AMASYA

“Haydi… Sen şimdi su olduğunu düşün ve kendini, su gibi hisset. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı. Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa… Su gibi, küçük bir bardağın içine sığdır ki kendini, insanların damarlarına girebilmeyi öğren, Yaşam ver, vazgeçilmez ol…”                                   Mevlana   20140411_145439 AMASYA’YA HAZIRLIK: Saat sabahın körü ve ben fena halde erkenciyim. Yedi otobüsüne binmeden önce biletimi almak üzere firmanın önüne geliyorum ve girmemle çıkmam bir oluyor. Neden mi? Dokuza kadar Samsun’a arabaları yok. Ama dün vardı. Sabahsa yok. Çaresiz söylene söylene Sinop Birlik’e giriyorum. Onların otobüslerinin kalkış saatinin yedi buçuk olduğunu öğreniyorum. Servis yarım saat önce ve daha dükkanlar açılmaz, insanlar yola çıkmazdan önce ben bir acentenin içinde emeklilik için gününün dolmasını bekleyen yaklaşık 25 yıllık otogar ve şimdi şehir içi acente sorumlusu Ahmet Bey’le konuşuyorum. Konumuz başka iller ve Sinop. “Sinop dışında İzmir’de yaşamak isterdim en çok.” diyor. Alsancak’ı çok beğenmiş ve Karşıyaka’yı. “Konak’da güzel.” diyor. Oradan Konya’ya geçiyor. Orada çok iyi ağırlandığından bahsediyor. “Turistlerin en çok tercih ettiği yerlerden biri Amasra’dır.” diyor. Yirmi beş yıllık tecrübe konuşuyor. İçime de kurt düşmüyor değil. Ben şimdi Amasya’ya gidiyorum ama Amasra daha güzel ve ilham verici olabilir mi acaba diye düşündürtüyor. Her neyse biz konumuza dönelim, “Ankara derli toplu ama deniz yok ki.” diyor. Epey bir şehrin üzerinden koşar adım geçiyoruz. Bizi durduran tek gözlü bir adam oluyor. Balıkçıymış. Neden bir gözünün olmadığını soruyorum. “Hiç sormadım bunca yıl tanırım.” diyor. Kısaca iyi niyetinden, yüzüne vururum endişesiyle hiç sormamış. Herhalde hiç merak etmemiş de. Böyle bir Ahmet Bey’le konuştuktan sonra düşüyorum yola. O an içime bir kurt daha düşüyor. Bundan sonra seçtiğim hiçbir güzergah ve o güzergahlardaki insanlar Sinop insanına benzemeyebilir ve bende hayal kırıklığı yaratabilir. Bindiğim otobüsün muavini buranın yerlisi. Samsun’dan Trabzon’a geçsem yolum kısalacak ama yumuşak bir geçiş istiyorum, henüz Trabzon için hazır değilim. Kendisine soruyorum bende, hangi ili seçsem diye. Yakınmış uzakmış yollara alışık olduğundan önemsemiyor bile. Amasya güzel diyor. Trabzon’lularla geçim zor diyor. Canım söz dinlemek istiyor. Samsun’da iner inmez soluğu gençten bir çocuğun yol göstermesiyle, Amasya’ya giden minik bir dolmuşta alıyorum. Unuttuğum bir güzergahtan bir kadın biniyor. Hizamdaki ikili koltukta oturuyor konuşmaya koyuluyor. Evlenmiş, ayrılmış, iki de çocuk yapmış. Şimdiki aklı olsaymış önceden boşanırmış sorumsuz kocasından. “Ne çekmişim, boşuna çekmişim.” diyor. “Memleket kadın cinayetleriyle nam salacak nerdeyse, senin koca nasıl kabul etti boşanmayı?” diyorum. On üç buçuk yaşındaymış evlendiğinde, koca da yakındır herhalde, adam da sıkılmış olacak ki olaysız boşanmışlar. Oğlu on yedi yaşında ve annesiyle kaldığından babası çekiniyormuş. Aileler evlendirmiş, çocuklar evlenmiş. Kızım on sekiz yaşında, konu komşunun evde kaldı senin kız demesine aldırmıyormuş. “Ben evlendim de ne oldu ki?” diyor. Ben hiç bilmiyorum. Yol boyunca karşılaştığım kadınların kocaya varma yaşı taş çatlasın on altıyken, ne diyebilirim ki? Nasıl geçindiğine gelince yevmiye usulü, günlük 28 liraya tarlada çalışıyormuş. “Ellerini uzat!” diyorum. Çekinerek uzatıyor. “Nasırın yok.” diyorum ama o ellerle ne tutsa kopartır gibi geliyor. Güçlü elleri, dolgun parmakları ve dayanıklı kolları var. Ekleştirdiği paralarla evini yapıyormuş tekrar. “Duvarlarını örmüyorsun ya.” diyorum. “Kendi evimi kendim yapıyorum ki.” diyor. Mat oluyorum. Çatısına başlayacakmış yakında. Yapar. Anadolu kadını böyledir hakikaten, yapar. Ben de ahmakça sorularım ve bir karış açık ağzımla bakar dururum böyle. AMASYA: Sinop’tan sonra havanın ısındığını minik dolmuşun içerisindeki çıkartılan ceketlerden, vedalaşılan yeleklerden fark ediyorum. Bunaltıcı bir hava var ve bir elin içerisindeki kıpkırmızı elma karşılıyor sizi şehre gelir gelmez. Kendi evini kendi yapan kadınla yollarımız burada ayrılıyor. Gökyüzü bir başka mavi, dağlarca çepeçevre sarılmış Şehzadeler Şehri’nin. Bulutlarsa birer fon sanki. Yeşilırmak usul usul akarken Yalıboyu Evleri “eliböğründe”lerle desteklenerek dışa taşırılmış vaziyette şehre bir yandan tarihi bir boyut katarken, diğer yandan estetik bir hava veriyor. Şehrin genel havasına bakıldığında ise ne tam bir Karadeniz kentindeyim, ne de tipik bir Anadolu şehri burası. Dağlar rüzgarı kesiyor ve gündüz yaprak kımıldamıyor. Akşam oldu muydu da bir esinti başlıyor ama üşütmüyor. Yazları çok sıcak olmadığı söylense de pek emin olamıyorum. Kaş’a benziyor sanki. Esintiyi engelleyen dağlar var ve Akdeniz’in yerini Yeşilırmak almış burada. Şehrin turistik ve yerlisinin serbest dolaşım alanları var ve köprüler dolayısıyla Yeşilırmak bu ayrımı belirginleştiriyor. Turistik otellerin olduğu aynı zamanda Kralkaya Mezarlarını’da barındıran tarafta yerli yabancı turistler ve tezgahlarda hediyelik eşya satan çoğu kadın olan satıcılar var ve sizi hiç telaşlandırmıyorlar. Ama köprünün öte tarafında tam bir Anadolu erkeği profili var ki, gençleri güruh diyebileceğim gruplar halinde geziyor ve sözlü sataşmalara eğilimleri var bariz bir şekilde. Müze, manzara umurlarında değil, tuhaf eğlence anlayışları ve yaşlarının verdiği umarsızlıkla her şeyi ve herkesi birer eğlence objesi olarak görebildikleri gibi saatler biraz geçse muhatap aldığınız gruplarla tatsız bir dialog içine girebileceğiniz duygusuna kapılıyorsunuz. 20140411_143056 İlk durağım “Kralkaya Mezarlıkları” oluyor. Dizlerinizi titretiyor tırmanış. Bir de inişi var daha güç olan. Zamanında hapishane ve cezalandırma merkezi olarak da kullanılmış ve güzergahımın güzide durakları oluyor türlü çeşitli hapishaneler. Bir de inişi var derken, başımın döndüğü bir anda kırmızı bir tişört giymiş bir beyden yardım istiyorum ingilizce. İkimizden başka da kimse yok etrafta. Can havliyle soruyorum panikten(beraberinde türkçe meali): -“Do you speak English?” => İngilizce bilir misin? -“Yes.” => Evet. -“Where are you from?” => Memleket? -“Thailand.” => Tayland. -“Is there a good view from there? Because I’m in a bad mood and I can’t get there anymore and also I can’t return back, I can’t move on, either. A bit vertigo came. This sometimes happens to me. Ahaha.” => S.O.S. -“Are you a local people?” => Buranın yerlisi misin? -“Yes but not from here, from İstanbul.” => Aslen İstanbul’luyum. -“O.k.” => Tamam. -“O.k.?” => Tamam? -“Fine, it is. Come and repeat after me. Very easy. Very easy.” => Ala. Yürü ve tekrarla, çok kolay çok kolay. -“Very easy, very easy, ya!”=> Gözün çıksın! Bir elini bile vermedi kırmızı tişörtlü bir hayli kırıtan arkadaş. Beni beklemedi bile. Ama sonra ben kendisini meydandaki yaşlı ve lokal amcaların oturduğu yerdeki sandalyelerden birinden kırıtarak kalkarken gördüm. Amasya’da monotonluktan sıkıl sıkıl oturan ahali için efsane bir sohbet konusu olmak çok daha cazip gelmiş olsa gerek kendisine. Hiç ingilizce bilmeyen adamlarla ne konuştu, ne anlattı onlara, nasıl anlaştılar bir bilinmez olarak kaldı benim için. Bana bir serçe parmağını bile çok görmüşken ve tacını almaya giden bir güzellik kraliçesi edasıyla yürürken.. SABUNCUOĞLU ŞEREFEDDİN TIP VE CERRAHİ MÜZESİ: 20140411_151516   20140411_151627 Bana indirimli bilet kesen Mehmet Bey’in rehberliğinde gezdiğim müze çok daha fazla anlam kazandı benim için. Bir sürü bilgi sahibi oldum sayesinde. Es geçebileceğim her bir ayrıntı, titizlikle ve sabırla aktarıldı. Hem babası hem de dedesi hekimbaşlık yapmış ünlü hekim, hiç evlenmemiş ve Amasya doğumlu. Buradaki bimarhanede çalışmış on dört yıl boyunca ve bu da benim gezdiğim üçüncü darüşşifa olmakta. İlki Kayseri Merkez’deki Gevher Nesibe Darüşşifa’sı, ikincisi Sivas Divriği’deki Divriği Darüşşifası’ydı. Tek farkla burada müzikle yapılan terapinin baş mimarları cansız mankenlerle konserdeymişçesine karşınızdalar ve Sabuncuoğlu’nun dişçilik, ortopedi, üroloji, kadın doğum gibi alanlarda kullandığı yaklaşık 228 farklı alet bölüm bölüm sergilenmekteler camekanların içerisinde panzehir ve narkozun mucidine ithafen, saygıyla. Sanıyorum en sevimsizi kadın doğum bölümündeki aletler idi. Kerpetenler vardı sanki. Bu dünyaya çocuk getirmeye karar verirsem biri beni vursun yahut başıma külünk insin. 20140411_151058 Amasya aynı zamanda bir müzeler şehri. Özel Şehzadeler Müzesi, Ferhat ile Şirin Aşıklar Müzesi, Maket Amasya Müzesi, içerisinde 14. yy’a ait İlhanlı dönemine ait erkek, kadın ve çocuklara ait mumyalar ve Hititlerden günümüze kalan tek tanrı heykeli olduğu için literatüre de girmiş olan “Hitit Fırtına Tanrısı: Teşup” heykelciğini de barındıran Amasya Müzesi var şehrin sınırları içerisinde. Ayrıca çıkartılan küp ve çömlek mezarların içine ruh deliklerinin açıldığı gözlemlenmiş. Bu da öldükten sonra yeniden dirilme inancı olduğunu göstermektedir. Bir zamanlar insan olan bu mumya ve kemikler de bedenin kifayetsizliğini hatırlatıyor insana.  Derisi sapır sapır dökülmüş mumyanın gözler önüne serilmiş kaburga kemikleri Afrika’ da aslan sürüsü tarafından yenmiş, çoktan öğütülmüş bizondan geriye kalanları anımsatsa da, tek gözüyle ben de insandım bir zamanlar der gibi bakıyor ve dudaklarında korkunç bir şeyler donmuş sanki zamanında.   20140411_160505   20140411_160013   Ferhat ile Şirin bu topraklarda yaşamış. Amasya Sultanı’nın kızkardeşiyle(zengin kız), nakkaş Ferhat(fakir ama gururlu genç) aşk için bahane aramaksızın aşka düşüvermişler bu topraklarda. Şirin’in ablası olan Mehmene Banu ise gizliden daha çok sevmiş Ferhat’ı ve kendine istemiş. Engeller koymuş Ferhat’ın aşkıyla Ferhat arasına. Ve bir külünk girivermiş Ferhat’la aşkı arasına ama aynı külünk küllerinden bir efsane doğurmuş yöre halkının dilinden günümüze dek ulaşan. Ama bu da bir efsane sonuçta ve her efsane gibi yoruma açık olup, menşeisine bakıldığında bir İran halk öyküsü olan Hüsrev-ü Şirin’den konusunu almış bir halk oyunudur esasında. Çeşitli yorumlarla günümüze kadar gelmiş, ülkeden ülkeye, yorumcudan yorumcuya farklılıklar göstermiş, Nazım Hikmet tarafından da bir tiyatro oyunu olarak uyarlanmış ve Devlet Tiyatrolarınca sahnelenmiştir defalarca. Size saymış olduğum müzelerden sadece Ferhat ile Şirin şehrin biraz dışında. Onun dışında tarihi ve turistik her yer yürüyüş mesafesinde. Şehrin içinde sorarak bulduğum tek müze ise Amasya Müzesi oldu. Onu da şu bizim Taylant’lıdan feyz alarak, birbirine tıpatıp benzeyen ucu tostoparlak, gerisi patates burunlu, kasketli, muhakkak bıyıklı, siyah ceket pantolon içine beyaz gömlek altına siyah makosen ayakkabı giymiş lokal insanlara sordum. Çok da canayakın buldum kendilerini. Taylant’lı işini bilirmiş, bir yeri oranın yerlisine sormak gerekmiş ama lokal olmayanına el vermemesi affedilir gibi değildi. Sanıyorum bana biraz koymuş. Nihayetinde Strabon’un memleketindeyim. Bir filozof, tarihçi ve coğrafyacı. Dünyanın en önemli bilim adamlarından ve en eski hekimlerinden Sabuncuoğlu bu topraklarda doğmuş, kendini yetiştirmiş. Osmanlı döneminde çok fazla önemsenmiş burası, yükseliş döneminde tahta geçmiş bütün padişahlar burada Sancakbeyliği(Valilik) yapmışlar. Gündüz bıraksa gece göz göz olmuş Kralkaya Mezarlarıyla geçmişe göz kırpıyor her daim.  Benimse şimdiye kadar gördüğüm en sinematografik şehir olmuştur Amasya. 20140411_145449 20140411_143254   20140411_141531   20140411_142257 20140411_142306

SİNOP

GİRİŞİ OLAN, ÇIKIŞI OLMAYAN ŞEHİR:

20140410_161545

İlkbaharı geç gelen, sonbaharının ise sakinlerince pek bir nazlı geldiği söylenen şehirdeyim. Kuzeyin en uzak ucu burası ve ben her zamanki gibi bir şehre daha mevsiminden önce geliyorum. Böylesi işime geliyor çünkü. Şehrin kıymetlisi oluyorum çünkü. Şehir bana kalıyor çünkü. Bende sakinlikte sakin sakin geziyorum. Yola çıkmadan babamın memleketi-dolayısıyla kendi memleketi de oluyor-diyen kişiye buradan sesleniyorum. Burası çok çok çok güzel bir memleket. Gördün mü bak, beni hiç şaşırtmadı bir Si’li şehri daha sevdim Sivas’tan sonra. İnsanları sakin, rahat ve huzurlu. Merkezine geldiğinizde benim gibi ilk yapacağınız Aşıklar Caddesi’nde kordon boyundaymışçasına bir aşağı bir yukarı yürümek ise insanların birbiriyle hiç durmadan selamlaştığını ve sağlıklı yaşam için ha gayret üstlerinde eşofman yürüyüş yaptıklarına şahit olacaksınız. Ve ertesi gün aynı yerde yürüdüğünüzde aynı simalarla karşılaşacaksınız. Hepsi emekli yürüyüşçüler sanmayın. Gençler de bir aşağı bir yukarı bu yolları katedip duruyorlar. Yüzünüz denize dönükken sol tarafa doğru yürüdüğünüzde meşhur Paşa Tabyaları var ve fakat zamansız gelmenin bir dezavantajı olarak daha kapalılar. Kafelerin ve balıkçı lokantalarının olduğu tarafa doğru yürümek en iyisi. Bir sürü keyifli mekan var ve ara sokaklarıyla bana Anadolu Kavağı’nı anımsatıyor. Midye tava, midye dolma, bol bol hamsi. Belki bir duble..

Bir de şehrin hemen göbeğindeki kalesi var ve manzaraya karşı bir de kafe barındırıyor bünyesinde. Her yer keyifli burada. Sorun yok, yaratan da yok. İlk gün arkadan babama benzettiğim bir adamla konuşurken bana burada gece on ikide bir başına sokağa çık, ne laf atan olur ne karışan demişti. Ege gibi bir yer burada her yer. Yalnız köyleri terk edilmiş. İnsanlar hamallıktan daha çok kazanıyor topraktansa demişti Yaşar Bey. Köylüsü göçmüş başka taraflara.

image

image

SİNOP CEZAEVİ:

İnsanın içine işleyen bir soğuğu var Sinop’un. Yanaklarım hep soğuk geziyorum. Ellerim ısınmıyor bir türlü. Üç tarafı Karadeniz’le çevrili Sinop Cezaevi’nde yatmış olanların soğukla imtihanlarını düşünüyorum. Denizden gelen esinti ve dev dalgaların ve yol açtığı rutubetin nazik bir bünyede hiç nazik olmayan izler bırakmış olabileceğini düşünüyorum Sinop Cezaevi’ne gelir gelmez. Kale duvarlarının içerisine gizlenmiş geniş bir alana yayılmış bir dönem Anadolu’nun Alkatraz’ı olarak anılan ve bünyesinde tarihi şahsiyetleri barındırmış yaklaşık 4000 yıl öncesinden bir yerdeyim ve sanki bir saray geziyormuşçasına üzerinde “Gezi Güzergahı” yazan okları takip ederek Zindan, Çocuk Islahevi ve kısım kısım cezaevinin açık olan her bölümünden bir bir geçiyorum. Yılmaz Güney’in “Duvar” filmi geliyor aklıma çocuk suçluların kaldığı bölümü gezerken. Bir ufak lavabo, bir adet heladan ibaret her bir bölümde yer alanlar. Hela ya.. İnsanın tuvalet diyesi gelmiyor minicik ayak yollarını görünce. Evliya Çelebi’nin burayı tasvir ederkenki abartılı üslubu ve Güney’in filmindeki çıkışsızlık ve onca sıkıntı ve acı bir yana, gözetleme kulesinin altındaki tomurcuklanmış ağaçlar bir yana savurtuyor insanı. Görüş günlerinde tel örgülerin ardından hap kadar bölümlerde sevdiğini, babasını, gardaşını görmeye gelen görüş günü insanları ne kadar canlıysa, mahkum olarak gözümün önünde kanlı katiller, azılı ve korkutucu suçlular yok. Burası solcuların kalesi olduğundan mıdır, Sabahattin Ali’nin nazik üslubundan ve kibar hatlarından mıdır nafile göremiyorum 40 beygir gücündeki, pala bıyıklı, dev gibi parmakları olan adamları. Nazik beyinlerden korkan hantal kafaları görebiliyorum ama. Alkatraz Kuşçusu, Kelebek, Babam İçin, Açlık, yığınla korsanlı film, Dumas’nın Monte Cristo Kontu ve toprak didikleyen karakteri yerini duvarlara sevgi sözcükleri yazan liseli aşıklara bırakmış çoktan. Hepsi bir şair olmuş, ellerinde sprey boya sevgi sözcükleri yazmışlar. Kimisi takdir edilecek kadar başarılı hatta. Samsun’dan bir grup talebe ve onları zaptetmeye çalışmaktan çılgına dönmüş, neredeyse heder olmuş hocalarının çilesine şahit oluyorum. İsa’nın Çilesi’nin kısa süreli olanından yaşadığı azap. Rehber de olabilirdi kendisi ama o kadar çılgınlığa soru sormaya korkuyorum. Liseliler mi ne yapıyordu? O yaşlarda ne yapılırsa onu. Pervasız pervasız dolaşıyorlardı gülüşerek, akıllarına estiği gibi.

image

20140410_102814

20140410_102730

image

image

image

image

image

image

image

image

image

Hiç nedensiz şarkılar dolanıyor bazen insanların diline, benimki de o hesap. “Ankara’nın taşına bak”ı söylüyorum. Neden hiç bilemiyorum. Hüzünlü bir marş gibi tekrar tekrar başa sarıyorum zihnimde, bir daha söylüyorum ama hep aynı nakaratını. Şimdiyse Sabahattin Ali’nin yatmış olduğu koğuşa doğru merdivenleri tırmanırken ağır ağır, Aldırma Gönül var dilimde. Nasıl aldırmasın bu gönül? Nasıl aldırmaz bir gönül? En güzel şiirini burada yazmış. Demek aldırmış o gönül. Gerçek acı olmadan, yaralayıcı tek bir satır bile çıkmıyormuş demek ki. Günümüzde suni sancı gibi suni acılarda var kısa süreli ve bireyi yaşadığı gerçekliğin sıkıntısından uzaklaştırabiliyor, yapay döllenme ya da yapmacıklık gibi, sıkılan birey hayatına anlam katabilmek için acı icat ediyor kendine, acıyı yaratıyor bir nevi, kendi acısının Tanrı’sı oluyor.

Bir bilinmezin içinde, olanca sıkışmışlığınla tek başına kalakalmış, hayatın sözde bir sürü güzelliğini kaçırırken belki çocuğunun büyümesini, belki yavuklunun elden gitmesini, daha da bir sürü bir sürü şeyi düşünüp ahlanırken, bir sitem gönderirken buluverirsin belki bir anda kendini, sana bunları reva gören yaratılandan ötürü yaradana. Görecek günler var daha derken henüz 25 yaşındadır Sabahattin Ali ve göreceği günler ve geceler toplam16 yılcıkla sınırlıdır. Bir şiirin her mısrasının çok önemli ve değerli olduğunu yerinde daha iyi anlıyor insan. En sevdiğim yazardır, şairdir, adamdır Sabahattin Ali. Devletin de en büyük çirkefi, ayıbıdır.

ALDIRMA GÖNÜL:

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu dertler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül, aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül, aldırma.                          SABAHATTİN ALİ

image

Tel örgülerin ardından dahi olsa denizi görme şansının olmadığı, volta atmaya çıktığında üç tarafın denizle çevrili dahi olsa yüksek duvarlarını aşabilip de görme şansı bulamayacağın bir yer burası. İnsan o zaman tıpkı Ali’nin söylediği gibi yapıyor. Yukarıya çeviriyor gözünü. Pırıl pırıl burada gökyüzü. Bir parça avuntuyla hayata tutunmanın hafifliği sarıyor tüm vücudu.

Suç işlemeye meyilli çocuklarını buraya özellikle Zindan bölümüne getirip, gösteren aileler oluyormuş. Bir zindan ki içeri giresiye hiçbir şey göremiyorsunuz. Bir zindan ki yılan gibi, kertenkele gibi yerde ve duvarda olmak üzere iki sevimsiz zincirden ibaret sunduğu. Ne bir pencere, ne bir delik. Çürümekten başka ne gelir insanın içinden? İnsanı çürütür ancak böyle bir yer.

Bir gün, bir hastane koridorunda yürürken ellerinden bağlı iki tarafı jandarmayla çevrili bir mahkum görmüştüm. Hastanelerin koridorlarındaki pencereler de yüksektedir tıpkı mapushaneler gibi ve uzun boylu adam koridorun ortasında bir yandan yürümeye çalışırken bir yandan parmak uçlarının üzerinde bir avuç gökyüzü görmek için çabalıyordu. Doktorlar hastalıkların gözden anlaşıldığını söylerler. Doktorlar her şeyi bilirler. Yalan. Duyguları bilmezler. Duygular kendilerini açık ediverirler gözlerden. Sıkıntın, üzüntün, gamın, kederin, sevincin, neşen çıkar çoğu kez gözlerinden fışkırarak. O adamın gözlerini bu yüzden hiç unutmam. Bunu anlattığım arkadaşım bana “Oh olsun, kim bilir kimlerin canını yakmıştır?” diye çıkışmıştı. Haklı kendince bunca tecavüzcü, katil varken ve biz kimin kim olduğunu bilmezken ama gene de insanın içi parçalanıyor, kim bilir belki de masumdur diye. Hepimiz içimizde potansiyel birer suçlu taşırken…

Özgürlük güzel şey.

—-.—-

Balatlar Kilisesi çalışmalar nedeniyle kapalı olduğundan etrafında şöyle bir dolaştıktan sonra Seyyid Bilal Türbesi’ne geçiyorum. Harika bir yokuşu var buranın ve hikayesine gelince Ömer Seyfettin’in “Başını Vermeyen Şehid”ini hatırlatıyor. Gelin arabalarını buradan geçirmek adetmiş yörede; geçimli olsunlar ve yuvalarında dirlik olsun diye. Buraya uğradıktan sonra sürdürdükleri 25 yıllık huzurlu evliliklerinin sebebini buradan geçmiş olmalarına bağlamış insanlarla tanıştım. Diyemedim ki, “Mirim, bana burada 50 tur attırsan ben yine bir huzursuzluk yaratırım, o senin kendi güzel meziyetin, sana iç huzurunu veren mütevekkil insan olmandan kaynaklı.”

GERZE:

Ya Ayancık, ya Gerze. Üzerine bahis oynamaya karar veriyorum. İmdadıma yerlisi yetişiyor. Gerze’ye git diyorlar. Söz dinliyorum. Şehir sizin, ben geçiyordum da uğradım. Ne derseniz o olur. Benim için en keyifli anlar bunlar. Dolmuştayım ve şehirle ilgili bir sürü ipe sapa gelmez şeyler soruyorum. Dediğim gibi halk sabırlı ve geçimli ama yinede içlerinden selamet duası ettiklerini düşünüyorum çünkü az sonra uyuya kalıyorum. Gerze’ye giderken yirmi dakikalık bir kaybım var ama ilk on dakika acısını çıkarmıştım. Yan koltuğumdaki kız ben de uyuyakaldım diyor. Çeçe sineklerince ısırılmış olma ihtimalini akla getiriyor şüpheli durum. Herkes dolmuştan indikten sonra şoför beni sahile götürüyor. Sahilde kafelerin olduğu yerde bırakılıyorum. Uzun bir sahili var, pırıl pırıl da denizi. İskele restorana geçiyorum. Hanımlar okey partisine dördüncü arıyorlar. Erkekler dışarıda çaylarını yudumluyorlar. Manzara güzel. Canım tatlı çekiyor. Şekerpareleri varmış mevlüdden kalan. Nasıl lezzetli anlatamam. Utanmasam bir daha isteyeceğim. Kahvemi içiyorum ve çayımı da. Aldığım enerjiyle bir şeyler yapma gücü buluyorum kendimde. Denize açılmak istiyorum diyorum. Kafede oturmakta olan Mehmet Bey’e yönlendiriyorlar beni. Beraber biniyoruz. Deniz durgun ve rengi yemyeşil. Mehmet Bey bana livarlı kayıklardan bahsediyor. İçerisinde ufak bir havuz barındıran tekneler bunlar. Balığa çıktığınızda yakaladıklarınızı deniz suyunda muhafaza edebiliyorsunuz böylelikle. Sistem suyu bir taraftan alıyor, bir taraftan boşaltıyormuş. Tekne sahibi olma fikri kafamda yer ediyor nihayet. Deniz insanı sakinleştiriyormuş. Dalıp dalıp gidiyor insan, nereye gittiğini bilmese de.

image

image

20140410_141117

Sonra ne mi oldu? Onca denize açıldık, o kadar mazot yakıldı, ben yedim içtim, benden para almadılar. Israr edince de gurur meselesi yaptılar. Dönüş yolunda ise yanıma oturan hanımın merakıyla sohbete başlıyoruz. Bana sırrını anlatıyor ama sonradan da ekliyor; öyle kimseyle paylaşabileceğim şeyler değil bunlar diye. “Nasıl anlattım bilmiyorum.” diyor. Bir daha rastlaşma ihtimalimizin olanaksızlığından sanıyorum. Yoksa eşe dosta bile açamıyorum diyor. İnsanlar yaralarıyla yaşıyorlar. Kimseden fayda yok. Hele ölenden hiç. Herkes kendi yerine gidiyor en nihayetinde ve sen hep kendi bireysel trajedinle günleri geçiriyorsun. Günler mi? Onlar geçerler bir şekilde. İnsanoğlu hayatı orada burada geçirip bitirmeye bakıyor. Hepimizin yaptığı bu aslında: “Ömür tüketmek.” Sevdiğimiz yerlerde, sevdiğimiz insanlarla tüketebilsek büyük bir kısmını…

Bende noktalar bırakan şehir. Belki bir gün rastlaşırız, kim bilir? Hamsilos Koyu, Ayancık ve İnceburun bir dahaki gelişime kalsın. Yolumu düşürmek için bir nedenim olsun.

Yazımın en başında yerlisi tarafından bana söylenmişti bu cümle. “Girişi olan, çıkışı olmayan şehir.” Gezi boyunca türlü çeşitli nedenler düşündüm durdum. Biraz cezaevine ithafen gibi geldi önce. Sonra da tayini çıkan memurlarının emekli olduktan sonra buraya  yerleşmelerinden çıkarımlarda bulundum. Evet, yapacak çok bir şey yok burada. Onlarca vitrini,  istihdam sağlanacak fabrikaları, sayısız katlı alışveriş merkezleri de yok. Ama yine de bir ayağım, dur bak gitme diyor ve ben zoraki düşüyorum yollara. En zor bıraktığım şehir oldun Sinop.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑