UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

20180106_124432-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

GİRİŞ :

Yol arkadaşı bulmak, edinmek, anlaşmak, geçinmek, geçimin yol boyunca daim olmasını sağlamak, ayrılırken iyi ayrılmak, kafalarda tereddüt varsa en başından yan çizmek filan öyle kolay, öyle yenilir yutulur cinsten hadiseler olmadığından, benim gibi seçilmiş münzevilik yaşayanlar için, yani kısaca geçimsiz, aklına estiği gibi hareket eden, tur sevmeyen, katılsa da hır çıkartan, lanet, dengesiz, patavatsız, sorunlu, kibirli, egolu, hem kibirli hem egolu, bir anda parlayan bir anda sönen(daha sayayım mı?), yığınlarla uyumsuz, yığınlar kendisinden umutsuz, bencil, başına buyruk, tuhaf davranışlar sergileyen, bazen ne istediğini bilmeyen ya da hep çok şey isteyen, empati kurmaktan aciz, bazen zil zurna sarhoş olmak isteyen, bazen sabaha kadar ışıklar açık kalsın ya da yatağında aniden dikilip şimdi okumak zamanıdır diyen tipler için tek alternatif olan bir başına da gezerim konseptini yaşayan ben ve benim gibiler aslında son derece yumoşuzdur da ama sadece münzevilik başımızdayken, insanlardan uzaktayken. Kalpleri fethetmek, kendini ispat etmek, kim yılışık kim değil, kim aciz ya da korkak, kim değil gibi insanın en zayıf noktalarını görme şansına vakıf olamayacağımızdan ötürü kendimize dönük ve dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı duyarlı hareket ederiz sadece. Tehlike geçtiğindeyse bizden iyisi yoktur. Çünkü insan insanı delirtir ya bazen… Şöyle de söyleyebiliriz mesela,  insanı insan delirtir ya yüzde doksan… Dünyaya karşı bir başına olmanın verdiği özgünlükse seni ayrıcalıklı kıldığı gibi, geçime de zorlar ister istemez. Benim gezilerimdeki yol arkadaşlarım günlük tur aldığım takdirde dişe dokunur birkaç kişi çıkarsa ama en çok da şoförler, bazen de bire bir gezilerimdeki rehberim, götürüldüğüm yerlerdeki halk oluyor genellikle. Yer hakkında, yöre hakkında pratik bir takım fikirler alıyorum kendilerinden kolaylıkla. Bunlar da o yörenin şaşmaz gerçekleri oluyor haliyle. Beraber geçirdiğimiz saatlerden sonra odamda kafamı dinliyorum, ki bu da bir çeşit meditasyon oluyor benim için. Bu seyahatimdeki yol arkadaşımsa turun şoförü oluyor. Bana o kadar çok şey anlatıyor ki, yerel bir rehberden bunca bilgiyi edinmem mümkün olmayacaktı kanımca. Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir’in çok gezeni kendisi ve yaşı da bir hayli olunca, dinliyorum sözlerini sabırla. Hayat böyle, arada kulak veriyorum ben de önüme çıkan seslere, tüm bunlar bir tesadüf olamaz diye. Çıkalım şimdi bakalım Ayder’e. “Yüksek Dağlara Doğru”, Koliva’nın eşliğinde.

20180106_124331-01

20180106_124624-02

AYDER’e DOĞRU :

Kış mevsiminde olmamıza rağmen yeşil’in elli tonunu görebileceğimizin söylendiği Uzungöl’de gördüğüm tonları unutmam mümkün olmazken, bu sefer daha uzakta olan Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinin bir yaylası olan Ayder’e çıkıyoruz yavaş yavaş. Düne nazaran kalabalık bir grupla yol alıyoruz bu defasında. Arap kızlar, genç bir çift, iki kız arkadaş ve ben. Ön koltuğa geçiyorum, şoförün yanına. Dinleye dinleye gidiyorum ve türlü bilgiler alıyorum ondan. Uzungöl’e beraber gittiğimiz Fatma Şahin gibi, o da bir parça konuşkan. Anlatmayı ve kendini dinletmeyi seviyor. Aslen Bayburtlu imiş ama Trabzon’da doğup büyümüş. Meslek şoförlük olunca çok gezmiş. Gürcistan’ı avucunun içi gibi biliyor mesela. Az sonra aramızda geçen diyalog sonucu benim Gürcistan planımın nasıl bozulduğunu ve bundan sonraki kararımın beni hangi illere taşıdığını göreceksiniz. Bir Bayburtlu sayesinde ne umdum ne buldum demeyeceğim size. O kadar nankör değilim elbette. Çünkü hiç pişman olmayacağım bir rotayı takip ediyorum bu sefer de.

-Buradan sonra Artvin Borçka’ya, oradan da Macahel’e(ç ile de söyleyen çok) gitmek istiyorum.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün değil. Bu mevsimde oraya çıkan araba bulamazsınız. Çıkanın da aklı yoktur. Yolda kalma ihtimaliniz var. Kalacak yerler de açık olmaz. Zaten ısınmaz. Isıtamazlar ki. Aşağıda orta alanda bir soba yakarlar. Isın ısınabilirsen. Açık kapıda yatılır mı? Yatılır ama sen yalnızsın güzel kardşim. Olmaazzz. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar. Ama sen sen ol kapın açık yatma.
-Yaa aaa tamam o zaman. Ben de direk Gürcistan’a geçerim. Atrvin’i görmüştüm nasılsa. Hopa’yı da. Bir gece Batum ki onu da görmüştüm, bir iki gece Tiflis, oradan da Ermenistan’a geçerim. Erivan’ı görmek gerek.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün ama gerek yok. Bana sorarsan tabii. Orada yollar böyle değil bak. Otobüs bulamazsın, Nuh Nebi’den kalma trenleri var. O da tıngır mıngır öldürür adamı. Hava muhalefeti bir yandan, dört saatlik yol olur sana on dört saat. Çünkü yol yok. Çok fakir onlar. Fakirlikten yol yapamamışlar. Bir de Tiflis iyice kuzeyde kalıyor. Sibirya soğuğu vardır oralarda. Otobüsleri de eskidir onların. Bir yandan mal taşırlar, bir yandan insan. Mal dediğim bazen hayvan bazen mal. Yerlerde yatarak gidersin. Kimseciklerde yoktur şimdi karda kışta. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar.
-… C planına geçmeye çalışacağım o halde. Düşünüyorum…
-Evet.
-… Ben buradan Kars’a gideyim o zaman.
-O olur bak.
-Nasıl olur? Kars’ın Sibirya’dan, dolayısıyla Tiflis’ten, Erivan’dan farkı ne? Soğuktur Kars’ta.
-Olmaz olur mu? Orası memleket.
-Sırf bu yüzden mi?
-Karayolları faktörü de var tabii.
-D planımı söylüyorum hemen, iyisi mi ben sizin memlekete gideyim Bayburt’a.
-Git ama orada da pek bir şey yok. Baksı Müzesi kapalıdır şimdi. Ama Kars Sarıkamış’ta Şehitlerimizi anma etkinlikleri vardır şimdi.
-Sarıkamış’a gitmiştim. Şimdi arkadaş yazdı. Bak bak Sarıkamış ve Kars otelleri doluymuş, tüm misafirhaneler de dahil olmak üzere.
-Ne olacak şimdi? Neden bu kadar popüler ki bu Kars?
-Ee biz gezginler yaptık bunu böyle. Gezginler, fotoğrafçılar… Kamerasını kapan giderse, olacağı böyle. Söyleye söyleye Ani’yi Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aldılar. Çıldır Gölü, kaz eti, Kars kaşarı derken patladı resmen.
-Rota ne tarafa o zaman?
-Bilemiyorum artık. Siz karar verin. Borçka olmuyor, Tiflis Sibirya ve zaten memleket değil, Ermenistan da memleket değil. Bayburt’ta aradığım şey yok o şey her ne ise. Kars’ta ise boş oda yok. Erzurum çok afedersiniz ama aşırı yobaz olabilir ve ben dayanamayabilirim. Gerçi Erzurum’u da görmüşlüğüm var ama halkın bana sakıncalıymışım gibi davranmasını kaldıramayabilirim. Ben bir harita açayım en iyisi.
-Aç aç.
-Gümüşhane.
-Komşumuzdur.
-Nasıl bilirsiniz?
-Tarihi yerleri çoktur ama…
-Ama’sı yok. Gümüşhane.
-Peki Gümüşhane. Memleket hem.

20180106_132148-01

20180106_131703-01

AYDER :

Yağmurlarla yok aldık. Karın ortasına düşüverdik Çamlıhemşin’den itibaren. Nasıl güzel anlatamam. Buz gibi de bir hava var. Dün yanıma aldığım atkı, bere, eldiven üçlüsünü pek kullanmadığımdan, boşu boşuna yanıma almayayım dediğime yanıyorum şimdi. Kimi yerlerde diz boyu kara batıyorum. Öyle ki şelaleden akan suya bakmak daha da üşütüyor insanı olduğu yerde. Buralar öyle soğuk öyle soğuk ki ablası.

Serbest zamanda herkes yoluna gidiyor. Biraz acıkmışım diyorum kendi kendime. Aklıma bir soru takılıyor. Gelmişim Trabzon’a, gelmişim Rize’ye, insan bir kara lahana çorbası içmeden döner mi evine? Döner mi döner. Sap da döner, saman da. O yüzden karşıma çıkan her restorana soruyorum kara lahana çorbası var mı diye. Bugün cumartesi belki yapmışlardır diye. Nispeten turist yoğunluğu fazla olmalı ve açık olan restoranlarda da bir kara lahana çorbası olmalı. Ara tara, en nihayet bende var diyen bir ses beni işletmenin içine çekiyor. Nasıl güzel yapmış anlatamam. Dana eti, Meksika fasulyesi(buralarda yaygın demek ki), bol kekik, bol tuz, bol biber, insan daha ne ister? Kara lahana rengi itibariyle çorbadaydı, daha çok bir karmaşayı kaşıkladım gerçi ama olsun içtim ya. Sonra da televizyonda Başbakan’ın Nev’i şahsına münhasır şehir Nevşehir konuşmalarını dinledim. Yaşgünü pastası kesmekte olan gençler ilgiyle, ayakta ve bravo sesleri eşliğinde dinlediler kendisini. Karadeniz’in hemen hemen hepsi iktidar partili olabilir. Olmama ihtimali pek yok gibi. Aklıma Mardin’deki Arap rehberin sözleri geliyor. Sistemle ters düşersen, acı çekersin demişti. Ben gittiğim yerlerde herkesle ters düştüğümden, susmayı yeğler oldum. Çorbam güzeldi ama. Kaşıkladığıma değdi. Kazıklandığıma da.

20180106_134717-01
No filter. Kara Lahana Çorbamın üzerine ay doğar, ışık saçılır.

Üç buçuğa kadar toplanmamız gerekiyor kararlaştığımız yerde. Çorbayla aradaki vakti karın içinde dolaşarak geçiriyorum. Biraz yukarıya çıktığımda manzara beni şaşırtıyor. Her taraf otel olmuş. Yazın yer bulunmaz buralarda demişlerdi. Özellikle de Arap turistlerden. Uzungöl’de de aynısını duymuştum. Buralarda insandan yürüyemezsin, lokantalarda masa bulamazsın diye. Bir ses bölüyor düşüncelerimi o anda. Kızlar kol kola vermişler horon tepiyorlar. Atkılar bereler eldivenler, kar yağıyor bir yandan; kızlar horon tepiyor bir yandan. Tepmeleri bittiğinde yanakları al al oluyor hepsinin. Sonra da dağılıyorlar. Etrafıma bakıyorum, dükkanlardan çıkanlar, yolda yürüyenler bir an tebessümle izledikleri manzarayı, sona erdiğinde unutmuşçasına yollarına devam ediyorlar. Benim de onlardan bir farkım yok. Bir an durup bakıyorum, sonra yoluma devam ediyorum sessizce. Ooohhh boş bira şişeleri var kimi otellerin arkasında. Bu soğukta bira değil de kanyak olsa insan içer içi ısınsın diye. Tuvaletim geliyor karın içinde bata çıka ilerlerken. Vakit de yaklaşıyor iyiden iyiye. Buluşacağımız yere gidiyorum. Tuvalete gidiyorum ve muazzam bir kuyrukla karşılaşıyorum. Soğuk ve çaydan diyor önümdeki hanım. Gülüşüyor sonra da arkadaşıyla. Dönüşte Çamlıhemşin’de bir tur atsa mıydık demiştim ama yağmurdan göz gözü görmediğinden yolumuza devam ediyoruz. Zilkale’ye de çıkamıyoruz. Fırtına Deresi’nden geçiyoruz tekrar. Gelirken mola vermiş Zıpline’a binmişti kızlar. Arap kızlar’ın bilhassa, yaptığı akrobatik hareketler inanılmazdı. Hala Köprüsü’nde mola vermiştik bir de. Çamlıhemşin’e yaklaşık altı kilometre mesafede. Saat altı gibi de Trabzon merkeze inmiş bulunuyoruz nihayet. Uzungöl mü, Ayder mi diye soracak olursanız, mukayese edilemeyecek kadar güzeldi ikisi de diyeceğim sizlere.

ANLAR VE İNSANLAR : SEKİZİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ DÖNÜŞÜ

20160314_171031

ANLAR VE İNSANLAR : SEKİZİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ DÖNÜŞÜ

Sarıkamış merkeze inmiş bulunuyorum nihayet. Kar yağışı iyice şiddetleniyor, soğuk daha da ısırır oluyor. Otogarın durumu malum ve önümde iki saatim daha var otobüsüm kalkmazdan önce. Tuvalete girmem gerekiyor. Acilen. Yolun karşısındaki İş Bankası’na takılıyor gözlerim. Nimete bakar gibi bakıyorum. Bir de bakıyorum ki bir çift meraklı göz de bana bakıyor. Ak Parti’de görevli iki beyden meşguliyetsiz kalmış olan beyin bakışlarıymış onlar. Tuvalete girmem gerek diyorum. Bana lokantada girebileceğimi söylüyor. Bu sefer daha temiz bir tuvalet hayalim olduğunu söylüyorum ve ekliyorum güvenlikten rica edeceğim tuvaletini kullanmak istediğime dair(tüm bunlardan adama da neyse). Güvenlik tuvaletin arızalı olduğunu söylüyor. Oyunculuk dalında asla bir oscar alamayacak olan görevliye bunun doğru olamayacağını söylüyorum. O zaman personele söyleyin diyor. Bulduğum ilk masaya gidiyorum. Hemcinsim olmasına da özen gösteriyorum. Bana yukarıyı işaret ediyor. Yukarı çıkıyorum, işimi hallediyorum, geri iniyorum ve kendisine teşekkür edip, Bilkent şubesi personeli arkadaşımın ismini veriyorum “Şenay Çınar”, ona deyin ki diyorum Meriç Aksu Kars, Sarıkamış şubesindeydi. İçimden sadece ekliyorum bir de hiç bitmeyen tuvalet problemi vardı beraberinde taşıdığı.

Taşra kelimesinin sözlük anlamı olarak bir ülkenin başkenti ya da en önemli kentleri dışındaki yerlerin tümü, dışarlık tanımı yapılmış. Benim şahsi tanımıma gelirsek de bu yüzyılın ilk çeyreği itibariyle, nam salmış bir takım mağazaların şubelerinin ya hiç olmadığı ya da nadir olduğu, Mcdonalds’da değil lokantasında sulu et yemeklerinin aç mideleri beklediği, yabancıların parmakla rahatlıkla gösterilebilindiği, memurların öğle yemeklerinde toplu halde o az sayıdaki lokantaların masalarını şenlendirdikleri, etin nispeten ucuz olduğu, spor ayakkabılarını, daracık taytlarını üzerlerine geçirip mağaza mağaza gezen afili hanımlara çarşılarında rastlanılmadığı, zaten hava karardı mıydı hiçbir kadına rastlanılmadığı, yerlisi hanımların arasında muhafazakar giyimin, günlerin ve ziynet eşyalarından altının rağbet gördüğü, ayıp ve günah kelimesinin korkutmak, sindirmek ve cinsellikten soğutmak amaçlı günlük kullanımda çokca rağbet gördüğü, içinden ya da dışından muhakkak bir nehrin geçtiği ya da doğal kaynak sularının olduğu, köy yada ilçe dahi olsa bağlı bulunduğu ilin plaka numarasını önemseyip, trafikte ve gurbette seyir halindeyken bile kilometrelerce öteden küçücük rakamı seçebilip, içi cızz eden insanların toplu halde oturduğu yer nolarak tanımlayabilirim. Ve o yerde oturan özlemli insanların da türlü türlü hikayelerinin olduğunu ve benim hep o benzer hikayelerden yola çıktığımı da ekleyebilirim hazır yeri gelmişken.

20160314_152050

20160314_152135

Sarıkamış’ın çarşısında yürüyorum yağan lapa lapa karın altında. Bir berbere giriyorum, içerisi hıncahınç dolu zaten hepi topu yirmi metrekare ha var ha yokken dükkan. Fotoğraf çektirmek için izin istiyorum. Diyorum ya vaktim var ama az var ve gidecek yer bulamadığımdan kafama göre takılmaya karar verdiğimden ve bir de sırf iş olsun diye girmiş oluyorum işte içeriye. Biraz fotoğraflıyorum yağız delikanlıları. Bir havayla marifetlerini gösteriyorlar. Çırak bir hevesle yerleri süpürüyor, gözüyse bende. Bana bakarsan olmaz ama diyorum, lan bakma da dediği gibi yap diyorlar. İçimden ben de tekrarlıyorum lan bakma da dediğim gibi yap diye. Gene de ara ara bakıyor cin cin. Teşekkür edip çıkıyorum. Yan taraftaki Trabzon Çayevi’ne giriyorum. Sahibi Lokman Bey bir önceki Trabzonlu sahibinden devralmış burayı, adını da değiştirmemiş. Özel bir çay getiriyor bana. Yaprakları üzerinde kalmış ve kıtlama şekerle ikram ediyor. Sarıkamış’a has iki şeyden bahsediyoruz. Öncelikle kayağa yapışmayan, yumuşacık, pamuk gibi kristalize karından konuşuyoruz. Pistimiz güzeldir çıktıysanız diyor. Palandöken’den daha güzel olduğunu duymuştum. Hayatımda bir türlü fırsat bulamadığım iki şeyden biri kayağa gitmek, ikincisi yaylaya çıkmaktır ve her ne hikmetse bana bir türlü kısmet olmaz. Gene kaçırdığım için hayıflanıyorum. Demek ki kaderimde yok! Bir de sarıçamdan bahsediyoruz buraya özgü. Serpsen sarıçam olur diyor. Toprak bereketli burada anlayacağınız. Gelmişken biraz da buranın fotoğrafını çekiyorum. Kimi beyler istifini bozmazken, kimisi ciddi ciddi poz veriyor. Lokman Bey beni boşver diyor. Ocağını fotoğraflıyorum ben de çaylarını demlediği ve de masmavi çaydanlığını.

2 (4).04.2016 - 1

20160314_152847

20160314_152829 (2)

20160314_152917

Merkez otogara gelmeden çevrenin fotoğrafını çekiyorum son bir kez. Tezgahını kurmuş meyve sebze satan satıcıların olduğu tarafa gidiyorum. Hemen hemen hepsi  Digorlu çıkıyor. İmkansızlığın içinde bana çay ikram etmeye kalkıyorlar. İkram çay içmekten öldüğümü, zaten kaynağından geldiğimi söylüyorum. Tek çay mı ikram ettiler diyorlar sitemle. Yemek vermediler mi diyorlar daha da ısrarlı bir tonla bir tanesi. Şaka mı söylüyor, ciddi mi anlaşılamaz olsa da ben istediğim kareleri alıyorum. Kars’ın insanı, merkezi, ilçesi, binaları ve ören yerleri anılarımda çok uzun süre canlı kalacaklar kuşkusuz. Kapkara gözlü tezgahın ortasında  duran bu çocuk korkusuzca bakıyor objektife iri iri açılmış gözleriyle. Bir şansı olsa okuyabilecekken, çamurun içinde ayakta, sokakta ekmek parası peşinde koşuyor. Belki de böyle daha mutlu olmuş olacağını varsayarak devam ediyorum yoluma. Belki imkanlar mutluluk için yeterli değildir bu dünyada. Belki bu çocuk daha mutludur şimdi şu anda.

20160314_160700

20160314_161045

20160314_160513

2 (2).04.2016 - 1

12 (3).04.2016 - 1

Bir otobüs ama benim otobüsüm yanaşıyor nihayet çamurlu yollu otogarına Sarıkamış’ın. Nasıl Nevşehir’e gidebileceğim hususunda anlaşmaya çalışıyorlar kendi aralarında. Ankara’da inmem en mantıklısı onlara göre. Otobüs Balıkesir’e gidiyor. Ve benim çeşitli vesayetler değiştirerek ancak ilerleyebileceğim çileli Nevşehir yolculuğum böylelikle başlıyor. Yine fotoğraf çekiyorum hiç durmamacasına. Akşam çöktüğünden iyi çıkmıyor hiçbiri. Şoförlerden biri kötü gösterme Sarıkamış’ımızı diyor. Bunu söyleyenin sonradan Sivaslı olduğunu öğreniyorum. İlk mola yerinde şahsına münhasır bir kişiliği olan muavinimiz yanıma geliyor, gel abla bacımsın yemek ye diyor. Bir üst kata çıkıyoruz ve hayatımda uzun yol şoförlerinin benim için gizem dolu  olan dünyalarına tanıklık ediyorum en sonunda. Yedekli çalışan iki şoför, muavin ve bir de benim gibi bir yolcu var. Sofraya bakıyorum, ortada büyükçe bir tabağın içinde bulgur pilavı, ortasına serpiştirilmiş adana kebap, tavuk kanat var bolca. Bir tabaktan torba yoğurduyla yapılmış duru cacığı kaşıklıyorlar. Muavin sürekli bana ye diyor. Beni teşvik edebilmek için de ekmeği eliyle tutup uzatıyor. Etli tabağı elindeki çatal yardımıyla sanki insan dürtüyormuşçasına tabağın dört bir tarafına daldırıyor. Bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyorum. Mümkün değil koca tabakta ne aradığını bulamıyorum. Söğüş domates salatalık yiyeyim diyorum. Herkes o kadar misafirperver ki, yanımdaki şoför bana sormadan tabaktaki limonu bir güzel söğüşümün üzerine sıkıyor. Teşekkür ediyorum fakat bu hareketin de manasını çözemiyorum. Ben sıkardım canım. Bunca ikramın ortasında Egeli kanım kabarıyor. Canım pırasa istedi diyorum. Şımarıklık değil bir çeşit kültür çatışması ve kavram karmaşası yaşadığım. Pırasa var mı diye soruyorlar, garson da şaşırıyor. Tatlı öneriyor onun yerine. Aşure ve sütlaç varmış. Aşure severim diyorum. Sevdiğim bir şey bulunduğu için memnun oluyorlar. Fakat aşure kahverengi ve de beklemiş. Karşımdaki muavin sütlacı soluksuz yiyor. Ağzını silip, haydi bana eyvallah diyerek masayı terk ediyor. Yanımdaki şoför de aşure pek fena gözüküyor diyor ve hoop kaşığıyla aşuremden biraz alıyor. Ben bu hareketten önce yiyemez oluyorum zaten. Buralar diyor soğuk iklim diyor. Et yemezsen doymazsın, biz sebze yersek aç kalırız diyor. Aklıma Diyarbakır’da sabah sabah başlayıp hiç geçmeyen ciğer dumanları geliyor. Orası da mı soğuktu diyorum içimden. Yemek bir kültür işi. İlk yemek faslımız böylelikle bitiyor.

20160314_190710

İkincisinde ben uzak durup kendime kaşarlı tost yaptırıyorum. Tam ödeme yaparken Digorluyla göz göze geliyoruz. Digorlu Aykut muavinimiz. Alınıyor ve içerliyor sanki bana. Çocukları birer genç kız ve erkek olmuş yabancı uyruklu çiftin otobüse binmek istediğini söylüyor Digorlu. Paraları yokmuş diyor. Al diyor şoför bana bakarak uzaktan. Otobüs hareket ettiğinde hemen önümdeki koltuğa kızla oğlan, onların hizasına da karı koca geçiyor. Digorlu bana bir arkaya geç, rahat edersin diyor. Adam pencere tarafında oturuyor. Önümde de aynı şey, oğlan cam kenarına geçmiş. Sadece kadın Digorluyla konuşup anlaşmaya çalışıyor. Nağmeli nağmeli ona derdini anlatmaya çalışıyor kadın. Digorluysa kemikli parmaklarını kadının omzuna bastırarak susss diyor. Tammamm diyor. Kadın susmak bilmiyor. Dillerini anlayamıyorum. Bir sonraki molada Digorluya soruyorum nereli olduklarını. Afganlılarmış. Digorlu içecek servisi yaparken yüzünü kadının yüzüne yaklaştırarak ti, kofe, kola, fanta diyor tek tek her bir kelimenin üzerine basa basa. Bir süre geçiyor ve kocası yerinden kalkıp arka koltuğa geçiyor uzanmak için, ayakkabılarını çıkartarak. Karısı uyarıyor hemen, sonra da bana doğru kaçamak bir bakış atıyor. Ayakkabılarını giyen adamı bir başka sefer de Digorlu rahat bırakmıyor. Adam mecburen koltuğuna geçiyor sıkış sıkış oturmaya. Bu fırsatla adamı görüyorum. Bi çirkin ki(istiyorum ki bu şahane benzetmem Proust’u mezarından kaldırsın)! Kel, zayıf, olağandışı en ufak bir sapma yok üzerinde güzelliğe giden. Üstüne üstlük bir defasında da pembe renkli bornoz kuşağına benzer bir şey bağlıyor alnına. Dilleri değişik, adetleri değişik ama gene de son molada kadını ayaktayken, oturan kocasının boynuna elini koymuş hüzünlü bir şekilde okşarken yakalıyorum. Bu adam kim bilir kaç defa karısının ve çocuklarının önünde benim sayısını bilmediğim kadar çok aşağılandı durdu. Parasız kaldılar, aç kaldılar, yersiz yurtsuzlar neticede ve kim bilir neler gördüler, neler çektiler…. Ama o an karısı sırtını sıvazlarken dünyanın en mutlu insanıydı o adam. İki çocuğunun babası, aynı dili konuşan, bir sürü çilelerini bunca yıl beraber çekmiş hem kendileri, hem çocukları için daha iyi bir gelecek olur ümidiyle ülkelerinden uzakta her tür aşağılanmaya maruz kalarak çıktıkları yolculukta tutunacakları, güvenecekleri başka da kimseleri bulunmamaktaydı adlarını hiç bilmeyeceğim Afganlı karı kocanın. Bir şey daha var anlatacağım bu insanlarla ilgili ve de kısa tutmaya çalışacağım. Ertesi gün Nevşehir’de televizyonu açtığımda Afganlı mültecilerin çıktıkları ve neredeyse sonu ölümle sona erecek yolculuğundan bahsediyordu televizyonda. Ayvalık’tan Midilli’ye gitmekte olan bot sakini mülteciler sahil güvenlik ekiplerine direnmeye çalışmışlar inatla. Atılan halatları çözerek yollarına devam etmek istemişler herşeye rağmen, ölüme rağmen. Karaya çıkmak zorunda kalan umudu tükenmiş bir avuç insanın arasında daha dün beraber yolculuk ettiğim karı kocayı görüyorum o anda. Adamı tanıyorum, henen yanında da karısı var. Üzerlerindeyse ucuz ve patlamaya hazır can yelekleri. Ne diyeceğinizi bilemediğiniz anlar vardır. Bu onlardan biriydi.

Üçüncü büyük molada kahvaltı ediliyor. Digorlu sayesinde bu ana da tanıklık ediyorum. Maço maço adamlar bir masanın etrafında toplanmışlar sadece yemekten bahsediyorlar. Söyledikleri kabak tatlısını bir kaşık sen, bir kaşık ben diyerek ortaklaşa yiyorlar. Bir tanesi kabak tavsamış diyor. Ötekisi en güzel kabak tatlısını yiyecekleri yerden bahsediyor. Bu parlak fikir berikinin aklına yatıyor. Bense Digorlunun bir lop yumurtayı soyup hiç ısırmadan midesine götürmesine tanıklık ediyorum. En nihayet biri diğerine gördün mü diyor. Öteki de neyi diyor. Polisleri diyor. Sen söylemesen anlamazdım diyor. Kendi aralarında kimin kim olduğu belli değil deyip, şüphe içerisinde bana bakıyorlar. Nereli olduğumu soruyorlar. Ben İzmirliyim diyorum(alıştım ve en kolayı bu). Sessizlik oluyor. Fethiyeliyim diyorum biraz yumuşatmak için. Sivaslı olan öfkeli. Ama Batı sonuçta diyor. Kekeliyorum eevvet diyorum. Doğu’da olmak, burada yaşıyor olmak kolay mı sanıyorsun diyorlar. Digorlu susuyor. Sanki bu adamları buraya ben atmışım gibi, kaderlerini ben çizmişim gibi bir hisse kapılıyorum. Batılı olmanın, batıda doğmanın ve orada yaşıyor olmamın bu adamları rahatsız ettiğini idrak ediyorum. İçmekte olduğum çayı zoraki bir son yutkunmayla gönderiyorum mideme. Bir bahane uydurup masadan kalkıyorum. Sonrasında saatler bir şekilde akıyor. Akara’ya geliyoruz ve isli puslu bir hava ve sevimsizlik hakim Güzel Ankara’da. Digorlu geliyor yanıma, geldin diyor. Adın neydi diyorum; Aykut diyor. Aykut’un kendine has bir üslubu var insanlarla diyalog kurarken. Durması gerektiği, gitmesi gerektiği anı, tecrübelerine, içgüdülerine dayanarak gayet güzel ayarlayabiliyor. Daha çok vahşi bir hayvan gibi. Dinlerken, susarken bir amacı var hep. Hızlı hızlı yemek yiyor ve doyduğu anda yerinden apar topar kalkıyor. Nereye gidiyor, ne yapıyor bilmiyorum ama bir süre ortalıktan yok oluyor. Sonra da hiç umulmadık bir anda yanında beliriveriyor insanın. İzliyor ve bekliyor. Doyuyor ve kalkıyor. Kafasından kim bilir neler geçiyor ama asla aptal değil. Adını sorduğumda bıyık altından gülmüştü. Otobüsten indiğimde de arkamdan baktığını hissettim uzun uzun. Kim bilir neler düşünüyordu? Kimdim ben onun gözünde? On altı saat ara ara beni kontrol etti durdu. Beni taşıdı durdu oradan oraya. Tuvalet orada, yemek üst katta, ekmekse aslanın ağzında…

Nispeten sessiz bir Ankara karşılıyor beni otogarında. İnsanlar çok keyifsiz. Sabah sabah normaldir diyecekseniz eğer katılmıyorum sizlere. Bu başka bir şey tarifi mümkün olmayan. Havasına da sinmiş bir güvensizlik, mutsuzluk, umutsuzluk dolayısıyla da sessizlik bu,  insanların yüklendiği şey. Daha iki gün önce yine yeni yeniden çok ağır bir bedel ödedi bu şehir. Girişteki sayısız güvenlik güvenliği sağlamaya çalışıyor kendince. Bir tanesi yüzüme bakıp arama bile yapmıyor. İlk buçukta kalkan Niğde otobüsüne biniyorum ben de. İki saat kadar sürecek olan yolculuğumda hep merak edip göremediğim Tuz Gölü manzarasıyla kucak kucağa ilerliyorum. Şereflikoçhisar’da mola veriyoruz. Göl donmuş gibi duruyor. Sahilinde tek tük evler ve sosyal tesisler var ama mevsim itibariyle de son derece cansızlar.

20160315_095311

Niğde otogarında indiğimde sesleri dinlemeye koyuluyorum. Doğu’nun bilgeliği yok buradaki insanların üzerinde. Sinirli ve huysuz bir şeye dönüşüyorum bir anda. Çünkü uykusuzum, yorgunum ve git git, in bin varamadığım bir Nevşehir var önümde. Nev ki şehir ola demiş Damat İbrahim Paşa görür görmez. Bense daha ulaşamıyorum bile. Sakinleşmek için oturduğum kafeteryada vaktin geçmesini bekliyorum asabi asabi. Bir kahve söylüyorum cadı cadı. Mübalağasız aynada kendimi görür görmez teşhisim bu oluyor: bir cadı. Saçlarım tel tel ve tarak yüzü görmediği aşikar, yüzüm yorgun ve kara sarı bir şey olmuş. Az evvel sürmeye çalıştığım rujsa dam üstünde saksağan olmuş. Birkaç dakika önce sinir içinde bağırırken beni izleyen bir kadın giriyor içeriye. -Uzun uzun neden bağırdığımdan bahsedemeyeceğim, zaten deli gibi bir şeydim, Kars’tan geliyorum diyordum yüksek sesle, millete neyse.- Masama çağırıyorum kendisini can havliyle. Yozgatlı Döndü Çakmak. On yaşındaki kızını kendi başına büyütmeye çalışan gencecik bir kadın karşımdaki. Üstelik aşçı. Dünya mutfağından her şeyi yapabilirim diyecek kadar da iddialı. Yeni patronları Niğde Ortaköy’de bir otel açmışlar. İş için buradaymış kısacası. Kızını anne babasına bırakmış, Ankara İncik’teki lokantasını da çok olmamış kapatmış. Eşim vefat etti diyor. Doğalgaz sızıntısından ölmüş. Daha önce defalarca yetkilileri uyarmışlar ama nihai sonucu değiştirememişler. İhmal bir cana, Döndü Çakmak’ın kocasının canına mal olmuş. Fakat acı da olsa tatlı da, hayat geride kalanlar için devam ediyor. Sonsuz bir döngü bu. Yaşıyorsun çocuğun için, anan baban için, yaşamak zorunda olduğun ve intihar edemediğin için. Sonra bazı güzel günlerin de oluyor, çok fena anların da. Ama ne yapacaksın, yaşamaya çalışacaksın işte kendi köşende gamınla kederinle, azar azar bitireceksin hayatını. Kimi büyük işler başararak bitirecek hayatını, kimi olduğu şey olarak kalacak, insan olacak herşeyden önce. Galiba gerisi hikaye ve o hikayeleri yazacak çok az insan var etrafta. Yaşam bir andan ibaret ve en doğrusu, en güzeli mutluluk istemek hayattan. Çünkü dedim ya gerisi hikaye…

20160315_101348
Tuz Gölü
20160315_100419
Tuz Gölü 

ANLAR VE İNSANLAR :YEDİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ

20160314_144826 (1)

ANLAR VE İNSANLAR : YEDİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ

“Donmuş doksan bin kişiyi, donmuş bitleriyle kar örttü.  Sarıkamış, Altunbulak, Allahüekber’i biz ne bilek? Ağıtlar yakıldı bütün Anadolu’da Allahüekber üstüne. Bizim uşak böyle gezer, ağlı zıbın, kara yelek.”  Vay Anam Kurasının Ağıdı

Huzursuz, az ve dolayısıyla da kalitesiz bir uykuyla geçen gecenin sabahında, aynı sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp yatakta doğruluyorum. Hava o kadar erken doğuyor ki doğuda, canı sıkılıyor dakikalar geçtikçe tek başına ve bir parçacık aralık gördüğü penceremden süzülüveriyor gün ışığı, sonra da ne yapacağını şaşırıyor muzipçe girmiş olduğu odamın içinde. Uyma diyor bir ses ona ama kalkmaktan başka çare bulamıyorum. Bu dünyanın belli kuralları var. Sabah oldu muydu kalkıyorsun yataktan, gece oldu mu da  giriyorsun yatağa. Dikey durman gereken zamanlar ve yatay kalman gereken zamanlar biraz gün ışığıyla alakalı. Düzen böyle, sistem böyle. İçine uyandığım yeni gün ve dünyanın iç burkangidişatı hal bırakmasa da başka çarem yok benim de. Şehir ya da ülke dışındayken ve sürekli hareket halinde olmak zorundayken anlayamaz oluyorsun bir yerde yaşananların vahametini, kapıldığın rüzgarın peşinde giderken. Ne olmuştu dün? Ankara, Güven Park’ta patlama olmuştu. Sonuç? İnsanlar ölmüştü. Neden ölmüşlerdi peki bu insanlar? …kader. Bir de yanlış zamanda yanlış yerdeydiler. Anlaşılamaz ve de anlatılamaz kader. Öyle de bir zamanlama. Bir garip keder. Yazana sormak gerek neden bir anda yanan bir anda da sönüveriyor diye. Neden bunca zahmet bu dünya için bu kadar değersizken her şey diye. Kalk artık Meriç diyor o ses yine.

VIP Turizm’in bürosuna giriyorum çarşıdaki. Az sonra kalkacak olan ve Erzurum’a gidecek olan servisimiz sizi Sarıkamış’a bırakır, oradan da otobüse binersiniz diyorlar. Tamam diyorum. Oradan da Nevşehir’e gitmek aklıma yatıyor. Ağrı ya da Digor hayal oluyor. Bomba Ankara’da patlamış olabilir, sevdiklerim de ölmemiş olabilir, bu seferlik, ama insanda hal kalmıyor, kendini güvenli bir limana sığınma ihtiyacı hissederken buluveriyorsun. Bindiğim minibüsü Hüseyin kullanıyor ve birazdan kelimeleri tek tek ve üzerine basa basa söyleyerek konuşan bir özel eğitim öğretmeni oturuyor yanıma. Konuşkan ve nefis tatlı kızıl saçları var. Hiç bu tonda bir kızıl saç görmemiştim. Saçlarından gözlerimi alamadığım öğretmene burada hayatının nasıl geçtiğini soruyorum. Nişanı varmış, kendisi gibi öğretmen olan Zeynebine gidiyormuş Sivas’a. Tayinin çıkar gelirsin Doğu’ya, ilk yıllarda ailene destek olursun, sonra kendini dinlersin, sonra yalnız yapamayacağını anlarsın ve evlenmek istersin, senin gibi bekar öğretmenlerle tanışır, kaynaşır, içine sinen bir tanesiyle evlilik yoluna girersin. Hayatın basitliğini hiçbir zaman kabul edemediğimden ağzım bir karış anlattıklarını dinliyorum. İnsan hayatı böyle olmalı aslında. Basit şeyler istemelisin ya da hiçbir şey istememelisin hayattan. Sonra olana razı olup, birkaç mutlu an için bir rüzgara kapılıp hayatı yakalamalısın bir ucundan. Bundan fazlasını beklemek ve istemenin ne kadar zor olduğunu çok sonradan anlıyorsun da… Hayat buymuş işte, bu kadarcıkmış her şey.

Kar yağıyor. Sonunda Doğu’nun karını görebiliyorum. Hem de Sarıkamış’ta. Nasıl hem soğuk ve ayaz ama nasıl da insanın içinde saklı kalmış mutluluk kapısını aralayıveriyor. Ve nasıl güzel Sarıkamış karın altında, anlatmam mümkün değil. Kendini bırakıversen tatlı tatlı uyursun şurada, yağan karlar yorganın olur bir anda. Kafkasya Cephesi’ndeki kayıplarımızın çoğu da bu şekilde ölmüşler ve de kalmışlar dondukları yerde. Cepheyi terk ettikten sonra İstanbul’a dönen Enver Paşa uzun bir süre Sarıkamış hakkında yayın yapılmasını yasaklamış ve yaşananlar halk tarafından ancak yıllar yıllar sonra öğrenilebilmiş.

Belediye binasının altındaki lokantaya giriyorum. Nispeten korunaklı aile kısmına geçmeden yemeklere bakıyorum. Herkes telaş içinde yemek peşinde. Nasıl olmasınlar, dışarıda hava eksi bilmem kaç, burada herkes aç. Salça, et, pide, ekmek kokuları kaplamış ortalığı. Peşinde koştuğumuz şeylere bak hayatta! Güzel bir veya birkaç kap yemek, gönlüne göre bir kadın ya da adam, tüm bunlara sahip olmak ve kendi cumhuriyetini/özgürlüğünü ilan edip özerk bir bölgede yaşayabilmek için de birazcık para, geçim, iş.

20160314_143737

İlçenin içindeki otogarın yolu tam mezbelelik. Yollar bozuk ve çamur içinde. Bavulumun tekerleği kırılıyor, o derece. Adamlara söyleniyorum bu ne hal böyle diye. Bir de siz söyleyin belediyeye, bizi dinlemiyorlar diyorlar. Önce biletimi kestirip, sonra bavulumu yazıhaneye emanet edip, söylene söylene gidiyorum tekrar lokantanın olduğu yere. Hani bazen olur ya bir sözü içinizden defalarca tekrarlar durursunuz, belediyeye gidiyorum, belediyeye gidiyorum, belediyeye gidiyorum diyorum mesela ben o an içimden ama ayaklarım beni aynı binanın içindeki ilçe teşkilatına götürüyor. AKP ilçe teşkilatının içerisinde otururken buluyorum kendimi kuzu kuzu. Bir neden arıyorum kendime ben şimdi neden buradayım diye. Yok bulamıyorum. Belediye bir üst kattaymış. O da aynı partiden ama en azından belediye yahu. Bir anne kız var içeride. Zorla çay ikram ediyorlar bana da. Herkese zoraki çay dayatmalarından ötürü ortam bir anda kahvehaneye dönüşüyor gözümde. Canın sıkıldı mıydı gel çayını iç, kahveni iç, derdini söyle, ağla, bağır çağır, dinliyorlar da nasıl olsa.. İkram diyor içeceksin mecbur diyor anne kızdan, anne olan. Zaten doğuda gittiğiniz her yerde siz yok deseniz de neredeyse huniyi dayayıp çay içirten bir kültür var ve bu amansız ritüelle baş etmek çok kolay değil. Yolun sonu gözükmüyor, her yerde umumi tuvalet bulunmuyor, üzerimde baharlık kot, yollarda hemen çişim geliyor, erkek değilim bir ağaç altına etmem mümkün olmuyor diye açıklama yapmak geliyor içimden, gömülüyor kelimeler iç sessizliğime. Gözlerim duvarlarına takılıyor parti binasının. Bir duvarı boydan boya başbakanın fotoğrafı, diğerini cumhurbaşkanının fotoğrafıyla kaplamışlar. Aptal aptal bir o duvara, bir ötekine bakıyorum. Sonra da teşkilatta görevli iki adama dönüp haykırarak ben bu partiye hiç oy vermedim ama şimdi buradayım diyorum. Adamlar sakin sakin nerelisiniz diye soruyorlar. İzmirliyim diyorum olmasam da. Ooo diyorlar orası CHP’nin kalesi diyorlar. Çok uzun hikaye ama ben İzmirli ve CHP’li değilim diyeceğim ama gene aynı iç sessizliğim giriyor aramıza. Sonra da olsun, siz bizden ne istiyorsunuz diyorlar. Diyorum ya adamlar bana karşı sakin ve uslu bir tavır sergiliyorlar. Ben de diyorum ki şehrin içindeki semt garajının yollarında bavulumun tekerleği kırıldı. Anne kız yavaştan kalkmaya yelteniyorlar. Neden yaptırmıyorsunuz diyorum. Malum hava soğuk, kar çamur, geçsin, bahar gelsin, sırada orası var diyorlar. Sonra sessizlik oluyor aramızda, şimdi siz ne yapacaksınız diyorlar, ben diyorum araç istiyorum Katerina’nın Av Köşkü’ne gidebilmek için. Tanıdık taksi ayarlıyorlar bana. Gene bekleriz filan diyorlar ben çıkarken, beylerden biri araca kadar geçiriyor beni. Öylece biniyorum arabaya. Nasılsa çayımı da içtim. Uslu uslu geçiyorum arka koltuğa.

20160314_145818

20160314_145828

Kars’ın Sarıkamış ilçesisinin, BenliAhmet köyünden Kadir Bey şoförüm. Av köşküne gidebilir miyiz diye soruyorum yağan karı hesaba katarak, bakacağız diyor o da. Bu bakacağızda çok anlamlar gizli olduğunu biliyorum çünkü gideceğimiz yerin hemen karşısında Enver Paşa’nın pek mantıklı kararı sonucu heder olan şehitlerimizin anıtı, av köşkünün gerisinde de sarıçamlardan oluşan geniş bir arazi üzerine kurulu orman var. Ayak bileği hizasını geçmiş ve tutmuş karlı ve virajlı yollardan ilerliyoruz rampa yukarı. Önümüzden büyük bir araç çıkmış ve onun soğumamış izlerini daha doğrusu henüz daha karla kaplanmamış tekerlek izlerini takip ediyoruz. Berdelacuz soğuklarında gelmeseymişsiniz iyiymiş diyor Kadir Bey. On bir martta başlayıp sekiz gün boyunca süren halk arasında kocakarı soğukları olarak bilinen berdelacuzun tam ortasında Kars ve Sarıkamış’ta olmanın mutluluğu kaplıyor içimi. Valla. Buraya şu soğukta benden başka kim gelir diyorum içimden, sonra da soruyorum dışımdan. Ben müşteri çok getirdim ama şu havada değil diyor Recep Bey’de. Aracı sağ tarafa çekip, buraya kadar diyor. Bundan sonrasını arabayla çıkmamız mümkün değil diyor, hele de bu arabayla. Çaresiz iniyorum. Kar tesellim oluyor. Nasıl yağıyor tatlı tatlı. Recep Bey bagajından direk kadar bir sopa çıkartıyor. Sırıtarak bir sopaya bir Recep Bey’e bakıyorum. Burası orman diyor, geçende bir müşteriyle geldik siz gibi diyor, fotoğraf çekmeye gidiyorum diye sarıçamların arasına daldı gitti adam, sonra bir baktım koşarak dönüyor ardında tilkilerle diyor. Soğukta hayvanlar aç kalır, koku alma ustaları diyor. Daha bir sokuluyorum Recep Bey’e ve sopasına. Peşisıra ilerliyorum. Kayıyorum bir yerde, çantamı alıyor eline, bir elinde sopa, ben de arkasında elimde cep telefonumla kurt mu iner, tilki mi çıkar, yoksa hımbıl bir yaban domuzu mu diye düşüne düşüne ve de tırsa tırsa yürüyorum karla kaplı yolun ortasında.

20160314_142650

İki yüz metre kadar karlara bata çıka ilerledikten sonra kapısız bacasız, çoktan terk edilmiş köşke varıyoruz. Konumu varlığına değer katıyor. Yalnız ve vakur. Bir de sakın internetteki fotoğraflarına aldanmayın. Ama gelecekseniz de her tür imkansızlığa karşı kışın gelin, karlar yağarken gelin. İçine girin ve camsız pencerelerinden dışarıya bakın uzun uzun. Dünya üzerinde eşi benzeri sadece Alpler’de bulunan kristalize kar tanelerinin sarı çamların cılız dallarına nazlı nazlı konup, ısrarla tutunuşlarını izleyin. Kendinizi evinizin salonundaki koltuğa gömülmüş televizyon izler bir haldeyil gibi bulacaksınız, inanın.

Yekpare ağaçtan çivi kullanılmadan yapıldığına şahit oluyorum gözlerimle. İkinci Çar Nikolay’ın eşi için yaptırdığı düşünülen bu köşkü esasında hasta oğlu Aleksey için bir rehabilitasyon merkezi olarak yaptırdığı ve hem yaz hem de kış aylarında av köşkü olarak kullandığı ve halka yüzünü göstermek istemeyen Katerina’nın yüzüne taktığı peçeyle köşkün altındaki tünelden geçerek pazara inip, halkın arasına karıştığı da rivayetler arasında. Köşkün içiyse artık tam bir harabe. Duvarlarına işte geldim burdayım yazıları yazanlar mı istersin, gece ya da gündüz herhangi bir saatte buraya gelip de içtikten sonra bira şişelerini bırakanları mı! Ulaşımı bir meseleyken, özel olarak içmek için gelmek, hele ki camsız çerçevesiz pencerelerinden sarıçam manzarasına bakıp bakıp da şimdi kurt, olmadı yaban domuzu işgali ihtimali karşısında kıyak kafayla beklemek dünyada bizim yiğitlerimize mahsus olsa gerek.

12 (1).04.2016 - 1

20160314_144142 (1)

20160314_144730 (1)

Recep Bey’le o önde ben arkada aynı yolları geçip taksiye ulaşıyoruz. Yavaş geçen dönüş yolculuğumuzda köyün önünden geçerken durduruyorum bir anda arabayı. Bir fotoğraf istiyorum kabul eder mi diyorum. Hiç üşenmiyor Recep Bey, iniyor arabadan ve benden bahsediyor. Onay aldığını duyar duymaz iniyorum peşisıra arabadan. İsmini soruyorum önündeki el arabasını ittiren gence. Selçuk diyor. Kars, Sarıkamışlı Selçuk bana poz veriyor. Bu benim tarif edemeyeceğim kadar önemli bir andır. Anlatsam kelimelere sığdıramam. Pamuklar gibi yağan karın altında ayağında lastik çizmelerle verilen pozun değerini size tarif edemem. Tutmakta olduğu el arabasını bırakışını, sırtını dikleştirip, gülümseyerek bana bakışını asla unutmam. Nasıl unuturum? Canımın içi Kars.

20160314_150612
Sarıkamış’tan Selçuk

İyi ki gelmişiz diyorum. Ben zaten Kars’ta nereye gelmiş olursam olayım iyi ki gelmişim diyorum. Yurtdışında Marakeş için hissettiklerimin benzerini yaşattı bana Kars. Dünya Marakeş, Türkiye Kars’tır benim için. İyi ki gelmişim. İyi ki gelmişim. İyi ki gelmişim.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑