütevazi bir adam olduğu aşikardır. Meslek yaşamı boyunca onca saray, han, hamam, cami ve daha da bir sürü şey yapmış, en enteresanıysa kitapta da bahsi geçtiği gibi, gemi bile yapmıştır. Fırsat bulsaymış, ömrü yetseymiş, şartlar dahilinde uçak bile yapabilirmiş gibi geliyor insana. Kendisi şu anlarda çok önceden çıkmış olduğu yokluk aleminden göçtüğü sonsuzluk aleminde yapıyordur belki de ne uçaklar ne füzeler ne jetler…

Bir sonraki durağımız Agias Prokopis Kilisesi. Mübadele sonrası bu topraklardan giden Rumlar’ın yıllar sonra bir zamanlar yaşadıkları toprakları ziyaret etmek için geldiklerinde görmek istedikleri kilisenin kapıları onlara ve tüm ziyaretçilerine açılıyormuş, anahtarı ise Ahmet Bektaş’ın elinde. Rumların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir kasaba imiş bir zamanlar Ağırnas. Öncesindeyse, tarıma elverişli olmayan bölgede başka başka yollardan gelir elde etmek için halk, dokuma ve inşaat işçiliğine yönelmiş, en çok da duvar ustalığına. Germir kasaplarıyla, Ağırnas’sa marifetli duvar ustalarıyla ünlüymüş. Mimar Sinan’ın buradan çıkmış olmasının psikolojik etkisi ve baskısı muhakkak olmuştur yöre delikanlılarının üzerinde. Yöre delikanlılarını görmekse mümkün olmuyor, hatta genç görmek mümkün olmuyor. Çünkü o delikanlılar sağda solda ekmek parası peşinde, okumak peşinde ya Kayseri’de ya da başka şehirlerde bulunmaktalarmış. Gidenlerin yüzünüyse anca bayramdan bayrama görebiliyormuş Ağırnas’ın büyükleri.

Bizim bir sonraki durağımızsa Aşağı Pınar mevkiinde bulunan Yeraltı Şehri olacak. Konuşa konuşa yürürken, karşıdan gelmekte olan bir köylüsüne selam veriyor Ahmet Bektaş. Onun da ismi aynı imiş. Ahmet Amca taş ustası imiş zamanında. Buradaki pek çok evde de emeği varmış. Kısacık boyu, fakat sağlam bir gövdesi olan Ahmet Amca’nın mesleğini yaparken sıkıntı çekmediğini, o koca taşları kah sırtında kah kucağında rahatlıkla taşıyabildiğini düşünüyor insan. Dimdik duruyor karşımda, onca ağırlık ezmemiş bedenini, bilakis diri tutmuş, yıllara karşı durma kudreti vermiş. Bir fotoğrafla hatırlamak istiyorum onu. İzin veriyor eğer kötü yerlerde kullanmayacaksan diyor. Önce izin veriyor, sonra poz veriyor, sonra da beni kötü emellerine alet etme diyor. Elimdesin Ahmet Amca bundan sonra, deliliyse baş köşemde ona göre. Buradan ayrılırken aynı otobüste yolculuk ettiğim, buraya dışardan gelip yerleşmiş bir Ahmet daha vardı. Adını sormadan önce tereddüt etsem de, ister buralı ister değil bugün karşıma çıkan herkesin adının Ahmet olacağını biliyordum ve bu tesadüf olmayan bir ayrıntıydı. Ve onun da bıyıkları vardı. Bir tek o adımı sordu. Ben de söyledim.

20180109_131641-01
Ahmet Amca
20180109_145309-02
O da Ahmet

Tarihi milattan öncesine dayanan Yeraltı Şehrini dışarıdan fark etmek pek kolay olmasa da, içindeki dehlizlere girince ancak mağaralara oyulmuş ellerin sahibi olan hayatların nasıl olabileceğini az buçuk hayal etmeye çalışıyorsunuz. Başka bir dilde, başka başka kıyafetler içinde, değişik adetler peşinde, daha kısa belki dev gibi insanlarmış ama insan’mışlar neticede. İhtirasları, korkuları, acemilikleri, güvensizlikleri olan insanlar. Barınma, güvenlik, karnını doyurma, suyunu çıkarma, üreme, kadını biraz süs peşinde, erkeği bir parça Tarzan’lık peşinde ama hepsi birbiriyle mecburen geçim derdinde yaşayıp gitmişler, gömülmüş bitmişler. Bir medeniyet gitmiş, yerine yenisi gelmiş. Ağırnas bugünlere gelmiş. Bir misafirini ebediyete yollayıp, yerine gelen yeni misafirleriyle meşgul olmuş. Ben bile geldim, geçiyorum bu topraklardan. Hiç bıkmadan dayanmış her birine, bana bile.

İnsan hayatına anlam katmaya çalışıyor bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde. Bazen bunu kendisinin ve yakınlarının hayatını güvence altına almak için verdiği mücadele ile yapıyor, ama hiç farkında değil. Bir kahramanlık yapıyor bir anda, yaparken bilinçli değil. Atıyor kendini ateşe öylece, yaptığının farkında değil. Kimisi bir çocuğu kurtarmaya çalışıyor, kimisi hastasını. Kimi hatıralarının peşine düşüyor, kimi başkalarınınkinin.  Bir doktor hayat veriyor bir bebeğe, bir adam mezarını kazıyor bir kimsesizin. Hepimiz bir sarmalın içinde yuvarlanıp duruyoruz yıllar içinde. Bir vesileyle buraya geldim. Bilinç olarak köyünün üstünde bir adam olan Ahmet Bektaş’ı dinledim. Aç karnına rağmen, kızaran burnuyla, soğukta benim için fazladan mesai yaptı. Üç kız babası, varoluş nedenini Mimar Sinan’ı tanıtmakta bulmuş Bektaş’tan bahsetmesem olmazdı. Bunları yazmasam sadece ben bilecektim. Okuyanlarınızın bu bilgi sayesinde eline ne geçti? O da tartışılır. Fakat dünya dönüyor tartışmalı bir şekilde, milyonlarca yıldır döndüğü üzere.

20180109_130036-01
Agias Prokopis Kilisesi
20180109_130258-02
O da Ahmet

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

20171004_173227-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

Ne gün ama! Ne geçmek bildi, ne de gitmek! Şikayetçi değilim ama bilsem daha erken düşerdim yollara ki akşam kalkacak olan otobüsüme sayılı saatler kaldığından bunca endişeyi de taşımazdım beraberimde gittiğim her yere. Bir Aşağı bir de Yukarı olmak üzere Germir’de dolandım durdum sabahtan akşama. Germir kadınları her şekilde bakımımı üstlenip, tıka basa doyurdular beni. Sağ olsunlar. Telefonumun şarjı bitti dedim, bulup buluşturdular, kahve üstüne kahve, peynir ekmek-hayatta en sevdiğim şeydir peynir ekmek-hele bir de davetsiz gidince olanı çıkarıverdiler. Ben zaten bulduğunu yiyenlerdenim. Yemek programlarında çıldırmış gibi yiyorlar ya hani. Karşındaki çıldırmış gibi yaparsa, sen de çıldırmış gibi yersin de… Aklıma yıllar yıllar önce Sivas’ın bir ilçesi olan Ulaş’ın Acıyurt köyünde yaşadıklarım geliyor. Ani bir baskınla Mir Ali Bey Konağını görmek için geldiğim köyde, yer sofrasında ağırlanmıştım bir güzel. Tekrar gitsem yıllar sonra, evin ikizleri olan iki sarı velet büyümüş kocaman olmuşlardır şimdiye. Doğan büyüyor, ne yaparsın? Herkes yerinde güzel bir de. Herkes yerinde kalsın sözünü düşündüm durdum bu insanları gördükçe. Zerre kadar gördüğün iyiliğin gayretini güdücen demişti Yukarı Germirli Elif. O sözünü unutmadım Elif.

Sözde Ağırnas’a gidecektim ama nasıl olduğunu hala daha tam kavrayamadığım bir sebepten ötürü kendimi bindiğim taksinin içinde Tavlusun’a giderken buluyorum. Hiç durmadan gülen ve bana sormadığım halde acıklı yaşam öyküsünü anlatan şoförü dinlemek durumunda kalıyorum. Hafriyat işi yapmışlar İzmir, Bornova’da. İki ortak alacaklarını takip etmemişler, zevküsefaya düşmüşler ve bir trilyonu batırmışlar. Sanıyorum Kordon’da, barda, pavyonda yediler-Kordon deyince birkaç saniye sesi çıkmayı erdi çünkü-. Adanalı pamuk tüccarları gibi karşılandıkları sazlı sözlü mekanlarda ne raconlar kestiler kim bilir zamanında. Tatlı tatlı batırdığımız için tam anlamadık, o yüzden çok koymadı diyor sonra da. Tatlı tatlı yemenin… Şu kilise diyor, şu yerler diyor hep define arayıcılar geliyor buraya diyor. Geçen de jandarmayla geldik ama çektiğim fotoğrafları teek teek sildirdiler bana diyor. Sonra da gülüyor. Zaten hep bir gülme hali var üzerinde. Saflıktan mı, sonradan mı böyle oldu yoksa paraları batırınca dünyayı mı boşladı anlaşılamıyor öyle hemen dışarıdan. Çeek çeek diyor, sağı solu gösterip, hep tarih imiş buralar diyor. Öyle diyor, böyle diyor; sonra da bir selfie çekiyor mutlu mesut. Şu an burada bulunmaktan benden daha mutlu olmuş gibi görünüyor. Çok garip çook.

20171004_160727-01.jpeg
Surp Toros Ermeni Kilisesi

Bizden başka bu bölgeyi gezmek için gelmiş bir otobüs dolusu insan daha var. Onlar Ankara’dan gelmişler. Surp Toros Ermeni Kilisesi’ni geziyoruz beraber. Virane içerisi. Duvarlarına sprey boyayla yazılar yazılmış, devlet burayı çoktan gözden çıkarmış. Eşek bağlasan durmaz ya da hayvan bağlı olduğundan durur, sonra da kahrından ölür şurda. Tekrar arabaya bindiğimizde beni köyün girişinde bırakıver diyorum. Issız buralar, ne yapacaksın diyor. Ben birilerini bulurum nasıl olsa, sen rahat ol diyorum.

20171004_172155-02.jpeg

20171004_161234-01.jpeg

TAVLUSUN :

Taksi şoförü haklı mı ne? Bu köy iyice ıssız. Kimsecikler yok. O yola sapıyorum, bu sokağa giriyorum tek bir Allah’ın kulu yok. Çocuk bile yok. En nihayet bir eşek görüyorum. Onunla konuşacağım nerdeyse bu köy ne böyle diye. Eşek beni hiç umursamıyor öte yandan. Derken bir evin önüne çıkmış oturmuş anne kız oldukları her hallerinden belli iki insan görünce, beni bekleyin biraz fotoğraf çekip geleceğim yanınıza diyorum. Gitme olasılıklarını düşünerek, bir yere gitmezsiniz değil mi diye de soruyorum can havliyle. Nereye gidelim gibisinden omuz silkiyorlar. Ortalıkta bir alternatif göremiyorum zaten. Tekrar eşek sıpasına dönüyorum fakat her zamanki gibi bana hiç yüz vermiyor. Rotamı insanlara çeviriyorum kendisinden yüz bulamayınca. Dilek ve annesi Aysun’un yanına oturuyorum. O kadar alışmışım ki bu oturmalara, hiç garipsemiyorum. Bir şeyler yiyip içer misin diyorlar, çay varsa çay içerim diyorum. Dilek çay demleyip getiriyor hemen. Germir’den verdikleri ekmeği çıkartıyorum. Peynir getirelim diyorlar. Dilek gofret getiriyor bana. Erkek kardeşi çıkıyor içeriden, çantama attığım ama unutmadığım, Harran’da Güneş’in bahçesinden dalından koparıp verdiği iki acı biberi uzatıyorum ona. Daha faydalı bir şeyin aracılığını yapmış olmayı isterdim aslında. Sokaklarda bir Allah’ın kulu yok, sizin ne işiniz vardı dışarıda diyorum. Ev soğuktu, güneşi görmek için çıkmıştık dışarı diyorlar. O esnada iki adam geliyor. Dileklerin oturduğu ev satılıyormuş, bir bakmak niyetindeki alıcıları içeri almıyorlar nazikçe. Beyimi ararsınız diyor Aysun yine nazikçe. Beyi ise direksiyon sallıyormuş şu saatlerde. Yirmi beş bin liraymış evin satış fiyatı. Büyükşehirde bıçak parası bundan çok. Demiyorum. Gerek yok. Buraya bu para çok bile. Dilek güzel bir kız. Boylu poslu, yürürken görsen dönüp bir daha bakarsın endamına. Burada sıkılmıyor musun diyorum. Akşam olup, karanlık çöktü mü etraf çok ürkütücü olur gibi geliyor. Markette çalışıyormuş, çıkmış. Şimdi tekrar başvurmuş sağa sola iş güç için. Ablam evlendi, şehirde yaşıyor diyor. O yırtmış yani. Demiyorum. Atıl vaziyette, şu genç yaşta burada yapılacak hiçbir şey yok ki. Seni ne bir gören çıkar, ne de değerlendiren. Köyün ulaşımı da kısıtlı. İki üç saatte bir kalkacak otobüsü bekle ki gelsin. Vay yandığımın dünyası, hiç adil değilmişsin be! Germir’de kadınlar bir dayanışma içindeydi, belki ondan, çok çaresiz görünmediler gözüme. Ama burası gençler için bir çeşit sürgün yeri. Hadi burada doğmuş olduğunu düşünelim, o zaman doğuştan sürgünsün. Bekle ki kısmetin çıksın seni kurtarsın, ara ki bir iş bulasın sağda solda. İlk defa bir köy yerinde içim sıkılıyor. Dilek sanırım bana tüm bu hisleri yaşatan. Annesi dert değil. O nerde olsa yaşar, ama şurada insanın gençliği çürür gider göz açıp kapayana.

20171004_163125-01.jpeg

20171004_163051-01.jpeg

74937C06-F3D4-4457-9456-09E13F1495CD

Otururken otururken bir kadın ve çocuğunu görüyorum uzaktan gelmekte olan. Vayy insan diyorum. Hani bakayım diyor Aysun, Dilek hemen başını o insan’dan yana çeviriyor. Komşu imiş. Bilmem vaziyeti anlatabildim mi? Sonra bir hareketlenme de tam karşımızdaki boş arazide gerçekleşiyor. Eşek acı acı anırmaya başlıyor. Yaşlıca bir kadın önümüzdeki boş arazideki çalı çırpıyı topluyor. Ona doğru sesleniyor ver bana ver bana dercesine. Hemen bakışlarımız o yöne kayıyor. “Kız Fatma Teyze” diyor Dilek, “Nasıl oldu Ahmet Amca?”. “Yatıyor”diyor kadın, o da merakla beni soruyor. Merak etmeyecek de ne yapacak şu insansızlıkta. Şurada beni tek merak etmeyen şu eşek idi. Onun da derdi gücü sahibinin topladığı çerde çöpte idi. Yeryüzünde her canlı önce aş peşinde, tıpkı şu eşek gibi.

Bu arada akşam kalkacak olan bir otobüsüm var ve Dilek’ten şarja koyduğu telefonumu geri getirmesini istiyorum. Ben seni götürürüm diyor. Önünde yürüyorum, beni arkadan süzüyor biliyorum. Yaşına göre fiziğin iyi imiş, çok yürümüşsün belli, ayakkabılar ayağını yara etmiş, saçlarını doğal kullanıyorsun demek, gür saçların varmış ama fönsüzsün. Çeşmeye giden sokağa sapmadan önce kalabalık bir insan grubu görüyoruz. Aralarında evin satılma durumunu soran iki adam da var. Bir de hastaneden çıkmış ya da elinin üzerindeki kapanmış musluk yerine istinaden ben öyle düşünüyorum. Bir fotoğrafını çeksem diyorum. Dilek rica edince, beni hiç kırmıyor Hasan Amca. Tatlı tatlı da pozlar veriyor bana. Ben en sevecen halini paylaşmayı uygun gördüm sizlerle çeşmenin önünde. Bir nedenden ötürü her Hasan’a sempatim vardır. Sabahattin Ali’nin Ayran adlı kısa öyküsündeki Hasan’a, bir de Avanoslusuna… Bizim yaşayan en değerli ve en saygın yazarımızın da ismi Hasan’dır. Kalabalığa karışmaz, şan şöhrete takılmaz, sanki aklı hep romanlarındadır.

20171004_172508-01-01.jpeg

Tavlusun’a tepeden bakıyoruz otların bürüdüğü genişçe bir alanı geçtikten sonra. Burada da doku bozulmak üzere. Aradaki betonarmeler tüm zevksizlikleriyle sırıtıyor yazık ki. Zamanım tükenmek üzere. Ne niyetle çıkmıştım yola, neler neler buldum, kimlerle tanıştım, nerelere gittim nerelere gidecekken. Hiç gerçekleşmeyecek bir tarihi yazdım buraya gelmeden önce, şimdiyse oturmuş kendi kişisel tarihimden son bir yaprağı daha paylaşıyorum sizlerle. Mardin’de başlayan yolculuğumun son durağı idi Kayseri. Yakın bir tarihte tekrar gelmek üzere ayrılıyorum şimdi. Bu arada dizin iyileşmiş diyenlerinize cevaben hayır diyeceğim. Seyahate çıkmadan önce, artık neyin üzerine düştüysem enfeksiyon kapan dizim Kayseri’de de sızım sızım sızladı bu arada. Eve gelişimin ertesinde tee Gaziantep’ten buralara kadar bir pet şişe içerisinde taşıdığım dört sülükten ikisiyle yaptığım tedavi sonucunda ancak aynı gün iyileşme görüldü. Gel de eski usül şifacı tariflerine inanma. Kanıt olsun diye de dizim üzerinde kullandığım ve etimden sütümden beslenen ve bu sayede iyice tombikleşen, bu yüzden de cılız kardeşlerinden ayırdığım kan kardeşlerimin fotoğrafını sizlerle paylaşıyorum. Depremde ilk kurtaracaklarımdan, benim şifacılarım, doktorlarım, kanım, canım, bundan böyle de “kan kardeşlerimdir” onlar. Bana bu son seyahatimin tek yadigarıdır onlar.

20171029_174945-01.jpeg

 

UZUN İNCE BİR YOL : DOKUZUNCU BÖLÜM, KAYSERİ – GERMİR

20171004_115643-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : DOKUZUNCU BÖLÜM, KAYSERİ – GERMİR

Buzzzz…gibi. Nasıl soğuk anlatamam. Kısa kollu t-shirtlerle düştüm mü ayazın ortasına! Yağmurluğuma sarılıyorum yuvam sandığım. Ertesi sabah öğrendiğime göre gece eksiye düşmüş Kayseri’de. Tevekkeli değil herkesin üzerinde paltolar vardı akşam akşam. Ferah ve işlevsel caddelerindeki her türlü ulaşım imkanına rağmen, merkezi geniş bir alana kurulu olan Kayseri soğuk, karanlık ve kasvetli şimdi. Adres sorduğum herkes Suriyeli çıkıyor. Sonunda Adıyaman’daki rehber gibi ben de Türk müsün deyiveriyorum yolda durdurduğum bir gence kulağındaki kulaklığa aldırış etmeden. Elhamdülillah diyor, sonra da ne sandın der gibi bakıyor. Fazla uzatmadan, iş çığrından çıkmadan gideceğim adresi soruyorum ona. Hava soğuk, üstüm ince, sokaklar karanlık, herkes’ler yabancı bana. Erciyes’in eteklerine kar yağmış bile. Kendi kendime soruyorum, Kayseri’yi aman aman sevmem, insanını bilmem, ama yolum illa ki düşer bu şehre. Soruyorum soruyorum neden acaba diye, yine kendim cevap veriyorum kendime. Söyleyeyim hemen size, tohumlarım Anadolu’da atılmış çünkü. Annem bana hamileyken, babamın Erzurum’a tayini çıkmış. Annemin biraz sıkışık, bir artı bir evinde, içinin derinliklerindeyken Kıbrıs’a tatile götürülmüşüm annemin içinde. Hava değişimi yaramış olsa gerek, dönüşte gökyüzünü görmek üzere, uzatmışım önce başımı, sonra gövdemi Ankara semalarına. Beklenenden daha kolay olmuş doğumum. Hayatıma bakınca doğumumun kolay olması sevindirici olmuş. Annem açısından özellikle. O yüzden de karı, kışı, soğuğu, Anadolu’yu seviyorum. Ama yaşamak için değil, böyle arada bir gezmeye gelmek için. Neşe içinde kar topu oynamak, birkaç köy görmek için. Sonra da ahh biz şehirde çok kirlendik, islendik pislendik diyerek oryantalizmin dibine vurmak için. Bu da bir seçenek tabii ki. Hayat seçeneklerle dolu. Gelecek dışında, ya geçmişi de değiştirebilseydik nasıl olurdu ki acep buralar şimdi?

Odama gelir gelmez, banyo yapıp yatmışım. İlk defa deliksiz bir uyku çektim. O kadar yorgun düşmüşüm ki, sabah uyandığımda başım dönüyordu. Ağırdan alsam iyi olacak diye düşündüm ilk defa günü yani bugünü. Dönüş biletimi almak için kendimi sokağa atabildiğimde saat on’u çeyrek geçiyordu. Bu demek oluyor ki, günün yarısı geçmek üzere. Kayseri’de daha önce hiç gitmediğim Germir’e gitmeye karar veriyorum. Aslında ben bu kararı vereli çok olmuştu da, şimdi söyleme gereği duyuyorum sadece. Germir, Elia Kazan’ın köyü ve oradan da Mimar Sinan’ınkine yani Ağırnas’a geçeceğim. Son olarak da adet olduğu üzere Eski Talas’a gideceğim. Her zamanki gibi. Benim planlarım böyleyken, nerelere gidip, neler yaşadığımsa sürpriz olacak. Aslında bu en planlı başlayıp, tuhaf bir biçimde çığrından çıkan ve beni aşan günlerimden biri oldu. Ne umdum ne buldum, nerelere gidecekken, kendimi nerelerde buldum. Önümde beni bekleyen değişik bir gün, sizi de bekleyen uzuun bir yazı olacak gibi, şimdiden söylemesi.

20171004_133016-02.jpeg

20171004_121147-02.jpeg

GERMİR :

Bir zamanlar Ermeni, Rum ve Türklerin bir arada yaşadıkları bir köy imiş Germir. Nüfus olarak Rumların baskın olduğu söyleniyor ve köyde hem Rum hem de Ermeni kiliseleri mevcut. Elbette ki Kültür Bakanlığı’nın katkısızlığı ve tüm bakımsızlığıyla(bir taş atacaktım, bula bula bir mercii buldum). Müslüman mezarlığını geçince yüz ya da iki yüz metre sonra köye girmiş bulunuyorsunuz. Ortalık sessiz sakin. Evler bir parça bakımsız olmakla beraber orijinalliğini korumakta. Dönemin mimarlarının ya da evi yapan ustaların zevk sahibi olduğunu anlıyorsunuz hemen. Bir küçük muhtarlık binası var, onun dışında bir fırın ya da bakkal bile göremiyorum. Bir sokak arasında oturmakta olan üç kadından konuşkan olanı, ben sana yolu gösteririm diyor. Şurayı, şurayı ve de şurayı çek diyor. Benim için uygun olabilecek popüler fotoğraf kareleri bunlar. Elmas Gelin, köye gelin gelmiş çok yıllar önce. Bekar gezme seni kaparlar diyor bana. Henüz kapan olmadı diyorum. Olsun olsun diyor ve çok da seri konuşuyor bir yandan. Öyle ki, çoğu kelimesini anlamakta güçlük çekiyorum. Erkekler çıkar karşına, seninle konuşmaya çalışırlar filan, dön sırtını bakma bile geriye diyor. Etrafta hiç erkek yok ki diyorum. Varsa da hep kadın var. Olsun olsun, aniden çıkıverir onlar sokak aralarından diyor. Peki diyorum. Ne yapacaktım Elmas Kadın’a kalsa, bir erkek gördüm mü çığlık atıp, arkama dönüp bakmadan koşarak kaçacaktım derhal. Ama dediğim gibi erkek sinek bile yok ki ortada bana her türlü kötülüğü yapma potansiyeline sahip olup, pusuda bekleyen. Olsa da vızlar vızlarr,

20171004_121049-01.jpeg

Gezerken gezerken nihayet erkek sinekler çıkıyorlar karşıma, hem de toplu halde. Elmas’a kalsa koşarak kaçmam gerekti ama sırtlarında okul çantaları tavuk, horoz, kedi, köpek ne var ne yoksa kovalayan sekiz on yaşındaki erkek çocuklar topluluğundan bana bir zarar gelmeyeceğini düşünüyorum ve yoluma devam ediyorum. Bak bak kendi kendimi bıktırtacak kadar çok bina fotoğrafı çekiyorum. Şarjımın azalmakta olduğunu ise fark etmiyorum. Bilinçaltında yedek şarjıma güveniyorum aslında ama dün gece yorgunluktan baygın düşerek yattığımı, dolayısıyla da her şeyi unuttuğumu ancak fark ediyorum. Ne oluyorsa oluyor, bir çardağın altına doğru giden kadınları görüyorum. İşte o zaman bu ıssız köy, ilk defaya mahsus cennet görünüyor gözüme. Bu bacılar da birer huri olmalı. Hemen onların olduğu tarafa gidiyorum. Nereden geldin, nereye gidiyorsun faslından sonra gel otur diyorlar. Bir anda etrafımda bir sürü kadın oluveriyor. Ya yakın yörelerden gelin gelmişler, ya da buranın yerlisi tüm bu kadınlar ve ben de bir yerin yerlisi olan kadınların arasında kendimi güvende hissediyorum ister istemez. Hepsi çoluk çocuğa karışmış kadınların, sıradaki meşguliyetleri ise torunları. İsimlerini soruyorum teker teker: Akkadın, Müncübe, Behiye, Nadiye, Mercan ve Ayşe. Kahve içer misin diyorlar. İçmem mi? Yanında çikolatam geliyor, bahçe üzümü, bahçe elması(maden olan değil, yenir olan) derken derken, doyuyorum ki ben. Zaten yolda da bir elma vermişlerdi, onu da yemiştim. Çok ayıp olurdu yoksa, reddetseydim yani, he mi? Gezerken ne öyle kolay yiyecek bir şey bulabiliyorsun ne de demin söylediğim gibi bir bakkal filan bulunuyor etrafta. Dolayısıyla her ikram altın değerinde oluyor. Kahve falıma bile bakılıyor el birliğiyle. Hemen beni evlendiriyorlar. Sağ olsunlar. Çocuk filan yaparsın kocadan diyorlar, yok ben kimseye bakmak istemiyorum, bir çocuk hiç istemiyorum diyorum. Garipsiyorlar. Kafamdaki envai türde garip fikri paylaşacak olsam, benden uzaklaşacaklarını bildiğimden, sesimi kesiyor, kendimi örtüyorum her zamanki gibi. Tam karşıdaki evin sahibi Yozgatlı kadının sesindeki özgüvene takılıyorum. Uzaktan da olsa, nereliyim, neyim, benim hakkımda ilk malümatı alan da o olmuştu zaten. İçeride sarması olduğundan bize katılmıyor ama istersen evi gez diyor bana. Mimarlık öğrencilerinden alışığım ben diyor. Ellerinde metre, mezura girip çıkıp her yeri ölçüyorlar diyor. Ben mimarlık öğrencisi değilim, gerek yok diyorum. Bezirhane varmış burada diyorum masadakilere dönerek. Şimdiye dek hiç gitmedik diyorlar. Yukarı Germir’de imiş. Birinin kocası geliyor o sırada. Bizi Bezirhane’ye götür diyorlar. Hiç gitmediniz mi diyor, hayır deyince haydi o zaman ben arabayı getireyim diyor. Gelen araba Doblo, ama nasıl sığacağımızı bilemiyoruz. Çünkü herkes niyetli gelmeye. Atlıyoruz arabaya sığdığımız kadarımızla. Benim şerefime(ben neleri oluyorsam artık) Yukarı Germir’e doğru yola çıkıyoruz. Beş dakikalık mesafedeki Bezirhane’yi fethetmek üzere kapısının önünde duruyoruz. Büyük bir ciddiyetle geziyoruz içini. Bezir neydi, nereden gelir, içerideki düzenek nasıl işler, buraları kimler bekler diye birbirimize sorup, yine birbirimizden alıyoruz cevapları. Çok çok değişik insanlarla tanıştım seyahatlerim boyunca ama hiç unutamadıklarım arasında Kayserinin köylerindeki kadınları hiç unutmam, unutamam. Hepsi şahsına münhasır, ama iyi niyetli kadınlardı. Bir daha yolum düşerse eğer, tatlımı alıp da geleceğim ziyaretlerine. Kışın bir sobanın karşısında ağırlasınlar beni. Nasılsa ağırlarlar. Köy insanı misafir sever ezelden beri. Ya ben mi? Ben her zaman ağırlanan olmanın dayanılmaz hafifliği ile ve için düşüyorum yollara.

20171004_153540-01.jpeg

YUKARI GERMİR :

İşli güçlü insanlar. He ya, köy yerinde iş güç mü biter? Doğalgazlı evlerinde prenses gibi yaşama şansları yok bu kadınların, ellerini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacak kocaları da. Hayat müşterek çünkü. Kışın soba kurmak gerek, ev işi hep gerek. Başka da çeşit çeşit yemek yapmak gerek, sağ ise beylen ve de çocuklarlan uğraşmak gerek, onları okullara gönderip akşam yemeğinde neyi neyle uyduracaklarının, hatta hatta yarının menüsünü şimdiden düşünmek gerek. Adam yemek seçiyorsa vay hallerine! Soba tütüyorsa, banyoda rutubet varsa ekstra ekstra vay hallerine! Köyde sabah erken başlar, akşam erken gelir. Karanlık çökmeye görsün, herkes yuvasına yerleşir. Bey işten gelir, çocuğun dersleri bitmiştir. Önce yemek yenir. Sonra meyve faslı gelir. En son çekirdek çitlenir, o ara çay demlenir. Günün yorgunluğunu ezmek gerekir. İşte bu meşgul insanlar beni buraya nasıl rüzgar gibi getirdilerse, öyle de dönüyorlar şimdi alelacele. Ne olduğumu anlayamadan arabalarının arkasından bakakalıyorum. Bip sesleri geliyor çantamdan. Telefonumun şarjı bitmek üzere. Ipad beni idare etmeyebilir. Yine sağım solum ıssız. Kalıyorum ortada. Son fotoğraflarımı çekiyorum her şeye rağmen. Sonra da iyice köyün yukarı kısımlarına doğru tırmanıyorum azar azar. Bir kapının önünde bir kadının ağlamakta olduğunu, diğerlerininse onu avuttuğuna şahit oluyorum. Avutanlardan bir tanesi sapsarı kısa saçlara sahip. Uzun boylu, iri yapılı. İsminin Elif olduğunu sonradan öğrendiğim kadına soruyorum şarjı olup olmadığını. Burası benim evim değil diyor. Evsahibi gel içeri bakalım diyor. Kömür taşındığından ayakkabılarını çıkarmana gerek yok, nasılsa temizlik yapacağım arkadan diyor. Fakat şarj aletini oğlu götürmüş olduğundan bir şey yapamıyoruz. Şarjım yüzde iki’ye düşüyor. Dışarı çıkıyoruz beraber. Yok burada diyorum. Elif benimle eve gel diyor. Takılıyorum peşine. Bir kamyon yolu kapatmış. Köy yolları dar olduğundan geçemeyeceğiz eğer kamyon hareket etmezse. Mecbur kımıldıyor ve biraz daha ilerliyoruz. Fakat Elif’in evinde de şarj aleti yok. Bir başka kadın benim evde var diyor, gidip getiriyor. O da hızlı şarj değil. Otur diyorlar, oturuyorum. Ne yapabilirim ki başka?

F76E1CBB-BE2E-40DA-9295-2D08004CBBE1

Günün ikinci kahvesini de içiyorum. Lokumlar, çikolatalar eşliğinde. Aşağı Germir, Yukarı Germir fark etmez oluyor, kaçan keyfim yerine geliyor. İki katlı bir evin alt katında, avluda oturuyoruz şimdi. Bir kadın leğenlerin içindeki domatesleri doğruyor. Şişe domatesi yapacaklarmış. Yüz kilo domates, doğra doğra bitmez. Elif, dışarıda kazanda kaynatacaklarını söylüyor. Kızına gönderecekmiş bir kısmını. Bu arada çok konuşmayan, hep kederli bir kadın var domatesleri doğramakta olan. Sonradan öğreniyorum boşanıp geldiğini, abisinin evine yerleştiğini. Mahzunluğu oradan, hiçbir konu hakkında fikir beyan etmiyor. Sanki bundan sonra başına gelebilecek felaketleri önlemek istiyor gibi. Dulluk zor, köy yerinde daha zor sanki. Daha leğen leğen domates var önünde kabuğundan soyulup doğranacak olan. Salça yaptınız mı diyorum, evet diyorlar. Neyse bari. Yoksa bir yüz kilo da o, doğrayan yandı yani!

83939A04-F67B-4D86-8397-07236B3A12A3

Haydi seni gezdirelim diyorlar. Yakınlardaki fırına gidiyoruz. Ocak başındaki kadınlar ekmek uzatıyorlar hemen bir tane, misafirim diye. Kısmet bu ya, pişmişine denk geliyorum. Sıcacık mübarek. Ekmek ekmek değil de pamuk sanki. Koparıp yemeye başlıyorum bile. Şehirde böyle ekmek yemedim ben daha hiç. Eve uğruyoruz tekrar. Şarjım hala daha az. Bana bir tepsinin içinde peynir ve çemen getirip, önümdeki sehpaya koyuyorlar. Hiç demiyorum ki ayıp. Tazecik ekmekle, çemen hele, nefis oluyor. Bi güzel yiyorum ki… Sonra da Elif’e dönüyorum ve “iki saate yakın bir zamandır beraberiz, bir şarj istedim sizi borçlu çıkardım, gitmek bilmedim. Tamam Tanrı misafiri de, sanki ben bu köyden, bu topraktan, yandaki evdenmişim gibi hissetmeye başladım” diyorum. Kadınlar susuyor, Elif bana dönerek  “Evet, sanki seni tanıyormuş gibiyim. Hiç yabancılık çekmedim, geldin oturdun sanki hep buradaymışsın gibi geldi bana da” diyor. “Bu bana hep olur, gider bir yere otururum, bir süre sonra benim varlığımın tuhaflığını unuturlar, herkes kendi günlük yaşantısına döner, bir zaman sonra benim varlığımı ve bunun anlamsızlığını fark ederek aynı sen gibi tepki verirler” diyorum ve izin istiyorum tuvalete gitmek için. Arkamdan ne konuştular bilmiyorum ama şaşkın göründüler gözümeindiğimde. Ben de lafımı esirgemedim ve onlara “tuvaletimi ettiğim yere-küçük, büyük fark etmez- muhakkak geri gelirim” dedim. Gel dediler geri, bekleyeceklermiş. Sağ olsunlar, taksi çağırmak için dönecektim fakat benim planlarım öyle farklı gelişti ki “şimdilik” bir daha ne Yukarı ne de Aşağı Germir”e uğrayabildim. Ama Elif’e söylediğim gibi çişimi bıraktığım yere ben istesem de istemesem de nasılsa geri geleceğim. Bir gün-gece olmaz-ansızın gelebilirim.

20171004_151302-02.jpeg

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: