THE SHAPE OF WATER : SUYUN ŞEKLİ

8A0355CF-6B23-42B0-A4A4-19644420E856

THE SHAPE OF WATER : SUYUN ŞEKLİ

“Görmek mümkün değil senin şeklini
Dört bir yanım seninle çevrili
Varlığın doldurur gözlerimi aşkınla
Kalbim aciz kalır her yerdeki varlığınla”  Yıllar yıllar önce bir aşık tarafından fısıldanan o şiir

Filmin sonunda Richard Jenkins’in sesinden duyacağımız bu dörtlükten ilham alınarak filmin doğmuş olabileceğini düşünüyor insan. Başa dönecek olursak eğer, bir fikirle başladığını görüyoruz her şeyin. Tek bir satır, bir paragraf, bir fotoğraf ya da bir tablo, belki bir küçücük taş ya da tek bir bakış esin kaynağına dönüşme potansiyeline sahip aslında. Düşüncenin şekillenmesine ve meyve vermesine aşama aşama tanıklık etsek, nasıl oluştuğunu bilsek de, nereden çıktığını unutuyoruz çok defasında. Oysa ki insan insanı, olaylar birbirini tetikliyor ve yaratıcı zihinler yaratım sürecine girmiş oluyorlar bir vesileyle, zaman içinde. Guillermo Del Toro’nun fantastik dünyasına alışkın meraklısı içinse çok da şaşırtıcı bir durum olmasa gerek filmin yaratım süreci de, işleyişi de. Pan’ın üzerinden on bir sene geçmiş olsa bile, Del Toro adı Pan’ın Labirenti ile anılıyor halen daha. Beklentiler yüksek, adaylıklar prestijli yerlerden oluncaysa “Suyun Şekli” hissedilir bir merakla beklenmeye başlanmıştı vizyon tarihinden aylar aylar öncesinde. Pan kadar özgün olmasa da, kendi çapında, türlerden bir demet sunan ve beklentileri karşılayan bir film çıktı karşıma. Film macera, dram ve fantastik olarak geçen türler arasında müzikale yatkınlığı ile de anılabilir pekala da. Bu senenin La La Land’i olabilir bu perspektiften bakıldığında. Edgar Allen Poe’nun da müze evinin bulunduğu Baltimore’da, Soğuk Savaş’a, Kennedy suikastine, sonlarına doğru da MLK suikastine ve siyahların ayaklanmasına zemin oluşturan altmışlı yıllarda aşkın ve kaybın hikayesi anlatılıyor bir peri masalı formatında. Duvar takvimlerinden günün niyetinin okunduğu yıllar bunlar aynı zamanda. Saf’ın daha bir saf, kötünün klasik kötü olduğu zamanlar. Shirley Temple, Bill “Bojangles” Robinson ve ünlü tap dansı, Eski Ahit’te Samson’a Why dedirten Delilah’nın da yer aldığı Cecil B. DeMille klasiği var televizyonlarda. Günümüzdeyse, film, Amerikan hükümetinin finanse ettiği T-4 adı verilen gizli bir araştırma tesisinde temizlikçi olarak çalışan ve bebekken bir nehir kenarına bırakılan dilsiz Elisa’nın siyahi arkadaşı Zelda ile birlikte büyük bir sırra vakıf olmalarıyla başlıyor. Bu sır, suda ve belli bir süre boyunca da karada yaşayabilen bir Varlık; ve onu araştırmak üzere yeni bir ekip T-4’e kabul ediliyor. Güney Amerika’dan bulunup getirilmiş, nehirden çıkartılmış büyük olasılıkla. Amazon yerlileri ona Tanrı diye tapınıyorlarmış bir zamanlar. Ev tuzunun olduğu bir su kütlesinin içinde yaşayabiliyor, son derece mütevazi bu açıdan bakıldığında. Dokunduğu şeyleri iyileştirme gücüyse sonradan çıkıyor ortaya. Aynı zamanda insanlarla iletişim kurabilen, zeki ve duyarlı bir Varlık’la karşı karşıya olsalar da, bu işle haşır neşir olanlar dışında bu özel durumun farkına varanlar filmin iyi huylu karakterleri oluyor yazık ki yalnızca. Varlık, ilk ve en insani etkileşimini, kendi sessizliğinden beslenen Elisa ile yaşıyor. Yumurtalar aracı oluyorlar bu özel duruma. Zamanla imkansızmış gibi  görünen koşullarda aşkın mümkün olabilirliğine şahit oluyoruz. İlahi bir aşk mı anlatılmak istenen, kim bilir! Fakat amacına ulaşıyor mu bu aşk sorusuna gelirsek eğer, sabırla izlemek düşüyor izleyicisine derim sadece.

THE SHAPE OF WATER

169C2152-7EDF-453E-97D2-F41E1A5FDA17

Film boyunca Sovyetler Birliği korkusu, sarı ırk korkusu-kısaca komünizm korkusu, siyah karşıtlığı, üstü örtülü de olsa eşcinsellere duyulan antipati, sınıf farkı, ötekine karşı duyulan korku ve toleranssızlık anlatılıyor alttan alta. Varlık’ın cisminden bağımsız olduğunu kendisiyle arasında paralellikler olduğunu düşünen, bu yüzden de ona korkusuzca yaklaşan Elisa da kendi sıradışılığının farkında, kısmen de olsa. Varlık’ın bir sürü insanın arasında ona sempati besleme nedeni olarak ikisinin de ses çıkaramadıkları için konuşarak insanlarla iletişim kuramamaları olduğunu söylüyor. Varlık şekilci değil ve onu olduğu gibi görüyor ve de kabul ediyor. Üstelik masallarda yaşayan Kaf Dağı’nın ardındaki Kral’ın kusursuz bir cilde, ipeksi saçlara, bebeksi bir yüze sahip kızı da değil Elisa. Biraz geçgince, temizlik işçisi ve de kimsesiz. Karşı dairesinde yaşayan ressam ve eşcinsel, bir zamanlar alkolik, şimdiyse işsiz komşusu Giles, işyerindeki Zelda dışında hayattaki tek dostu. Yalnızlıklarının tesellisi oluyorlar birbirlerine.  Giles hoşlandığı kafe sahibi delikanlıya götürüyor onu, peltemsi yeşil turtalar alıyor ondan kimsenin yiyemediği. Atmalara kıyamadığından buzdolabında biriktiriyor hepsini. Elisa da bir kez olsun bir şey istiyor ondan: Varlık’ı kaçırmak için yardımını. İlk duyduğunda bunu reddeden Giles, kafe sahibi çocuğun içindeki kötülüğü gördükten sonra hayattaki tek dostu olan sessiz komşusuna yardım etmeye karar veriyor.

48E678F3-2D47-4BEE-AFD4-9956C027B86E

Her zaman yalnız mıydın? Hiç yanında biri oldu mu? Başına neler geldiğini biliyor musun? Çünkü ben bana neler olduğunu bilmiyorum. Aynaya bakıyorum ve anımsadığım tek şey bu yaşlı adamın yüzündeki şu gözler oluyor. Bazen ben de bu dünyaya hem erken hem de geç geldiğimi düşünüyorum. Belki biz birer yadigarız.” Giles

Filmin kötü adam kontenjanını layıkıyla dolduran aktör Michael Shannon, Varlık’ın kopardığı iki parmağını ameliyatla diktiriyor. Ben mağlup olmam, teslim ederim sözlerinden kendisini bir çeşit peygamber olarak gördüğünü düşündürtüyor. Kitap olarak “Pozitif Düşünmenin Gücü”nü okuyor olsa da, pratiğe dökmekte pek de başarılı değil. Zihninde gelişen kötü düşüncelere paralel olarak yama tutmayan parmakları önce morarmaya, sonra kokuşmaya başlıyorlar. Parmaklarını bulan Elisa’ya karşı duyduğu minnetten ötürü belki de-aksi ya da bir başka neden belirtilmiyor çünkü, onu düşünmeden edemiyor. Kendi itiraf ettiği üzere, pek güzel olmadığını bildiği halde ona karşı duyduğu hisler kendisini de şaşırtıyor. Aşık olunan şeyin neye benzediğinin önemsizliği vurgulanmak isteniyor burada ve tüm film boyunca. Varlık neredeyse solungaçlara sahip, Elisa da prenses değil. Öte yandan beyaz atlı prens olmasa bile kim solungaçlı ve acıkınca kedi yiyen bir prens ister, o hiç belli değil. Strickland’e dönecek olursak bakış açısı doğru, aklı iyi çalışsa bile, kalbi kötü olduğundan zarar veriyor dokunduğu şeylere. Elisa bu kötülüğün ona dokunmasına bile tahammül edemezken, filmin dışarıdan kusursuz görünen bir eve, içerisinde bir eş ve iki çocuğa, sonradan da yüz kırk üç adet özelliğe sahip en baba arabasına sahip olan karakteri de yine Strickland sadece. Onun dışında kalan karakterler ya yalnız ya mutsuz ya da iki güzelliğe aynı anda sahip olarak yaşayıp gitmişler, ta ki Varlık Elisa vasıtasıyla hepsinin hayatını değiştirene dek. Her birinin tek tek ev yaşantılarını görme fırsatını bulduğumuz karakterlerden sırasıyla Elisa yalnız, Giles yalnız, Bo”Dimitri” de öyle. Zelda’nın korkak ve duyarsız bir kocası var. O da teoride olmasa da pratikte yalnız neticede. Kocası onu görmüyor ve umursamıyor çünkü. Benimse en hoşuma giden şeydi belki de, her karakterin nerede yaşadığını, evde neler yaparak vakit geçirdiklerini görmek. Film için seçilen renk paleti, ev içi pek çok detay ve özellikle de sinematografisinin Jean Pierre Jeunet’nin Amelie’sini en çok anımsattığı anlar bunlardı. Yönetmen Del Toro’ysa, Jeunet’ye hayranlığını dile getirmekten hiç çekinmemiş meslek hayatı boyunca.

BBDB6060-9C52-405B-A2E3-C130635B8F2A

Belden aşağısı düz görünse de, bir erkeğe asla güvenme.” Zelda

Aşkın fiziksel boyutunun nasıl olduğunu anlatan cümle Zelda’dan geliyor. Varlık bir bedene sahip hepsinden öte. Elisa da öyle. Ortada bir aşk var ve bu aşkın bir de fiziksel boyutu var. Filme estetik boyut katan sahne iki farklı bedenin suyun içinde tek vücut oldukları sahneler oluyor. Suyla çepeçevre sarıldıklarında sonsuzluk geliyor akıllara, ilahi bir dokunuş var bu işin içinde, bir de Strickland’in de dediği üzere Tanrı insan gibi görünüyor belki de. Sufi metafiziğine, Vahdet-i Vücud görüşüne yer veren ve anlamlar yükleyerek romantize eden bir bakış açısı var filmde, en çok ziyanıysa duyarlı zihinlere.

AAC662B9-FF1D-4EBC-BEFD-8651C4975C62

“Hayatın boyunca denemediysen anlamazsın, anlayamazsın.” Zelda

Absürd ve imkansız bir takım girişimler silsilesinin içinde buluyorlar karakterler kendilerini. Nihai amaçları Elisa’ya yardım etmek gibi görünse de, sisteme, düzene, hükümete, kötüye-adı her neyse, bir kez olsun başkaldırmanın gururu var üzerlerinde. Hiç önemsenmemiş hayatlarında bir fark yaratarak imkansızı başarıyorlar böylelikle. Güvenliğin üst boyutlarda olduğu askeri bir tesisten E.T.’dekine benzer bir kaçırma hikayesinin kahramanları olarak çıkmayı başarıyorlar ele ele vererek. Burada bilim insanı rolündeki, aslında Rus ve KGB ajanı olan Bo”Dimitri” bir bilim insanında bulunması gereken etik anlayışını sorgularken, bir vatansever olarak geldiği Amerika’da, bilime katacakları ve onun için neler yapabileceğini sorguluyor bir yandan da. Vicdanına yenik düşen Bo, Varlık’ı öldürmek şöyle dursun, kaçırılmasına yardım ediyor. Ruslar bizim olmazsa toprağın olsun mantığıyla Varlık’ı öldürmesini istiyorlar ondan. Strickland’in amacı ise Varlık’ın üzerinde deneyler yapmak. Bunu yaparken  her tür işkenceyi uyguladığından, Bo Dimitri, bu güzel ve grift şeyi yok etmeye karşı çıkıyor ve Elisa’nın tarafına geçiyor. Sonunda en ağır bedeli ödeyecek olan yine kendisi olsa da.

Sonuç olarak tüm bu anlatılanlar filmi Oscar’a taşıyacak mıdır, taşıyacaktır şüphesiz. Film izlenesidir şüphesiz, üzerine geçmiş zaman olur ki de denesidir. E.T.’yi, Amelie’yi anmadan geçilmemelidir bu arada, bir de Babalu Aye diye diye her ağacın, her akvaryumun önünden geçerken acaba mı diye bir süre, ara ara keyiflenmeli ya da belki de bir dünya yaratmalıyızdır kendimize içinde huzuru bulabileceğimiz ve de acılardan kaçabileceğimiz. En az bir defaya mahsus olmak üzere de La Javanaise eşliğinde gerçekleştirmeliyiz bu düşümüzü…

082474C6-881D-42D0-A4C9-8F3AB3148C85

 

 

 

SELMA

SELMA:

“Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir?” Matta 6:27

“Bir insanın uğruna öleceği bir şeyi yoksa, yaşamaya da hakkı yoktur.” Martin Luther King

“O sana benziyor. Başkalarının göremediğini gören bir çocuk o.” Anthony Doerr/Göremediğimiz Bütün Işıklar

image

Otuz dokuz yıllık yaşamını sığdırdığı kalbinin, öldüğünde son on üç yıllık yurttaşlık hakları eylemciliği sırasında yaşadığı yoğun stres yüzünden altmış yaşındaki bir adamın kalbi kadar yorgun ve yıpranmış olduğu söylenen, dört çocuk babası, 1964 yılının Nobel Barış Ödülü sahibi, sosyolog, din adamı, politik eylemci, yazar ve tüm bunların ötesinde çok çok iyi bir hatip ve hepsinden de önemlisi “Bir hayalim var” adlı ölümsüz cümlesini de içeren konuşmasını ilk defa iki yüz elli bin insanın önünde, Lincoln Memorial’ın basamaklarında yapmış ve en nihayetinde bu hayalini gerçekleştirebilmiş siyahi önder, “Martin Luther King”. Bir suikast sonucu bedeni bu dünyadan silinmiş olmakla birlikte, düşünceleriyle rengi ne olursa olsun ardından gelen her nesli ve birçok kesimi etkileyebilecek sözleriyle yaşıyor ve yaşatılıyor günümüzde de. Ölümünden beş yıl sonra eşi Coretta Scott King, The King Centre’ı kuruyor kocasının anısını yaşatmak, düşüncelerini ve ideallerini canlı tutabilmek adına. Daha bir sürü ayrıntı var kısacık bir hayata sığmış olan. Amerikalı kadın yönetmen Ava DuVernay’in elinden çıkmış çok da başarılı bir eser var 2014 yılı yapımı ve benim maalesef ki biraz geç olmakla beraber nihayet izleyebildiğim ve çok çok beğendiğim. Bir çok film var izlediğim ve bundan sonra izleyeceğim ömrüm ve şartlarım el verdiğince. Ama çok az filmde hissedebildiğim bir şey vardı Selma’da; o da kabaca sinemanın ölüyü diriltme gücü. Martin Luther King hiç ölmemiş ve öldürülmemiş gibi. Martin Luther King uzak bir coğrafyadan bu defa özel hayatı, kadim dostları, karısı, çocukları, hiç aklından çıkmayan ve hep sol yanında taşıdığı ölüm düşüncesi, acıları, sonsuz sıkıntıları, sigarası, yorgunluğu ve hapishane anları ile aklımıza siyah beyaz bir fotoğrafa sığmış nadide anlarından çok daha güçlü ve insani bir şekilde kazılıyor belleklerimize. Ama neticesinde bir insan öldüğünde bir insan ölmüş ölüyor. Tıpkı Malcolm X, James Reeb, Viola Liuzzo, Jimmie Lee Jackson ve hayatları ellerinden alınmış tüm diğer kurbanlar gibi.

image

image

Dönemin ve çook uzuun yılların FBI Başkanı J.Edgar Hoover tarafından politik ve ahlaki bir soysuz olarak tasvir ediliyor şiddete başvurmayan -nam-ı diğer “MLK”-, Amerikan başkanı Lyndon Johnsan’a. İleri görüşlü vaazleri, doğuştan liderlik vasıfları, kendine güveni, kürsüye hakimiyeti, bireyleri ve toplumları etkileyebilme gücü ve kıvrak zekasıyla ne çeşit bir tehlike olarak görülüyorsa artık olabilecek her yerde dinleniyor ve aile düzenini bozmak, karısını yıldırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ve tüm bunlar Amerikan devletinin bir kurumuna verilen yetkilerle gerçekleştiriliyor(her zamanki/çoğunlukla olduğu gibi). Başka ne gibi yetkilerle hareket ediyor federal Amerika’nın federal beyaz valileri ve şerifleri diye soracak olursak eğer, kamçılı Indiana Jones’larla silahsız halkı kırbaçlamak, gaz bombası atmak, öldüresiye dövmek gibi bir takım aklımızda kalan eylemleri geliyor hemen aklımıza. Zincir geçirilmiş coplarla(billy clubs) yapılan paylaşımlar da altmışların Amerikasında son derece çığır açıcı görünüyor. Ama her şey aile içinde kalıyor. Her ebeveyn kendine ait olduğunu düşünerek asilik eden üvey evlatlarını dövüyor, öldürüyor, yok ediyor. İşler, buradan bakınca da, okyanus ötesine geçsen de aynı şekilde yürüyor.

image

Sık sık ölümü düşünüyor MLK. Biliyor ve hissediyor bunu. Kendini umudun ve zaferin bir ışığı olarak görmenin kendisine yettiğini, gelecek güneşli günleri göremeyeceğini söylüyor. Filmle aynı adı taşıyan ve olayların büyük bir kısmının geçtiği ve tarihle kaderin kesiştiği Alabama’ya bağlı Selma şehri ise ölmek için iyi bir yer gibi görünüyor O’na ve dostlarına. Filmin en beğendiğim sahnesi ve repliği geçiyor iki adam arasında tutuklu oldukları koğuşun içinde. Bu sefer dinleme sırası Martin Luther’e geçiyor. Bense olduğu gibi aktarıyorum İncil’den yapılan bu alıntıyı. Din misyonunu gerçekleştirmiş oluyor bir kez daha. Tesellisi oluyor korku dolu ruhların.

:”Havadaki şu kuşlara bir bak. Ne ekiyorlar ne de biçiyorlar, ne de ahıra ürün depoluyorlar. Buna rağmen cennetteki baban karınlarını doyuruyor. Senin onlar kadar değerin yok mu? Sen kim oluyorsun da onun hayatını bir saat daha uzatmak için endişeleniyorsun?”

MLK:”Matta 6.27″

image

Kanlı Pazar’da Edmund Pettus Köprüsü’nde yaşananlar televizyonlarda naklen yayınlanıyor. İnsanlar naklen şiddeti izliyorlar ve direniş bütün Amerika’ya yayılıyor. Beyazlar da destek oluyor bu davaya karşılığını er ya da geç canlarıyla ödeseler de. Ve tüm bunlar ülkede o tarihlerde nüfusu yirmi milyonu bulan siyahların en insani haklarından biri olan oy verme haklarını kazanabilmeleri için gerçekleştiriliyor. Nesiller boyunca dövülmüş ve kırılmış insanlar yine dövülerek ve kırılarak ancak bir takım hakları elde edebiliyorlar. Ve Amerika, Nobel Barış Ödüllü vatandaşını onu öldürerek yok ediyor nihayetinde. Bu adam bir kez silah almıyor eline. Aynı adam olası ölümleri önlemek için yürüyüşten vazgeçiyor, herkesin ondan nefret etmesi pahasına. İnsan hayatını önemsiyor çünkü, herkes bir değer çünkü. Yumruk yediğinde karşılık vermiyor öteki yanağını uzatan İsa gibi. Ama illa ki ölüyor O da, tıpkı İsa gibi. İsa nasıl insanlık adına acı çekmişse, O da insanlık adına acı çekerek yeryüzündeki misyonunu tamamlıyor, hayatının anlamına duyduğu güveni yitirmeden.

image

En nihayet olduğumuz şeye bizleri hazırlayan bir geçmiş var arkamızda serili. Siyahlara oy hakkı için mücadele veren bu bir avuç insanın da kendilerine özgü hikayeleri var arkalarında bırakamadıkları. Bir adama inanıp, bir adama güvenip onun önderliğinde ilerliyorlar ölmek pahasına. Önlerinde uğruna ölünecek bir davaları, ellerinde oyunun kurallarını gösteren bir kılavuzdan başka bir şey olmayan İncilleri ve en çok da bu öğretilere sığınan sağduyulu önderleriyle, yobazlaşmadan, kan dökmeden, el ele, omuz omuza ilerliyorlar Beyaz Saray’a doğru. Başkan Johnson tarihi konuşmasında Siyahi ya da Güneyli sorunu yoktur, yalnızca Amerika sorunu vardır diyerek en azından dilinden çıkartıyor ayrımcılığı. Birçok ama birçok fırtınalar sonrasında güneşli gökyüzü gösteriyor yüzünü. Ve her ne olursa olsun toplumlar için kurtuluş bir yerden, bir adamın gırtlağından doğuyor. Yeter ki arkalarından gelen ve bu zor kazanılmış değerli mirası devralan nesiller basiretli, vicdanlı ve akılcı olabilsinler.

BİR HAYALİM VAR(I HAVE A DREAM) 1963:
“Bugün diyorum ki dostlarım, şu anın ve yarının getireceği güçlüklere ve engellemelere rağmen
hala bir hayalim var benim. Amerikan Rüyası içinde derinden yer edinmiş bir hayal.
Bir hayalim var: Gün gelecek bu ulus, ayağa kalkıp kendi inancını gerçek anlamıyla
yaşayacak; Şunu kendinden menkul bir gerçek kabul ederiz ki, bütün insanlar eşit
yaratılmıştır.
Bir hayalim var: Gün gelecek eski kölelerin evlatlarıyla eski köle sahiplerinin evlatları,
Georgia’nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar.
Bir hayalim var: Gün gelecek, adaletsizliğin ve eziyetin sıcağıyla bunalıp
çölleşmiş olan Missisippi Eyaleti bile, bir özgürlük ve adalet vahasına
dönüşecek.
Bir hayalim var: Gün gelecek dört küçük çocuğum, derilerinin rengine göre değil
karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar.
Bugün bir hayalim var!
Bir rüyam var: Gün gelecek ahlaksız ırkçılarıyla, “müdahale etme” ve “etkisiz hale getirme”
kelimelerini dilinden düşürmeyen valisiyle Alabama, işte tam orada Alabama’da, küçük siyah
oğlanlar ve kızlar; küçük beyaz oğlanlar ve beyaz kızlarla el ele tutuşma şansına sahip olacaklar.
Bugün bir hayalim var!
Bir hayalim var: Gün gelecek her vadi yüceltilecek, her tepe ve her dağ alçaltılacak, engebeli alanlar
engebesiz hale getirilecek ve eğri büğrü bölümler dümdüz olacak; Tanrı’nın zaferi ortaya çıkacak ve
bütün bedenler bunu birlikte izleyecekler.”  MARTIN LUTHER KING

Genel olarak film hakkındaki düşüncelerimse niceleyici bir sıfat ekleyerek ifade edeceğim şekilde çok beğendiğimdir. Zaten beğenmediğim hiçbir filmin eleştirmek için kritiğini yapmıyorum. Gerek görmüyorum. Her film bir umutla başlıyor, bir dolu emek harcanıyor. Sonuç kötü de olabilir. O benim meselem değil. Ama çok iyi filmler var ve bu da onlardan biriydi. Oyunculuklar ve canlandırdıkları karakterlerle olan benzerlikleri, tüm yan roller, senaryo, görüntü yönetimi, müziklerin hepsi ve şarkıların olaylarla örtüşen sözleri, film daha gösterime girmeden hazırlanmış ve Martin Luther’in sözleriyle ritm tutturmuş harikulade trailer’ıyla 2014’ün en başarılı filmlerinden, çok önemli biyografik bir eserdir.

image

image

New York Historical Society - Freedom Journey 1965: Photographs of the Selma to Montgomery March by Stephen Somerstein - January 16 ñ April 19, 2015 Coretta Scott King and husband civil rights leader Dr. Martin Luther King, Jr., on platform at end of 1965 Selma to Montgomery, Alabama Civil Rights March - March 25, 1965. (Photo by Stephen F. Somerstein)
New York Historical Society – Freedom Journey 1965: Photographs of the Selma to Montgomery March by Stephen Somerstein – January 16 ñ April 19, 2015
Coretta Scott King and husband civil rights leader Dr. Martin Luther King, Jr., on platform at end of 1965 Selma to Montgomery, Alabama Civil Rights March – March 25, 1965. (Photo by Stephen F. Somerstein)

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑