MOZART IN THE JUNGLE, BİRİNCİ SEZON

 

images-5

MOZART IN THE JUNGLE:

“Ardımda hiçbir şey yok, her şey karşımda duruyor. Tıpkı yollarda olduğu gibi.” Jack Kerouac

“Muazzam yeteneklere sahip bir adam sonsuza dek aynı yerde kalırsa yeteneklerini kaybeder.”

“Gerçek sanat bütün önyargıların önündedir.”

Ölüm olmadan yaşam olmaz.”

Nefesli çalgılar ailesinden, 1170 yılından önce “hautbois”olarak anılan yani haut/yüksek ve bois/ahşap nefesli çalgı bileşik kelimelerinden türetilen obua adlı müzik aletini çalan Stanford’da gazetecilik, Berkeley’de ise müzik eğitimi almış Blair Tindall’ın yirmi üç yıllık müzikal geçmişi boyunca yaşamış olduğu tecrübelerinden faydalanarak kaleme aldığı 2005 yılında yayınlanan aynı adlı romanının televizyon adaptasyonu “Mozart in the Jungle”. Parlak bir ilk sezon ve iki adet Golden Globe adaylığı var. Adaylıklardan biri şahsına münhasır maestro Rodrigo’yu başında poşusuyla, Yaser Arafat’ı anımsatan Gael Garcia Bernal canlandırıyor tüm çılgınlığı, dehası ve karışık aklıyla. Latin kökenleri, Latin aksanlı İngilizcesi, rejoice reklamıymışçasına pazarlanmaya çalışılan çılgın saçlarıyla kabul etmek gerekirse son derece egzantirik bir kişilik. Dehası küçüklüğünden beri taşıdığı altın bileziğiyken, onu şekillendirebileceği bir parça ilham peşinde koşup duruyor, beraberinde de New York Senfoni Orkestrası elemanlarını sürüklüyor. Kendisinden önceki yaşlı, kuralcı ve sürmeli maestro Thomas rolünde ise “Otomatik Portakal”ın başrol oyuncusu Malcolm McDowell var. Kırk üç doğumlu aktörün mesleki geçmişi destan niteliğinde. Kah upuzun filmografisi, kah bembeyaz saçlarıyla aynı jenerasyondan ve kendisi gibi İngiliz olan meslektaşı Derek Jacobi’yi anımsatıyor. Sezonun ilk bölümünün hemen hemen ilk dakikalarında başlıyor Rodrigo ile aralarındaki çekişme. Joshua Bell’in müthiş keman solosunun ardından eski maestro tahtını yeni maestroya devredecek ve bunu hazmetmesi çok kolay olmuyor giderek eskimekte olanın. Ona karşı hep iğneleyici ve aleni kıskançlık besliyor. Üstelik düşman çok büyük, çünkü Rodrigo hem seyircinin hem orkestra elemanlarının gönlünü almayı iyi biliyor ve onları gülümsetebiliyor. Her daim orjinal bir fikirle çıkıyor orkestrasının karşısına. Provaya papağan getiriyor, kestikleri çitlerin gerisinde, açık havada, halka açık prova niteliğinde bir performans sergilerken, pizzalar eşliğinde dans ediyorlar gösteri sonrasında. Özel mülke girdikleri polis tarafından keşfedilip, gözaltına alınmazdan önce oluyor elbetbütün bunlar. Rodrigo bir tarafıyla The Knick’in başhekimi deneysel doktor John Thackery gibi, biraz da 221B Baker Street’in bekçisi Sherlock’la benzer özellikler gösteriyor. Liderlik, deha, yaratıcılık farklı bünyelerde benzer sonuçlar gösterebiliyor ve beraberinde farklılığı getiren başarıya, dikensiz yollardan geçilerek varılamayacağını gösteriyor. Rodrigo’nun bir farkı ise dehasına rağmen mütevazı olması ve sonunda manyak ama o da kendi çapında çok başarılı bir kemanist olan eşi sayesinde emsallerine oranla nispeten daha az olan egolarından sıyrılıp doğru kararı vermesi yani orkestranın ve deneyimin ön plana çıkmasını sağlayabilmesi. Şefliği Thomas’a bırakıp, soloya birinci kemanı çıkartıyor ve kendisi onun yerine oturup keman çalıyor. Ama bu arada yüksek bilinçli olsa da kişinin bünyesinin, egosuz, böyle bir mesleği hayata geçirmeye el vereceğini sanmıyorum onu milyonların, milyarların arasından sıyrılmasını sağlayarak bir ve tek yapacak mesleğini icra ederken. Kendini beğenmeden tek kişilik bir şov, önünde orkestra elemanların geride bir sürü seyirci ve beklenen yüksek başarı yani doğru notalar öyle kolay gelmeyebilir. Kısaca herkesin her şeyi yapabilirim dediği bir ülkede, ben de diyorum ki her şeyi yapar görünebilirsin ama sadece tek bir şeyi iyi yaparsın. Bunu yaparken de bir parça güven eksikliğini gösterdiğin anda harcanırsın bir şekilde. Hep tetikte olmak gerek köpekbalıkları tarafından ısırılmamak için. Gençlik hızlıca geçiyor ve çağırmakla gelmiyor. Bir yerlerdeki geride kalmayı sindiremeyen bir ihtiyar senin toprağını eşeleyebiliyor. Ama aynı zamanda sana iyilik yapan saray müzisyencisi olarak hatırlanan Salieri’n de olabiliyor. Hayat işte.

image

image

image

image

image

Thomas’ın veda konuşmasında ailem olarak nitelendirdiği orkestra elemanlarının hepsi ayrı alem. Evlatlar otoriter bir babanın koruyucu kanatları altından sıyrılıp, eğlenceli bir babanın 60 santimlik yeleğinin altına giriyorlar. On dakikalık tuvalet molalarını hiç usanmadan hatırlatan sabırsız birer ilkokul öğrencileri gizli aralarında. Prova aralarında çocuklarından, hava durumundan bahsediyorlar. Yevmiye usülü çalışıyorlar, geçinebilmek için ek işlere gidiyorlar. Başroldeki obuacı Hailey ile aynı zamanda senfonide çalan çellist Cynthia bu ucuz şovlardan birinde tanışıyorlar. Hailey senfonide çalmak için yanıp tutuşurken, ara ara kendini sorgulayıp duruyor o kadar yetenekli olup olmadığına dair. Hailey sayesinde obuacı olarak beşinci sandalyenin sahibi olabilmek için biraz da akşamdan kalma haliyle son dakikada seçmelere gidiyor ama iş kabul edildikten sonra bile o kadar kolay olmuyor. Yılların obuacısı yan koltuğundaki saati dört yüz dolardan özel ders veren Betty, bir yeni yetmenin bir anda yanındaki koltuğa geçmesine şüpheyle bakıyor. Maestroyla uyuduğunu(ne yani yattığını mı deseydim?) ima ediyor ona açık açık ve her fırsatını bulduğunda kızı rencide ediyor. Orkestrada kıdemlilerin çaylaklara çok da sevecen davranmadığını görüyoruz. Betty yalnız yaşlanmanın keyifli olduğunu düşünenlerden. Yeğeni var, kendi çocuğu yok. Fotoğrafını çerçevelettiği ölmüş bir kedisi var, köpeği yok. Güzel döşenmiş bir evi, zengin bir plak koleksiyonu ve evde hazır bulundurduğu otları var gelen misafirlerine ikram ettiği. Hayatından hiç de şikayetçi değil bu bağlamda. Yalnız yaşlanmanın keyfini sürüyorum diyor. Olasılılıklar onu korkutmuyor ya da aklına getirmek istemiyor. Onun bu cümlesinden sonra Cynthia’nın da gülüşü dudaklarında donuyor yavaş yavaş.

image

image

Çaylak ilk profesyonel provasını batırdıktan sonra Rodrigo’ya asistanlık yapmaya başlıyor. Aralarında kelimelere dökülmemiş bir çekim var. Rodrigo ruhunu araştırıp, bastıramadığı öfkesiyle keman parçalayan bir kaçıkla evli, Hailey’se evini eski kız arkadaşıyla paylaşmaya devam eden ve onunla sahnede yakın ve sıcak performans sergileyen bir dansçıyla çıkıyor. Bir umudu tekrar sahneye çıkmak ama yeteneğinin farkında olsa da ara ara üzerine yapışan güvensizliği ve Betty’nin tacizleriyle olduğu yerde duruyor.

image

image

Kariyerinde belli bir yere gelmiş olan Cynthia ise eski maestro Thomas’la uyuyor(ne yani yatıyor mu deseydim?). Thomas evli. Eşi kendi yaşlarında(ne yani yaşlı mı deseydim?) ve çocukları var. Uzun süredir devam etmekte olduğunu hissediyoruz bu ilişkinin. Karısının da Cynthia’yı bildiği ortaya çıkıyor. Cynthia ise Thomas hiç habersiz ortadan yok olduktan sonra bir gecelik bir ilişki yaşamak için gene yaşlı bir adam tercih ediyor. Bir, bir baba istiyor olabilir bir sevgiliden çok, iki, yaşlı adamları güvenilir buluyor olabilir, üç ikisi birden ve dört tüm bunlara ek olarak alışkanlıktan. Belki de aradığı ve istediği hala Thomas’tır, kim bilir? Nitekim orkestranın pikolocusu(küçük flüt) Bob bile şaşırıyor Cynthia’nın kendisiyle flört etmesine. Bob’un pikolosu onda kompleks yapmış sanki biraz. Halbuki Cynthia’nın vurmalı, yaylı ve hem caz hem klasikçilerle engin tecrübeleri olmuş zamanında. Bu seferlik bir pikolo neden olmasın? Bob’un sabah kalkar kalkmaz keyifle söylediği Sia’nın Chandelier’inin klasik usül versiyonu ise çok hoştu doğrusu.

image

images-4

images-8

Mozart_104_day_02_3564.NEF

Dizide tatlı tatlı üzerinde durulansa aradaki uçurumlar. En bariziyse yaş farkları ve beraberinde getirdiği mevki farkları ve hayata bakış açıları. Bir diğeri sanatı satın alan zengin kesimle, emekçi müzisyenler. Çellist Cynthia ve pikolocu Bob. Thomas kendisiyle röportaj için gelen programcıya(kendisi aynı zamanda dizinin yaratıcılarından Jason Schwartzman) kameraların nerede olduğunu soruyor. Hepsi çantamda bu bir podcast olacak derken Thomas hayal kırıklığına uğruyor. Thomas teknolojiden bihaber. Bir başka türlü hayal kırıklığını ise röportaj esnasında yaşıyor. Şaşırtıcı şekilde röportajın odak noktası Rodrigo oluyor. Klasik müziğin kalıpları içerisine sığmayan, tartışmalı politik kararları ve halk onayına sunduğu halüsinojenlerle adından söz ettirmeyi başaran değnekli şaman, takım elbiseler içindeki beyaz adamdan daha çok dikkat çekiyor. New York’un sanatsal kültürünün yüreği göçmenlerin getirdiği yeni tecrübelere bağlıdır dediği ’88 yılındaki kendi beyanını hatırlayamıyor Thomas. Üzerinden çok yıllar geçmiş ve o, artık statükocu bir adam olmuş çıkmış bile. Müzisyenlerinse dile getirmekte zorlandıkları, evrensel bir sorunları var ve buna tüm gerçek sanatçıların da pekala da dahil edilebileceği. Bu insanlar müziği para için mi yapıyorlar yoksa para kazanmak için mi müzik yapıyorlar, bir zaman sonra sorgular hale geliyorlar. Kendi kuyruğunu yiyen yılan gibiler ve bu bir kısır döngü, bir paradoks. Zira yönetim hastalık ödeneklerini %40 azaltmaya ve emeklilik maaşlarını da yarıya indirmeye çalışıyor. Pek de mütevazı olmayan bir malikanede bağış toplanmadan önce varlıklı ev sahibesi Rodrigo’nun kulağını büküyor biraz eğlence olmadan bağış olmayacağına dair. Bir dahi de olsan bir gün ödün vermen gereken şeyler çıkabiliyor karşına. Onların da eski zaman saraydan beslenen yazarlardan ve bestecilerden bir farkları kalmıyor ve Orson Welles’in sarf etmiş olduğu “Hayatım boyunca enerjimin ve yeteneklerimin ancak %2’sini kullanabildim. Geri kalan %98’i küçük insanlarla itişmekle geçti.” söz öbeğinin içerisinde geçen ilk yüzdenin daha çok olmasını diliyor insan, elinden gelen bir şey olmadığı zaman, gökyüzüne doğru bakarken yada benim gibi eğmiş başını yazmaya çalışırken.

images-3

Hailey bocalıyor, saçmalıyor, küçük düşüyor, kahveci güzeli, şoför, kırtasiyeci, sekreter oluyor. Ama yine de bu dünyadaki en önemli şey olan kendini bulma hikayesi onun bir şekilde başarmış olduğunu gösteriyor. Ve ilk sezonun son bölümü herkes için olumlu bitiyor. Hailey Rodrigo’nun ayarlamasıyla ilk performans gecesinde sahne alıyor yanında Betty olmadan ve hem düzgün hem de iyi çalıyor. Cynthia ve orkestradan bir arkadaşı ise erkenden açılış gecesine geldiklerinde ne yapacaklarını bilmez haldeler, çünkü uzun zamandır, ilk defa Thomas’sız sahne alacaklar ve nasıl olacağını onlar da kestiremiyor gibiler. Bir kez daha anlıyoruz ki aslında kalıpları yıkmak mümkün, adetleri ve alışkanlıkları değiştirmek de. Ama öyle kolay kolay olmuyor her şey. Yılların alışkanlığını yok etmek ve bir yerde yeniden başlayarak tutunmak, kimyaların tutması, dokuların uyuşması çok zor ve Rodrigo’nun çok güç bir işin üstesinden geldiğini görüyoruz. Bu dizinin ana temalarından birisi ve en önemlisi bu: Tutunmak ve tutulmak. Bir boşluğu doldurmak ve kendi tarzını ortaya koyarak bunu yapabilmek. Rodrigo bağış gecesine katıldığı gün bir kaçış olarak belki de Beyaz At’ı ve Alice’i görüyor. Alice’le oturup sohbet ediyor. Kütüphanede ise ilham peşindeyken Mozart’la konuşuyor. “En şanslı kişiler, en küstah olanlardır, hiç kimsenin ne yergisine ne de övgüsüne değer veririm.” diyen Mozart’ın sözleri, kendi kafasındaki düşünceler aslında. Yolunu bulmaya, kendi kendine yol açmaya, bir çözüm bulmaya çalışan tek ses kendi iç sesi. “Ben senin yaşındayken ölüydüm.” diyor Mozart uzaktan seslenirken. Bu doğru işte. “Daha dün annemizin kollarında yaşarken”in de bestecisi sadece otuz beş yaşında iken hayata gözlerini yummuştur. İlk bestesini beş yaşında yaptığı düşünülürse yeterince yaşamıştır. “Tüm dünya bir sahnedir.” diyen Thomas’sa bir çeşit metamorfoz geçirdiği Küba seyahatinden sonra başarılı geçen açılış gecesinin ardından Cynthia’nın övgü dolu sözleri karşısında “Bunu senin söylemen benim için geri kalan herkesten daha fazla şey ifade ediyor ve geri kalan bütün adamlar ve kadınlar yalnızca birer oyuncuydu.” sözleriyle önemsenilen ve sevilen olmanın karşılığında önemsediğin ve sevdiğin bir kişiden duyabileceğin en güzel sözlerden birini sarf ediyor Cynthia’ya. Dünyanın Bütün Sabahları’ndaki “Müziği kimin için yaparız?” sorusunu getiriyor akıllara.

images-6

images-7

image

BAZAROV vs SHERLOCK

“Beni unutacaksınız. Bir ölü, yaşayan birine arkadaş olamaz.” Babalar ve Oğullar

150px-Otsy1880[1]

Pekala da olur. Bir roman okursunuz, bir film izlersiniz ve karakterlerin arasından birini kendinize usta, arkadaş, dost, aşık olarak seçersiniz.. Kanınıza girer, sizinle yaşamaya başlar. Süresi size kalmıştır bundan sonra, ilişkinizin derinliğine ve beyninizde harcadığınız mesaiye bağlı olarak.

Umberto Eco, “Genç Bir Romancının İtirafları”nda; “Sevdiğimiz birinin öldüğünü gördüğümü gündüz düşünden uyandığımızda hayal ettiğimiz şeyin yalan olduğunu anlarız, “sevdiğim kişi hayatta ve sağlıklı” savını doğru kabul ederiz. Tersine, hayali sanrı sona erdiğinde -yani Paul Valery’nin “rüzgar şiddetleniyor, yaşamaya çalışmalıyız” diye yazdığı gibi, kendimiz birer kurmaca karektermişiz gibi davranmaktan vazgeçtiğimizde- Anna Karenina’nın intihar ettiğini, Oedipus’un babasını öldürdüğünü, Sherlock Holmes’un Baker Sokağı’nda oturduğunu doğru kabul etmeyi sürdürürüz.” der ve devam eder: “Bunun çok tuhaf bir tavır olduğunu itiraf ediyorum, ama sık sık olur. Gözyaşlarımızı akıttıktan sonra Tolstoy’un kitabını kapatır, şimdiye döneriz. Ama Anna Karenina’nın intihar ettiğine inanır, Heathcliff’le evlendiğini söyleyen biri çıkarsa onun aklını kaçırmış olduğunu düşünürüz. Değişken varlıklar olan bu sadık hayat arkadaşlarımız asla değişmezler ve sonsuza kadar kendi eylemlerinin sahibi olarak kalırlar. Eylemleri değiştirilemez olduğundan, onların bazı niteliklere sahip olduklarının ve belli bir tarzda davrandıklarının doğru olduğunu her zaman ileri sürebiliriz. Clark Kent Süperman’dir ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır.”

—-.—-

Bazarov’un içine doğmuş olduğu roman olan “Babalar ve Oğullar” 1859 yılında Turgenyev tarafından kaleme alınmaya başlanmış ve üç yıl sonra yani 1862 yılında piyasaya sürülmüştür. Nihilizm konusunun işlendiği ilk roman olma özelliği taşımaktadır; nihilist bir roman değildir, içerisinde nihilist bir karakter barındırır. 1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiler. Roman, zamanının çoğu yazarı gibi çok sarih yazılmış, hiçbir şey okurun sezgilerine bırakılmamıştır. Bir şeyi akla düşürdükten sonra, sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklamaya girişir Turgenyev. 1859 yılının mayıs ayında, Arkadi ve arkadaşı Bazarov babasının ve amcasının olduğu çiftliğe gelirler. Baba Kirsanov, oğlu Arkadi yokken, Feniçka adında bir köylü kızıyla yaşamaya baş­lamıştır. Kardeşi Pavel Pavloviç, muhafazakâr bir kişi olduğundan ağa­beyinin alt sınıftan biriyle evlenmesine karşı çıkmıştır. Bu yüz­den Nikolai, Feniçka ile metres hayatı yaşamaktadır. Nikolai, çevresine göre daha serbest görüşlü, kuralları önemsemeyen biridir. Bu yüzden, tüm kölelerini azat etmiştir. Geleneklere bağlı Pavel’le, nihilist Bazarov arasında sert tartışmalar yaşanır. Arkadi ise dostunun yeni-bulunmuş bilgeliğine erişme gayretinde olup, tamamiyle onun etkisi altındadır. Pavel, Feniçka’yı yani Kirsanov’un metresini kameriyede Bazarov’la öpüşürken görünce düelloya davet eder. Nihilist Bazarov ise bir başkasına karşılıksız aşık olur; kendisine karşı aynı hisleri beslemeyen, zengin, duygusuz ama serbest fikirli Anna Sergeyevna Odintsova’ya. Anne babasının taşradaki evine sığınıp çalışmalar yaparken tifüse yakalanır ve ölür. Arkasından anne babası dışında ağlayanının olduğunu ne yazık ki göremeyiz, neticede herkes kendi hayatına devam etmektedir. Ve Bazarov’un Arkadi’den ayrılırkenki öngörüsü doğru çıkmış olur böylelikle: “Bütün bütün ayrılıyoruz, bunu sen de biliyorsun.”

Bazarov’un Künyesi:

40231069[1]

Adı: Yevgeniy Vasilyiç Bazarov

Memleketi: Rusya

Gerçek Babası: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Baba adı: Nikolay Petroviç Kirsanov (emekli askeri doktor)

Anne adı: Arina Vlasyevna (ev hanımı)

Kardeşleri: Tek çocuk

Mesleği: Nihilist(Arkadi’nin kendisini tanıştırırken ifade ettiği üzere) ve Tıp fakültesine girmek için çalışan fen bilimleri öğrencisi aynı zamanda.

Doğum yeri ve yılı: Yirmilerini geçmiş. Burcunu bilemiyoruz. Hiçbir şeye inanmazken, aşkın kör kuyularına düştüğü göz önüne alındığında değişken ve dengesiz ruh hali ve seksist bir bakış açısı varken bir anda aşk kelebeği kesilip, duygularını ayan beyan ortaya döküşünden balık burcu olabileceğini düşünmekteyiz. Öte yandan dengesiz ve kibirli bir terazi de olabilir. Evcimen bir yengeç de. Parası tatlı bir akrep de. Neden evcimen; çünkü evden en çok uzaklaşıp gerisin geri döndüğü mesafe veranda ve kameriye arası, neden parası tatlı; üste başa para vermediğinden ve kitap boyunca bir kuruş para harcamayıp, zengin dula abayı yakışından(Rus edebiyatı üzerine ciddi bir takım yorumlar beklerken, farz edin ki Kelebek’in astroloji sayfasını açtınız ve gelecek hakkında bilgi verdiklerini söyleyen astrologlara inat Einstein çıkıyor karşınıza ve “yıldızlara bakarken aslında geleceğe değil, geçmişe bakıyor olursun.” diyor ama sizler o astroloji palavralarını okumaya devam edeceksiniz gelecekte de ve geçmişinizi geleceğinizmiş gibi yutturacaklar size) ve neden kibirli; çünkü nihilist ya da neden nihilist; çünkü kibirli ve aşırı gururlu.

En belirgin aksesuarı: Mikroskop

En sevdiği hayvan: Kurbağalar

En sevdiği insan: Anna Sergeyevna Odintsova

Düşmanları: Barışana dek Pavel Petroviç ve bizatihi kendisi

En yakın arkadaşı: Kendisine büyük bir sevgi duyan ve ona gıpta eden ezik bir karakter olan Arkadi.

Adresi: Arkadaşının ailesinin çiftliği ve ailesinin evi.

Doğduğu Yer: Babaevi

Öldüğü Yer: Babaevi

Yasını tutmakta olanlar: Sadece anne ve babası. Kısa süreliğine de okuyucu.

Katili: Turgenyev’dir. Bazarov’u dünya aleme nihilist olarak tanıtmış, sonra da yazgının kör buyruğuyla öldürmüştür. Kitabın sonsözünde de yazgı her şeyi, herkesi, hatta kitaptan taştığı gibi bizi bile ele geçirir.

Somut Ölüm Nedeni: Yakalandığı tifüs sonucu azar azar ölmek.

İnancı: Nihilist(Hiçbir şeye, hiç kimseye inanmamak demek, ne kurtarıcı beklerler ne kurtarılmayı, hiçbir otorite önünde eğilmezler, hiçbir prensibe inanmazlar, doğudan gelen de batıdan yükselen de birdir; bir dönem Sartre’da da vardı bu haller, Castor bozdu onu da).

Tanınmış nihilistler: Mersault, Raskolnikov, Ivan Karamazov(nam-ı diğer havaleli), Zerdüşt, Lao Tzu, Sean Penn(Maddy’den sonra bir süre karavanda yaşamıştı saçı başı dağıtıp), yakın birkaç arkadaşım.

Unutulmaz Sözü: “Bol bol çocuk yap. Daha iyi bir çağda dünyaya geldikleri için hepsi akıllı olur, senin benim gibi değil.” ==>Arkadi’ye söylemiştir.

Sherlock’un Künyesi:

Sherlock-PA[1]

Adı: Sherlock Holmes

Memleketi: Birleşik Krallık

Doğum Yeri / Yılı: Londra / 06.01.1854 (keçi burcu)

Baba Adı: Sir Arthur Ignatius Conan Doyle (doktor)

Kardeşleri: Bir ağbisi var; Mycroft (Microsoft değil)

Mesleği: Özel Dedektif

En Belirgin Aksesuarları: Mikroskop, Pipo, Asa

Hobileri: Keman çalmak, morfin yapmak, acıklı acıklı Watson’a bakmak

En Sevdiği Hayvan: Baskerville’lerin köpeği

En Sevdiği İnsan: Dr. John Watson

En Büyük Aşkı: Dr. John Watson

En Yakın Dostu: Dr. John Watson

En çok hırpaladığı insan: Dr. John Watson

Düşmanları: Liste uzun. “I will burn you.”= “Seni yakacağım.” diyen James Moriarty ve Hannibal’in büyük ağbisi ve Lumosity’nin kurucusu Charles Magnussen en bilinenleri.

İkameti: 221B Baker Street/ Londra, second floor

İnancı: Ateist, Tümdengelimci

Bilinen Hastalıkları: Asperger

Kendinden sonra gelen kriminal vakalarda suç mahallerinde vesilesiyle en fazla tekrarlanan sözü: “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.” Benim şu an kendimi koyduğum yer gibi.

Gelelim Umberto Eco’nun yukarıdaki sözlerine istinaden benim hangi Sherlock’u düşünerek Bazarov karakteriyle bir çeşit kıyaslamaya gittiğime; kitaptaki Sherlock mu yoksa 21. yy Londra’sında, Afganistan Savaşı’ndan-savaş yanlış kelime, ortada bir savaş değil saldırı var çünkü-yeni dönmüş Dr. John Watson’la oluşturdukları izleyiciye inceden inceye ama çok şık bir üslupla hissettirtilmeye çalışılan üzeri örtük ama doktorun ısrarla reddettiği ve fakat  hiç rahatsızlık duymadan sürdürebildiği aynı evde kendisine aşık bir adamla yaşamanın cüretkarlığını bizlere parmak ısırtacak bir gıptayla seyretmemize vesile olan diziye mi? Elbette ki ikincisi. Peki bu ikincisi hangisi? Sherlock Holmes mu, yoksa Holmes’u oynayan Benedict Cumberbatch mı? İşte orada işler biraz karışıyor sanıyorum ben hem elbiseyi taşıyan askıyı, hem elbisenin kendisini beğeniyorum ve bu aklımı korumama yardım ediyor. Kısmen. Ama yine de ikinci sezonun finalinde binanın tepesinden kendisini kuğu ve kuş karışımı bir nezaketle boşluğa bırakan Holmes’un ardından yüksek sesle “Ölmesinnn!” diyebiliyorum herkes içinde. Kırk tane bahane buluyorlar bana”Sen sevmezsin gökgözlü.” ya da “Fasulye sırığı gibi bir şey, nesini beğenmişim?” gibi. Bense kendilerini bulursam neler yapabileceklerimi gözden geçiriyorum tilki tilki. Ol dese Dr. Watson bile olabilirim, sorun yok. Ben deli miyim? Tam değil, aksi takdirde kendimi Sherlock’un yerine koyardım. Ama ben bizzat kendisini istediğimden hobbit olmayı kabul edebiliyorum. Sherlock, Benedict, askı, her neyse.. Ağzına geleni kuldan esirgemeyen,  kadınlara has o tatlı bakışa sahip, duygusal zekası hayli düşük, ailesiyle sorunlu, sosyopat, aseksüel, tümdengelimci, septik, yarı çatlak, latent gay.. ama ama belki ben de bir Molly Hooper’ımdır ve sen de tam benim tipimsindir, Sherlock. Olmasını istediğim.. Nazik, kibar, öngörülemez, korumacı, şefkatli, maceracı ruhlu, yaratıcı, sevimli, atak, zeki, tatlı deli, güzel bakan, güzel görünen, sevimli, sınırsız..

Cumberbatch ne anlama gelmekte acaba? Benedict çok soylu bir isim sanki. Topuklu giymem gerekecek. Ses tonu şiir gibi. Londra çok yağmurlu. Merkezde oturacağız, metroya da yakınız. Kapının önünden taksi var. Aksanımı kuvvetlendirmem gerek. Vizemi uzatmalıyım. Melez çocuklar daha güzel oluyorlar.  Diet yapmam gerek. Sadece Sherlock, Sherlock’tur. Bu isimde tanıdığım başka bir İngiliz ve  Sherlock yok. Robert Downey’in de adı buydu sanki. “Benedict, Sherlock’sa, Robert’ da Sherlock’sa; o zaman Benedict Robert’dır ve  bu tümdengelimci nihai sonuca bakıldığında ben çok şanslı oluyorum. Çünkü iki Sherlock sahibiyim bundan sonra. Sherlock’un kendisini de hesaba katarsak, üç.(Tanrım mantık Tanrım mantık, indir-yağdır-gönder, beynimin içinde Sherlock’lar geziyor sanki).

A woman, the woman..

TV Sherlock 4

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑