UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

20180106_124432-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

GİRİŞ :

Yol arkadaşı bulmak, edinmek, anlaşmak, geçinmek, geçimin yol boyunca daim olmasını sağlamak, ayrılırken iyi ayrılmak, kafalarda tereddüt varsa en başından yan çizmek filan öyle kolay, öyle yenilir yutulur cinsten hadiseler olmadığından, benim gibi seçilmiş münzevilik yaşayanlar için, yani kısaca geçimsiz, aklına estiği gibi hareket eden, tur sevmeyen, katılsa da hır çıkartan, lanet, dengesiz, patavatsız, sorunlu, kibirli, egolu, hem kibirli hem egolu, bir anda parlayan bir anda sönen(daha sayayım mı?), yığınlarla uyumsuz, yığınlar kendisinden umutsuz, bencil, başına buyruk, tuhaf davranışlar sergileyen, bazen ne istediğini bilmeyen ya da hep çok şey isteyen, empati kurmaktan aciz, bazen zil zurna sarhoş olmak isteyen, bazen sabaha kadar ışıklar açık kalsın ya da yatağında aniden dikilip şimdi okumak zamanıdır diyen tipler için tek alternatif olan bir başına da gezerim konseptini yaşayan ben ve benim gibiler aslında son derece yumoşuzdur da ama sadece münzevilik başımızdayken, insanlardan uzaktayken. Kalpleri fethetmek, kendini ispat etmek, kim yılışık kim değil, kim aciz ya da korkak, kim değil gibi insanın en zayıf noktalarını görme şansına vakıf olamayacağımızdan ötürü kendimize dönük ve dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı duyarlı hareket ederiz sadece. Tehlike geçtiğindeyse bizden iyisi yoktur. Çünkü insan insanı delirtir ya bazen… Şöyle de söyleyebiliriz mesela,  insanı insan delirtir ya yüzde doksan… Dünyaya karşı bir başına olmanın verdiği özgünlükse seni ayrıcalıklı kıldığı gibi, geçime de zorlar ister istemez. Benim gezilerimdeki yol arkadaşlarım günlük tur aldığım takdirde dişe dokunur birkaç kişi çıkarsa ama en çok da şoförler, bazen de bire bir gezilerimdeki rehberim, götürüldüğüm yerlerdeki halk oluyor genellikle. Yer hakkında, yöre hakkında pratik bir takım fikirler alıyorum kendilerinden kolaylıkla. Bunlar da o yörenin şaşmaz gerçekleri oluyor haliyle. Beraber geçirdiğimiz saatlerden sonra odamda kafamı dinliyorum, ki bu da bir çeşit meditasyon oluyor benim için. Bu seyahatimdeki yol arkadaşımsa turun şoförü oluyor. Bana o kadar çok şey anlatıyor ki, yerel bir rehberden bunca bilgiyi edinmem mümkün olmayacaktı kanımca. Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir’in çok gezeni kendisi ve yaşı da bir hayli olunca, dinliyorum sözlerini sabırla. Hayat böyle, arada kulak veriyorum ben de önüme çıkan seslere, tüm bunlar bir tesadüf olamaz diye. Çıkalım şimdi bakalım Ayder’e. “Yüksek Dağlara Doğru”, Koliva’nın eşliğinde.

20180106_124331-01

20180106_124624-02

AYDER’e DOĞRU :

Kış mevsiminde olmamıza rağmen yeşil’in elli tonunu görebileceğimizin söylendiği Uzungöl’de gördüğüm tonları unutmam mümkün olmazken, bu sefer daha uzakta olan Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinin bir yaylası olan Ayder’e çıkıyoruz yavaş yavaş. Düne nazaran kalabalık bir grupla yol alıyoruz bu defasında. Arap kızlar, genç bir çift, iki kız arkadaş ve ben. Ön koltuğa geçiyorum, şoförün yanına. Dinleye dinleye gidiyorum ve türlü bilgiler alıyorum ondan. Uzungöl’e beraber gittiğimiz Fatma Şahin gibi, o da bir parça konuşkan. Anlatmayı ve kendini dinletmeyi seviyor. Aslen Bayburtlu imiş ama Trabzon’da doğup büyümüş. Meslek şoförlük olunca çok gezmiş. Gürcistan’ı avucunun içi gibi biliyor mesela. Az sonra aramızda geçen diyalog sonucu benim Gürcistan planımın nasıl bozulduğunu ve bundan sonraki kararımın beni hangi illere taşıdığını göreceksiniz. Bir Bayburtlu sayesinde ne umdum ne buldum demeyeceğim size. O kadar nankör değilim elbette. Çünkü hiç pişman olmayacağım bir rotayı takip ediyorum bu sefer de.

-Buradan sonra Artvin Borçka’ya, oradan da Macahel’e(ç ile de söyleyen çok) gitmek istiyorum.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün değil. Bu mevsimde oraya çıkan araba bulamazsınız. Çıkanın da aklı yoktur. Yolda kalma ihtimaliniz var. Kalacak yerler de açık olmaz. Zaten ısınmaz. Isıtamazlar ki. Aşağıda orta alanda bir soba yakarlar. Isın ısınabilirsen. Açık kapıda yatılır mı? Yatılır ama sen yalnızsın güzel kardşim. Olmaazzz. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar. Ama sen sen ol kapın açık yatma.
-Yaa aaa tamam o zaman. Ben de direk Gürcistan’a geçerim. Atrvin’i görmüştüm nasılsa. Hopa’yı da. Bir gece Batum ki onu da görmüştüm, bir iki gece Tiflis, oradan da Ermenistan’a geçerim. Erivan’ı görmek gerek.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün ama gerek yok. Bana sorarsan tabii. Orada yollar böyle değil bak. Otobüs bulamazsın, Nuh Nebi’den kalma trenleri var. O da tıngır mıngır öldürür adamı. Hava muhalefeti bir yandan, dört saatlik yol olur sana on dört saat. Çünkü yol yok. Çok fakir onlar. Fakirlikten yol yapamamışlar. Bir de Tiflis iyice kuzeyde kalıyor. Sibirya soğuğu vardır oralarda. Otobüsleri de eskidir onların. Bir yandan mal taşırlar, bir yandan insan. Mal dediğim bazen hayvan bazen mal. Yerlerde yatarak gidersin. Kimseciklerde yoktur şimdi karda kışta. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar.
-… C planına geçmeye çalışacağım o halde. Düşünüyorum…
-Evet.
-… Ben buradan Kars’a gideyim o zaman.
-O olur bak.
-Nasıl olur? Kars’ın Sibirya’dan, dolayısıyla Tiflis’ten, Erivan’dan farkı ne? Soğuktur Kars’ta.
-Olmaz olur mu? Orası memleket.
-Sırf bu yüzden mi?
-Karayolları faktörü de var tabii.
-D planımı söylüyorum hemen, iyisi mi ben sizin memlekete gideyim Bayburt’a.
-Git ama orada da pek bir şey yok. Baksı Müzesi kapalıdır şimdi. Ama Kars Sarıkamış’ta Şehitlerimizi anma etkinlikleri vardır şimdi.
-Sarıkamış’a gitmiştim. Şimdi arkadaş yazdı. Bak bak Sarıkamış ve Kars otelleri doluymuş, tüm misafirhaneler de dahil olmak üzere.
-Ne olacak şimdi? Neden bu kadar popüler ki bu Kars?
-Ee biz gezginler yaptık bunu böyle. Gezginler, fotoğrafçılar… Kamerasını kapan giderse, olacağı böyle. Söyleye söyleye Ani’yi Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aldılar. Çıldır Gölü, kaz eti, Kars kaşarı derken patladı resmen.
-Rota ne tarafa o zaman?
-Bilemiyorum artık. Siz karar verin. Borçka olmuyor, Tiflis Sibirya ve zaten memleket değil, Ermenistan da memleket değil. Bayburt’ta aradığım şey yok o şey her ne ise. Kars’ta ise boş oda yok. Erzurum çok afedersiniz ama aşırı yobaz olabilir ve ben dayanamayabilirim. Gerçi Erzurum’u da görmüşlüğüm var ama halkın bana sakıncalıymışım gibi davranmasını kaldıramayabilirim. Ben bir harita açayım en iyisi.
-Aç aç.
-Gümüşhane.
-Komşumuzdur.
-Nasıl bilirsiniz?
-Tarihi yerleri çoktur ama…
-Ama’sı yok. Gümüşhane.
-Peki Gümüşhane. Memleket hem.

20180106_132148-01

20180106_131703-01

AYDER :

Yağmurlarla yok aldık. Karın ortasına düşüverdik Çamlıhemşin’den itibaren. Nasıl güzel anlatamam. Buz gibi de bir hava var. Dün yanıma aldığım atkı, bere, eldiven üçlüsünü pek kullanmadığımdan, boşu boşuna yanıma almayayım dediğime yanıyorum şimdi. Kimi yerlerde diz boyu kara batıyorum. Öyle ki şelaleden akan suya bakmak daha da üşütüyor insanı olduğu yerde. Buralar öyle soğuk öyle soğuk ki ablası.

Serbest zamanda herkes yoluna gidiyor. Biraz acıkmışım diyorum kendi kendime. Aklıma bir soru takılıyor. Gelmişim Trabzon’a, gelmişim Rize’ye, insan bir kara lahana çorbası içmeden döner mi evine? Döner mi döner. Sap da döner, saman da. O yüzden karşıma çıkan her restorana soruyorum kara lahana çorbası var mı diye. Bugün cumartesi belki yapmışlardır diye. Nispeten turist yoğunluğu fazla olmalı ve açık olan restoranlarda da bir kara lahana çorbası olmalı. Ara tara, en nihayet bende var diyen bir ses beni işletmenin içine çekiyor. Nasıl güzel yapmış anlatamam. Dana eti, Meksika fasulyesi(buralarda yaygın demek ki), bol kekik, bol tuz, bol biber, insan daha ne ister? Kara lahana rengi itibariyle çorbadaydı, daha çok bir karmaşayı kaşıkladım gerçi ama olsun içtim ya. Sonra da televizyonda Başbakan’ın Nev’i şahsına münhasır şehir Nevşehir konuşmalarını dinledim. Yaşgünü pastası kesmekte olan gençler ilgiyle, ayakta ve bravo sesleri eşliğinde dinlediler kendisini. Karadeniz’in hemen hemen hepsi iktidar partili olabilir. Olmama ihtimali pek yok gibi. Aklıma Mardin’deki Arap rehberin sözleri geliyor. Sistemle ters düşersen, acı çekersin demişti. Ben gittiğim yerlerde herkesle ters düştüğümden, susmayı yeğler oldum. Çorbam güzeldi ama. Kaşıkladığıma değdi. Kazıklandığıma da.

20180106_134717-01
No filter. Kara Lahana Çorbamın üzerine ay doğar, ışık saçılır.

Üç buçuğa kadar toplanmamız gerekiyor kararlaştığımız yerde. Çorbayla aradaki vakti karın içinde dolaşarak geçiriyorum. Biraz yukarıya çıktığımda manzara beni şaşırtıyor. Her taraf otel olmuş. Yazın yer bulunmaz buralarda demişlerdi. Özellikle de Arap turistlerden. Uzungöl’de de aynısını duymuştum. Buralarda insandan yürüyemezsin, lokantalarda masa bulamazsın diye. Bir ses bölüyor düşüncelerimi o anda. Kızlar kol kola vermişler horon tepiyorlar. Atkılar bereler eldivenler, kar yağıyor bir yandan; kızlar horon tepiyor bir yandan. Tepmeleri bittiğinde yanakları al al oluyor hepsinin. Sonra da dağılıyorlar. Etrafıma bakıyorum, dükkanlardan çıkanlar, yolda yürüyenler bir an tebessümle izledikleri manzarayı, sona erdiğinde unutmuşçasına yollarına devam ediyorlar. Benim de onlardan bir farkım yok. Bir an durup bakıyorum, sonra yoluma devam ediyorum sessizce. Ooohhh boş bira şişeleri var kimi otellerin arkasında. Bu soğukta bira değil de kanyak olsa insan içer içi ısınsın diye. Tuvaletim geliyor karın içinde bata çıka ilerlerken. Vakit de yaklaşıyor iyiden iyiye. Buluşacağımız yere gidiyorum. Tuvalete gidiyorum ve muazzam bir kuyrukla karşılaşıyorum. Soğuk ve çaydan diyor önümdeki hanım. Gülüşüyor sonra da arkadaşıyla. Dönüşte Çamlıhemşin’de bir tur atsa mıydık demiştim ama yağmurdan göz gözü görmediğinden yolumuza devam ediyoruz. Zilkale’ye de çıkamıyoruz. Fırtına Deresi’nden geçiyoruz tekrar. Gelirken mola vermiş Zıpline’a binmişti kızlar. Arap kızlar’ın bilhassa, yaptığı akrobatik hareketler inanılmazdı. Hala Köprüsü’nde mola vermiştik bir de. Çamlıhemşin’e yaklaşık altı kilometre mesafede. Saat altı gibi de Trabzon merkeze inmiş bulunuyoruz nihayet. Uzungöl mü, Ayder mi diye soracak olursanız, mukayese edilemeyecek kadar güzeldi ikisi de diyeceğim sizlere.

HOPA

HOPA’YA DOĞRU:

20140413_152541

Saat sabahın beşi ve ben lobideyim. Altı otobüsüne binmek üzere hazır ve nazır servisimin gelmesini bekliyorum. İçi buram buram tüp kokan bir taksi geliyor. Ama geliyor nihayetinde ve nazik bir esintiyle henüz ağarmakta olan yeni günü karşılıyoruz güleç şoförümle beraber. Amasya’nın minik otogarına geldiğimizde Gaziantep orijinli otobüsün on dakikalık ihtiyaç molasında olduğunu öğreniyorum. Köşede semaver çayı yapılan ufak bir kafeterya var. Erkek gibi bir kadın karşılıyor beni. Deyim yerindeyse yaka paça oturtuyor. Önce bana bağırıyor sanıyorum ama bakıyorum ki amacı bana yer göstermekmiş. Çay ve simit söylüyorum. Semaver çayı başka güzel olmakla beraber adının Zehra olduğunu öğrendiğim kadının hal ve hareketlerinden başımı aldığım anlarda ancak yudumlayabiliyorum çayımı. Çok geçmeden kocası geliyor. Onun da adı Halil imiş ve şoförlerle konuşmalarına tanık oluyorum. Mevzu çapkınlık. “Başımda bir bela var zaten, ikincisinden Allah korusun.” derken ki yaka silkişi hiç sitemkar değil. Karısının erkek fatmalığını kabullenmiş sanki çoktan. Kaldı ki, işlerin yükünün büyük kısmını omuzlarından almış olabileceğinden minnettar bile olabilir, hayatı boyunca hiç sözünü etmeyecek olsa bile.

İki saat sonra Samsun otogarındayız ve daha dün beni buradan alıp da, Amasya otobüsüne bindiren çocukla göz göze geliyoruz. Bana tip tip bakıyor, “Bu sefer nereye?” der gibi. Üzerinden 24 saat geçmemiş olmasına rağmen bana günler geçmiş gibi geliyor ve yol aldıkça günlerin önüne geçiyorsunuz bir anlamda. Yelkovanmışçasına ruhunuz, sabitleniyor bir saatte ve kolay kolay terk etmiyor yerini. Ayaklarınızsa birer akrep, duramıyor hiç yerinde. Hep akrep peşinde yelkovanın. Bir gölge gibi izliyor onu. Ötekiyse nazlı. Ağırdan alıyor zamanı. İyice özümsüyor her anı. Bir büyük zirveleri var tam uyumlu, iki defa ancak. Görmelisiniz muhteşemliği. Tıpkı akreple yelkovanın zirvesi gibi, sizin de hayatta iki zirveniz var. Biri doğum, biri ölüm sanki. Aradakiler bir geçişten ibaret.

Önce Ordu’dan geçiyoruz, sonra Giresun’dan. Sanki birer kardeş şehir bunlar. Sahilleri birbirine benziyor. Bu seferlik sadece geçiyorum içlerinden, camın arkasından bakarak. Giresun Adası’nı iç geçirerek ıskalıyorum. Nihayet Trabzon’a ulaşıyorum. Otobüs Rize’ye devam edecek. Trabzon otogarında iner inmez sıkıntılanıyorum. Korkutuyor beni burası. Moralim bozuluyor. Bıraksalar ağlayacağım. Bıraksalar ilk otobüsle Sinop’a geri döneceğim. Burada kalmak istemiyorum. Bir görevli yaklaşıyor yanıma. “Burası çok büyük, çok sevimsiz.” diyorum. “Biz buradan Batum’a kadar gidiyoruz.” diyor. Eşyamı veriyorum derhal. Nerede ineceğimi soruyorlar. Rize mi, Artvin mi, Batum mu diye. Yol boyunca düşünüp karar vereceğimi söylüyorum.

Sonra ne mi oldu? Her istasyonda bana soran gözlerle baktılar. Burası mı, şurası mı derken ben kendimi Artvin, Hopa’da buldum. Saat beşe geliyordu otobüsten indiğimde. İçimdeki sese bıraktım kendimi. Artvin’de buluverdim kendimi. Rize’de ise başbakanın her 100 metrede bir, kilometreler boyunca, bir beyaz bir mavi fon üzerinde koyu renk takım elbisesiyle arz-ı endam ettiği direklere asılı tam boyutlu posterleri tarafından karşılandım. Gezi Parkı yahut hiçbir eylemci geçmemiş gibi geldi buradan. Bense çaresiz yoluma devam ettim.

20140412_140807

HOPA:

Prenskale turizme ait mini otobüsten indiğimde saatlerce yol gitmenin sersemliği vardı üzerimde. Kararsızca indiğim ilçenin meydanında  ilk dikkatimi çeken ortalıkta hemcinslerimin çok az miktarda olmalarıydı. Ben galiba bir erkek şehrine, dolayısıyla ilçesine gelmiş bulunmaktayım. İç sokaklardan, lokantaların arasından geçiyorum. Dükkanların içlerinde de erkekler var dizi dizi. Bana bakıyorlar garipseyerek kah dükkanlarının içinden, kah kapılarının önlerine attıkları sandalyelerden. Yokuşun sonundaki öğretmenevine gidiyorum. Burada otelde kalamayacağım düşüncesi yerleşiyor beynime. Doğu gibi burası ama denizlisinden. Tekrar çarşıya iniyorum. İnsanları tanımam gerek. Bulduklarıma saçma sapan yol tarifleri yaptırıyorum, döviz bürolarının yerlerini soruyorum, olmadı migros soruyorum.”Ha buraya nercen celdun daa?” “Arcvinimiz guzel oluyor daa.” gibi efsanevi cümlelerini “da” takısıyla bitiren gökgözlü adamlarla konuşuyorum. Çok sevimli ve melodik geliyor konuşmaları, konuşma sürelerini ne kadar uzatırsam kardır diyorum, ne konuştukları mühim değil, zaten çoğunu da anlamıyorum ama işte hoşuma gidiyor daa. Bana karşı son derece sabırlı davranıyorlar. Bir tanesi nereden geldiğimi soruyor. Tepkisini ölçmek için “Fethiye.” diyorum. Yerini soruyor, tarif ediyorum. “Çok kilometre, ha burada ne işun var da, öğretmen miysun?” diye soruyor. Buralı değilsen, yalnız ve bekarsan, demek ki bir öğretmensun daa!

Gürcistan’la aramızdaki Sarp sınır kapısına çok yakınız ve az ileride de Hopa limanı var. Hiç görmediğim kadar çok tır ve kamyonla karşı karşıyayım. Denizaşırı ya da kara yolundan geçirilmiş son model arabalar taşıyor kimisi, kimisinin içinde ne var ne yok belli değil. Bense karşıya geçiyorum, sahil tarafına. Hala şehrin mekanizmasına alışmış değilim, lisanına alışsam da. İnsanlara karşı kendimi yalnız ve çaresiz hissettirtiyor tüm bunlar. Kaçkarlar’ın üzeri sislerle kaplı. Harika bir manzarası var. Lunapark var sahilde. Az ileride de, bir sürü kafeterya. Dışarıya masalar atmışlar. Hava güzel ve kadınlı erkekli gruplar var. Bol bol çay, kahve ve çekirdek tüketiliyor. Sahilde yürürken gençlerin olduğu bir gruba denk geliyorum. Kazım Koyuncu’nun sesi denizin sesine karşıyor. Koyuncu’nun memleketinde olduğumu hatırlıyorum nihayetinde ve gençler var hemen yanı başımda, bir anda hüzün dağılıyor ve sahile vuran dalgalara bakıyorum. Bunlar umut dalgaları ve umudun sesi. Hüznüm dağılıyor. Rengin kafeyi seçiyorum. Güneşi batırıyorum batırmasına ama esinti de yavaştan üşütmeye başlıyor. İlerideki bir masada oturan gençlerin arasına uzun ve kızıl sakallı orta yaşlı bir adam geliyor. Hesabı istediklerinde “Çayları açık yaz ama.”diyor. Gülüşüyorlar. Laz fıkraları vardır hani, hepsinin bir doğruluk payı olduğuna kanaat getiriyorum. Değişik bir felsefeleri ve farklı bir mizah anlayışları var. Ben sevdim. Hüzün ve memnuniyetsizliğim başka nedenlerden ötürü, siz bana aldırmayın sakın.

20140412_180828

image

Yöresel tatlar konusundaki talihsizliğim burada da devam etmekte ve maalesef balık memleketinde yiyecek balık bulamıyorum. Bir balık mevsiminde bile gelememişim. Yazık bana. Akşam da hamsi bitmiş olduğundan mezgit tava yapıyorlar. Sular maşrapalarda geliyor. Neden olduğunu anlamadığım bir garson bana öğretmenevine kadar eşlik edip, ertesi güne döner ısmarlamayı teklif edip, akşam akşam ortaya çıkan Gürcü kadınlara üşenmeyip tek tek selam verdikten sonra bana dönerek “Anladum ben sizu, siz bunlardan değulsunuz.”diyor. Bense yanıt verme gereği ve fırsatı bulamıyorum. Çünkü bir süre sonra Hopa’nın “sarhoş adamlar barlar sokağından” geçmekte olduğumu, günlerden cumartesi olduğunu; naralar atarak kapılardan fırlayan adamların önce bana sonra da bana refakat eden garsona bir göz attıktan sonra kendi yollarına devam edişlerinden ancak idrak edebiliyorum. İyi ki yalnız değilmişim dedim. Saat yedi civarıydı ve adamlar dut gibiydi. Sonra mı? Sabaha kadar nara atan, olmadı silah atan, küfürleşen, kavga eden, arabasının lastiklerini iyice ezip tuhaf sesler çıkarmaya çalışan adamların seslerini dinleyerek geçirdim hayatımın bir gecesini bir garip memlekette.

20140412_175325

20140412_175105

İklimin çılgına çevirdiği, çoğu inatçı ve hoyrat, uzlaşması  kolay olmayan, kadın ve silahsever erkekleriyle dolu bir yer burası ve etrafta konuşacak bir hemcinsimi bulamadığımdan kadınlarını tanıma fırsatı bulamadım bile. Sokaklarda en çok Gürcü kadınlar dolaşıyorlar rahat rahat.

Kaçkar’ların buğusuyla ayrılacağım buradan. Hislerim biraz karışık. Fırtınayı çağrıştırdı sanki burası bana.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑