BATI KARADENİZ, BİRİNCİ BÖLÜM : AMASRA

20161102_172424

BATI KARADENİZ BİRİNCİ BÖLÜM : AMASRA

“Deniz medeniyettir.” Alexander Dubcek

İLK MOLA: ANKARA

Nevşehir’den Ankara’ya, oradan da kuzeye doğru yol alacağım. Bunlarsa benim sözde planlarım. Dı. Gerçeklerse Elmadağ’daki berbat tipi ve otobüsteki yolculara muavinin yaptığı emniyet kemeri uyarısının ardından görüş mesafesinin giderek düşmesi. Kasım, aralık ve ocak aylarında mevsim normallerinin üzerinde seyredeceği söylenen hava durumu, bir gün, bir akşam üzeri belki bir anlık kızgınlıkla yerini kara bırakıveriyor ve şansım beni Nevşehir ve Ankara arasını beş buçuk saatte aştıktan sonra, zorunlu Ankara molasına sevk ediyor. Maltepe’de oturuyor Hale. Karayolunda daha fazla telef olmamak için metroya biniyorum. Yüksek yüksek binaların giriş katlarının camekanlarını süsleyen ellerinde sazlarla stüdyoda çekilmiş yağız Anadolu delikanlılarının saza ve söze davet içeren, aynı zamanda buram buram testesteron kokan fotoğrafları süslüyor mekanları. Ciğerci, kebapçı derken bir pastaneye oturup başlıyorum arkadaşımı beklemeye. Bir el var sanki tam arkamdan dürtükleyip duran. Sesler önce fısıldaşmalar şeklinde geliyor kulağıma. Sonradan netlik kazanıyor aynı şehrin sesi. Tüm bu fısıltılar dörtnala geldikleri noktalardan sonra, merkezde toplanarak onun sesine dönüşüyorlar bir anda. Bu o: Ankara. Tüm haşmetiyle de şimdi, şu an tam karşımda.

20160822_111549

20160821_213548

-Nörüyon Ankara?
-Nörim!
-Sen nörirsen güzel örirsin.
-Yani?
-Adın çıkmış marşlarda “Ankara Ankara güzel Ankara” diye.
-O eskidenmiş. Canım. Garımda 109 can, Merasim Sokak’ta 29 can, canım Güvenpark’ım da da 8 can verdim ben. 15 Temmuz’da da semalarımı şenlendiren jetler vardı. Hayalet kent olmadıysam, bil ki başkent olduğumdandır. Beş milyon küsur can’ın ne kadarı bırakıp gidebilecek işi aşı? Barınmaya devam ediyorlar çaresiz. Bense bir baba gibi taşıyorum onları.
-Belediye napıyor belediye? Çalışıyor mu Melih başkan?
-Benim oy verme yetkim yok. Canım. Partiler ve zihniyetler üstüyüm ben. Kimsenin tapulu malı da değilim üstelik. Yerim çoktu verdim, insanlar başlarını soksunlar istedim. Bozkırın ortasında komşularım olan illerle geçinip gidiyordum yoksa. Sonradan karaborsaya düştüm, değer bilmez, sahiplenmek nedir bilen insanlarca zaptedildim istemeden. İnsanoğlu çiğ süt emmiş, hayallerinden büyük hırsları var. Canıma okudular kıymetim anlaşılınca. Mustafa Kemal iyiydi hoştu, çok gururlandırmıştı beni zamanında ama şimdi düşünüyorum da keşke başkent olarak beni seçmeseydi. Ne bileyim bir Çankırı ya da Kırıkkale başkent olabilirdi pekala. Kıskançlığım yoktur benim. Keşke onlardan biri olaydı da ben de sakin başımla kalabilseydim. Çok başımı ağrıtıyor trafik, siyaset, terörün her türlüsü… En sevdiğim yerlerim mezarlıklarım. Valla. Huzur buluyorum onlarda. Sessiz sessiz yatıyorlar. Ne kavga var ne dövüş. Ne sitem var ne riya. Tek beslendikleri şey sükunet. Keşke daha çok olsa onlardan.
-Tövbe de! Tüefsin yahu. Dilinin buğusuna kapılırsın bak sonra.
-Kopsun dilim. Kessinler dilimi. Yazarlar beni en kötü ihtimalle. Evet ama öyle. Bıktım ben insanların hiddetinden, şiddetinden tepemde. Çok şiddetli migren ağrılarım tutuyor bazen.
-Hadi canım sende. Ankara’nın migreni mi olurmuş.
-Neden olmasın? Canım. Kanser bile olabilirim. Ben bu ülkenin başkentiyim. Tüm sıkıntılar bana, tüm şikayetler bana. Gel bir günlüğüne benim yerime geç ve gör bakalım çektiklerimi. Arazi mafyası bende, Anadolu kültürünün bir parçası pavyonlar bende. Sabaha kadar başım şişiyor sayelerinde. Tüm Çiçekdağ Ankara’ya indi sanki, sazı eline alan herkes Neşet. Usta tektir malum. Ama anlatmak ne mümkün! Ciğerlerim olan son ağaçlarım da kesiliyor hunharca. Bir sürü gökdelen, bir sürü AVM. Eskiden ne güzeldi Kızılay. Şinasim vardı, Akün’de film izlemek bir ayrıcalıktı. Siz hiç başka yerde duydunuz mu ırmaktan adını alan bir sinema? Kızılırmak ya. Güzeldim ben. Hem de çok güzel. Bir zamanlar. Dost’tan içeriye giren yoldaşlarım, güzel sinemalarım vardı benim.
-Nostaljik gördüm seni.
-Melankolik diyelim. Havadandır. Canım. Kasım’da aşk başkadır.
-Geçer.
-Ne geçmesi. Irzıma geçilmişken benim, ne geçmesi. Batsın bunların politikası. Rantı. Küçük hesapları. Boylarından büyük kazançları. Kirletildim artık dönüşüm yok benim. Ahh migrenim. Off başım başım. Beynimde tümör varsa yandım demektir. Türk hekimlerine emanet etsinler beni. Ölürsem eğer sakın Ankara Belediyesi çelenk göndermesin. Yol yapmaya devam etsinler ve de gökdelen. Bir bildikleri o zaten. Off off. Kur’an bir gece okunur, kırk gece değil. Neşet’in türkülerini çalsınlar arkamdan. Yeter bana.
-…

20161102_161418

ERTESİ SABAH : AMASRA

Çekmiş olduğum fotoğrafları ayıklamayı bırakmayı başarabilirsem, bitkiörtüsel değişime şahit olabileceğim ama mani olamıyorum kendime. Ankara’dan coşku içinde ayrıldığım geliyor bir yandan aklıma, kurtuldum kurtuluyorum senden sevimsiz şey diye diye. Bir akşam ve bir gece yetiyor başkentte. Benim için böyle. Hep böyleydi. Bundan sonra da böyle. Ankara’dan Amasra’ya gitmek üzere yola çıkan Özemniyet firmasına ait on otobüsü içerisindeki yolcu sayısı dört saatin sonunda altı’ya düşüyor ve bu altı kişinin altıncı kişisi bendenizim. Önü dörtleyenler kadınlar korosu. Özgürlüklerini ilan etmiş sokaklara fırlamışlar sanki. Kadınların coşkulu hakimiyetinden korkan şoför ve muavinden gayrı tek erkek yolcu olan önümdeki koltuğu işgal eden adamsa pencere kenarına tünemiş de adeta ha uçtum ha kaçtım misali tekinsiz vaziyette manzarayı izlemeye sığınmış sanki sessizce.

Ankara’ya göçmek üzere konmuş göçmen kuşunu oynamama sebebiyet veren dondurucu hava yerini ılıman bir iklime bırakıyor Amasra’ya iner inmez. Şehrin içerisindeki garaja bırakılıyorum. Şirin, küçük bir kıyı kasabası görünümünde burası. Bavulunu çeke çeke git dilediğin yere, git gidebildiğin kadar. Sükunet hakim sokaklarına. Memurlar işyerlerinde, esnaf dükkanlarında. Ortalık süt liman. Taşkınlık yapsan tımarhaneye kapatılırsın. Halk sorun çıkaran biriyle karşılaşmayalı uzun zaman olmuş gibi. En işlek sokaklarında dolaşıyorum, bitiyorum iyi anlamda bu huzurlu ortama. Yaz bitmiş, herkes evlerine çekilmiş sanki. Bir günüm var. Dolayısıyla sınırlı sayıda saat var taraflarınca kovalandığım. Bu ise beni kabına sığmaz yapıyor. İçim içime sığmaz oluyor.
Adını, Kraliçe Amastris’den almış Amasra. Şehrin ilk sahibiyse Amazonlarmış. Sene 1460’ı gösterdiğindeyse Fatih Sultan Mehmet tarafından “savaşsız” fethedilerek Osmanlı İmparatorluğu’na dahil edilmiş. Arada geçen uzuun zaman zarfındaysa Fenikeliler, İonyalı’lar, Karyalılar, Akalar, Persler, Pontuslular, Romalılar ve Bizanslılar yurt edinmişler bu toprakları. Toprak dediğim 7 tepe, bir yarım ada, iki ada ve iki körfez imiş. Rivayete göreyse fetih öncesi şehre tepeden bakan Fatih, hayranlığını şöyle dile getirmiş: “Lala Lala acep Çeşm-i Cihan bu m’ola?”
Ülkemizde turizmin başladığı yer olarak bilinen Amasra bu mevsimdeki sakinliğinin aksine yaz aylarında iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık bir sayfiyeye dönüşüyormuş. Altyapı yetmiyor diyorlar. Evler pansiyonlara dönüştürülmüş çoktan. Oturanların üçte biri yerli halkmış, kalanlarsa Karabük ve Kastamonuluymuş. Birkaç filmin başrolünde oynamış Amasra. Sayılı miktarda da dizinin. Almanlar bir film ya da dizi çekmişler burada. Nereden mi biliyorum? Çek Tatarı Alexander Dubcek’le sohbet etme imkanım oluyor çünkü. Lakabı Dubcek, kendi ismiyse İsmet. Karadeniz’in hiç bozulmamış Bodrum’u olarak adlandırdığı Amasra’sında balıkçılıkla geçiniyor. Ben gittiğimde ağları tamir ediyordu. Sahne alma tecrübesi oynadığı dizilerden geliyor. Kameraya bakmaması gerektiğini oradan biliyor. Bilgeliği denizden ona miras. Buralarda kaçık havası deriz biz ona diyor. Yaz fırtınaları olurmuş. Böyle göründüğüne bakmamak gerek yani. Ne de olsa Karadeniz. Sonrası süt liman. Amerikan filmleri düğmeye hikaye yazarken, asıl hikaye buralarda, bu insanlarda. Yurtdışı macerasından bahsediyor ki onunki tam macera. Sahil güvenlik tarafından balıkçı tekneleri alıkonuyor ve Romanya Sulina’da ifade vermek zorunda kalıyorlar. Serbest bırakılıp ülkelerine dönesiye kadar da şehrin, ülkenin tadını çıkartıyorlar. Tekne ne oldu diyorum, limanda yatıyormuş daha, Sulina’da. Denizciliğin cilveleri diyoruz. Birkaç fotoğrafını çektikten sonra kendisini ağlarıyla ve düşünceleriyle baş başa bırakıyorum. İmkansız bir puzzle’ı çözmeye benziyor yaptığı iş.

20161102_152318

20161102_152313

Amasra Müzesi’nin bilinmeyen bir süreye kadar, bilinemez de bir süre boyunca kapalı olduğunu öğreniyorum çalışanlarından. Herkes hiç durmadan bilmiyoruz bilmiyoruz diyor. Neyi bilmedikleriniyse kimse bilmiyor. Kendileri de neyi bilmediklerini bilmiyor. Bir sürü bilinmezliğin ortasında bırakılmış bir avuç memuru Kültür Bakanlığı’na havale etmekten başka çare bulamıyorum bir an. Gözlerim nemlenerek ayrılıyorum aralarından. Tarihi eserlerin, heykellerin ortasında kalmış umutsuzlukla bakıyorlar arkamdan(hissediyorum yani). Kurtarın bizi diyorlar(iç ses iç sesi duyarmış). Temizlik işçileri bahçeleri süpürüyor kederli ve yalnız. Müze bir süredir misafirsiz kalmış.
Balıkçılar dönüyorlar. Martılar adres sormaksızın takip ediyorlar onları çığlık çığlığa. Gökyüzünde bağırmak varmış özgürce. Kanat çırpmak ve de. Kuşlar kadar olamıyorum. Ne çaresizliktir insan olmak, karaya tutunmak zorunda olmak. İnsanlarla uğraşmak.
Balıkçılar üzerlerinde su geçirmez kıyafetler ayaklarında çizmelerle sağ salim ikinci yurtlarına dönmüş olmanın verdiği mutluluğun yanı sıra, benim tarafımdan fotoğraflarının çekildiğini fark ettikleri andan itibaren mahçuplaşıyorlar. Üç kişiler ana güvertede ve uzaktan birinin diğerine şöyle dediğini duyuyorum: “Çekiyor, ne yapacağız?” Diğerinin elindeyse hortum bana bakıyor önce, sonra da üstünü başını yıkıyor hortumla çekingen tavırlarla. Arkamdan bir ses şampuan da ister misin deyince, iyice şaşkına dönüyorlar. Bir güncük tuzlu suyla kalacak üstleri başları. Benim yüzünden. Balıkçısı, balıksızı, esnafı o kadar kendi hallerindeler ki fotoğraflarının çekilmesi onları hayrete düşürüyor. Halat atılıyor, az sonra benden kurtulacakları için rahat bir nefes alıyorlar. Bundan sonra sabun şampuanla nerede yıkanırlar bilemem. Ama beni de çok eğlendiriyorlar doğrusu bu yorgun yüzlü balıkçılar.

20161102_153520

20161102_153726

Buradan Bartınlı köylü kadınların bahçelerinde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri sattıkları pazara geliyorum. Pazarın adı olan Galla “karılar” kelimesinden geliyormuş. Tam 200 yıllık bir gelenekle karşı karşıyayım. Salı ve cuma günleri kurulan pazarın evsahipleriyse “karılar”. Manda sütünden yapılan manda yoğurdu, keçi peyniri, dağ çileği ve kuruttukları otlar revaçta. Buraya bir kez daha gelirsem pazarın kurulduğu günlere denk getirmeye çalışacağım diyerek ayrılıyorum. Arka sokaklara saptıkça kediler ve köpekler oluyor yoldaşlarım. Her zamanki gibi bir tanesine daha çok kaynıyor kanım. Bakışlarıyla konuşuyor benimle. Köpekler insanlar gibi kin beslemezlermiş sokağa atılsalar da, terk edilseler de. Endişe eder, sık sık kaygılanırlarmış sahipleri için iyi midir acaba şimdi diye. Bu bir bilim adamının çalışmasıymış. Kaynak belirtemiyorum yazık ki. Ama aşağıdaki anlamlı bakışları görünce hak vermek geliyor içimden. Ahh bir konuşabilseler ya da bizler bir havlayabilsek…

20161102_163240

20161102_174516
Ahşap Bartın evleri Amasra’da da var. Ara sokaklar türlü zenginliklere gebe. Hiç ummadığınız anda bir sürü eski püskülüğün ortasında bir zerafetle karşılanıyorsunuz. Yoğurt kabının içinde bitiveren bir çiçek umut veriyor beklemediğiniz bir anda. Ya da eskiliğinden kadife kumaşı yırtılmış Nuh Nebi’den kalma bir sandalye alıp götürüyor sizi kendi çok uzak olmayan tarihinizdeki bir anınıza. Niketas’ın “Dünyanın Gözü”, Diyojen’in “Bir Denge”, Plinius’un ” Zarif ve Güzel” yakıştırmalarına katılmamak elde değil. Amasra zerafetler şehriymiş, gelerek ancak ve nihayet görmüş olduğum. Ama iyi ki de gelmişim. Karadeniz’in saklı cennetini ıskalayacakmışım bilmeyerek. Suçum kabahatimden büyük olacakmış kendi kişisel tarihimde.

20161102_161859-220161102_161842-1

20161102_150435
Çekiciler Çarşısı

Çekiciler Çarşısı’nı geziyorum boydan boya. Çin işgali yaşansa da ağaç oymacılığı sanatı hala taze. Tarihi Kemere Köprüsü ve 250 yıllık “ağlayan ağaç”ı görmek üzere düşüyorum yollara…yollara… Ardıç ağacıymış. Senenin üç ayı boyunca ağlarmış. Kasımda ağlamazmış mesela. Manzarayı izlemek için oturuyorum gölgesindeki kafeteryada. Tavşan Adası manzaram tam karşımda. Kafeteryanın işletmecisi söylediğinde ise ancak anakaraya bir köprüyle bağlı olduğumuzu idrak edebiliyorum. Boztepe’de bulunmaktayım şu an. Yukarıda bir adet deniz feneri ve turistler için olmazsa olmaz bir patikadan tırmanarak çok daha nefes kesici bir  Amasra manzarasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Ama ağaç ağlamıyor. Ya da mevsimsiz gelmişim ben buralara. Bunu da en çok bomboş balıkçılarından, telaşlı adımlarla sokakları arşınlayan yerlisinin akşam çöktükçe adımlarını daha da hızlandırışlarından anlıyorum. Kimsecikler karanlık çökünce sokaklarda olmak istemiyor. Herkes sıcak evinde, huzurlu huzursuz kollarda olmak istiyor. Gündüz konuştuğum balıkçı İsmet’i görüyorum. O beni görmüyor. Ellerinde poşetler evinin yolunu tutmuş o da. Başsız kalmış yavru kediyi oynamaktan sıkılıyorum. Bir market buluyorum ve soruyorum: “Malt var mı?”

 

20161102_165420
Ağlayan Ardıç Ağacı, Boztepe

Güzel ve güneşli havalarda geldiğimdeyse yapacaklarımı sıralıyorum kendi kendime:

 

1-Küre Dağları’nı keşfedeceğim
2-Güzelcehisar Lav Sütunlarını göreceğim
3-Ulukaya Şelalesinde mola vereceğim
4-Kuşkaya Yol Anıtı’nı fotoğraflayacağım
5-Bartın Irmağı’nda tekne turu yapacağım.

En çok Kuşkaya Yol Anıtı’nı göremediğime hayıflanıyorum. Umarım bir dahaki sefere.

BİR GARİP DARBE GİRİŞİMİ

1- mehdi azizi, iran

BİR GARİP DARBE GİRİŞİMİ

Cep telefonu çalmaktadır. Arayan malum kişidir:

-İstanbul’da köprüler kapanmış, haberin var mı?
-Neden ki?
-Darbe olmuş diyorlar.
-Darbe mi?
-Darbe.
-Ne darbesi?
-Askeri olan.
-Sivili de var mıydı bunun?
-Bilmem. Hep derler ama biz askeri kısmını biliriz.
-Şakadır kesin.
-Bizim amcaoğlu haber verdiydi. Neden şaka yapsın ki?
-Nereden bileyim senin dayıoğlunun huyunu?
-Amcaoğlu.
-Her neyse. Neredesiniz şimdi tam olarak?
-Aksaray’a geldik bile. Bu hızla dört saat sonra Olimpos’dayız.
-Sesin gidiyor. Alo alo…

Bir araba dolusu adam Olimpos yollarındalar. Üç gece dört gün boyunca konaklayacakları ağaç evlerde yerleri ayırtıldı bile günler öncesinden. Günlük programları belli, gece takılacakları barlar da belli. Ben gücenmeyeyim diye de darbe masalını atıyor şimdi. Dayıoğluymış. Köprüler kapatılmışmış. Kolaydı köprü kapatmak! Beni ne zannediyor anlamıyorum. Bir sürü şey yapmam gerekirken kafamı bunlarla meşgul etmeyi reddediyorum. Olimpos’a da gelmiyorum. Joyce Carol Oates okumayı yeğliyorum. Ama bir şeyden ötürü de konsantre olmayı başaramıyorum. Yani kitap bana bakıyor, ben kitaba bakıyorum. Az evvel bitirdiğim Pyongyang var aklımda hala daha. Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’a hem iş hem de ileride birikimlerini bir kitap olarak değerlendirmek için giden ve doku uyuşmazlığı yaşayan Quebec’li bir animasyoncunun, elinde 1984, üç sene boyunca bombalan başkentte, dünyanın tek komünist hanedanının muhalefet hissi uyandıran her şeyi yok etmesi sonucu halkın çoğunluğunun ezim ezim ezilerek bugünlere gelişinin paralel hikayesi anlatılıyor kitapta. McDonald’s yok, kot yok, kola yasak. Kim İl-sung ya da oğlu Kim Jong-il, muzaffer bir toplum için nüfusun sadece yüzde 30’unun hayatta kalması gerektiğini buyurmuş. Gangnam Style halleri, semirmiş, dev gibi gövdeleri, al yanakları ve birbirinden tuhaf demeçleriyle oğul babanın bir adım önünde popülarite açısından ve onca benzerliğe baktıkça armut dibine düşmüş demekten başka da ne denir, bilemiyorum. Her neyse. Ama o da ne? Boğaz trafiği askerlerce kesilmiş diyor bir internet sitesi. Tanklar getirilmiş. Herhalde Nice’deki olayın benzerinin yaşanma şüphesiyle kapatıldı köprü. Hangi köprü acaba? Fatih Sultan Mehmet mi, Boğaziçi mi?

Nice’de yaşananlar var bir de, öyle kolay unutulacak şeyler değil orada yaşananlar. Üç çocuklu bir adam korkunç bir miras bırakarak göçtü bu dünyadan. On ikisi çocuk ve genç olmak üzere 84 kişiyi zigzaglar çizdiği kamyonuyla biçmek suretiyle öldürdü. Bir sürü de yaralı. İnsanlar çıldırdı. Bu bir salgın sanki tıpkı Saramago’nun kitaplarında yaşananlar gibi. Ya da Romero’nun zombileşen ve süpermarketleri talan edip birbirini ısıran nükleere maruz kalmış tipleri gibi. Artık normal ölüm şansımız azalıyor. Yatağında ölenler şanslıymış. Zafer kutlaması esnasında çocuğunu almışsın omuzlarına, önce şiddetli gelen bir şey çarpıyor sana, sonra seni ve çocuğunu önce havaya savurtup sonra da sert zemine toslamana neden oluyor. Şansın varsa hemen oracıkta ölüyorsun gelen ilk darbeyle, şansın varsa havaya savruluyorsun, koskoca tekerleklerin altında kalmak yerine. Bir sürü hayalinin de üzeri örtülüyor bedeninle beraber olay mahallinde.

Aaa her iki köprüyü birden kapatmışlar. Birileri toplu intihara kalkıştı galiba. Puma tarikatı mı bu, Charles Manson hapiste. Ne saçmalıyorum ben durduk yerde, ne işleri var onların İstanbul’da bir köprünün üzerinde? Televizyonu açayım hiç olmazsa. Altyazı geçiyor işte ve bir sürü bilmiş konuşuyor. Gazeteciler de senden benden fazla şey bilmiyorlar, fikir yürütüyorlar habire. Bazı kanallarsa her zamanki gibi susuyor. Genelkurmay Başkanı esir alınmış. Yok artık. Paralel yapmış. Bu paralel isim olarak bana çok farklı şeyler çağrıştırmıştır her zaman. Benden bir tane daha olduğunu ve yerçekimsiz ortamda serin serin havalanmakta olduğunu hayal ediyorum mesela. “Hey, şu Satürn galiba!” diyor ve uzatıyor ellerini arsızca Satürn’ün üzerine.

Aaa aaa sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. TRT binası ele geçirilmiş. Spiker muhtıra veriyor. Onu askerin vermesi gerekmiyor muydu? Aaa aaa. Ne olacak bundan böyle? İnsanlar çatışıyor. Toplar, tüfekler… Bu yüzyılda olur mu hiç böyle şeyler? Aaa aaa müezzin sela veriyor. Hiç olur mu bu saatte, herkes tümden delirmiş, darbede sela mı verilirmiş? Yoksa sesler gökyüzünden mi geliyor? Hayaller mi duyup görüyorum ben? Tanrım aklımı koru. Neler oluyor ve olacak bundan böyle?

—-.—-

-Alo, Hale!
-Alo! Çok kötü çok.
-O kadar kötü demek Ankara?
-Bundan kötü ne olabilir? İki gün oldu geleli. Bayramla birleştirmiştim iznimi. Şu hale bak. Yalnızım ben burada şimdi. Gurbette çok zor, bir başına, dışarısı savaş alanı gibi. Tanklar kapımın önünde, düşünebiliyor musun? İnsanlarda onların üzerinde. Askerler, barikatlar, silahlar, tüfekler…
-Geçer merak etme.
-Emin misin? Ajansa yardıma gidecektim, kaldı. Haber yetiştirmeye çalışıyorlarmış. Maltepe’de oturuyorum. Anıtkabir’i görüyorum. Meclis bana yakın ve Kızılay’da. Duyuyor musun sesleri? O kadar yakından uçuyorlar ki.
-Duyuyorum. Sabaha geçer. Ama çok kızıyorum her şeye ve herkese. Bize bunları yaşatanlara, dinlere, etiketlere. Dün bir manyak uluorta girdi masum halkın içine. Bugünse tüm bunlar tuz biber ekti üzerine.
-Aaaa aaaa aaaaa camlaaarrr
-Hale ne oldu, ses versene!
-Bomba patladı aaa aaaa ben bunları yaşamak istemiyorum.
-Yok bir şey.
-Annem aradı, gelirim dedi. Ben bu geceyi çıkartamayacağım. Büyük bir patlama oldu çok yakında hem de. Yine istifa etmeyi düşünmüştüm halbuki. Bu karanlık şehre dönmeyecektim asla. Biraz daha dişimi sıkayım dedim. Sol ayağım, dudağım seyirirken buldum kendimi bir anda.
-Geçer. Yok bir şey. Hedef sivil halk değil ki. Keşke bugün işte olsaydın. En azından çevrende insanlar olurdu. Haber yazmakla meşgul olurdun. Sen yalnızsan, senin gibi yalnızlar da vardır elbet çevrende.
-Kapıcı daireleri tek tek gezdi zaten. Bodrum kata inmişler.
-Bodrum mu? Sığınak mı var apartmanda? Yahudi apartmanında mı kalıyorsun?
-Piyanonun içine saklanmıyoruz herhalde. Eşyaların konduğu iki odalı bir yer var zeminin altında.
-Giy bir sütyen, in aşağıya.
-Sütyen mi?
-Lafın gelişi.
-Şu sesleri duyuyor musun? Çok yakın geçiyorlar, F16’lar.
-Pilotu çek içeriye, kurtul şu yalnızlıktan.
-Taşıkardim tuttu.
-Bir acil doktoru da olur.
-Offf ben öleceğim diyorum, sen beni anlamıyorsun.
-Anlıyorum da çözüm üretmeye çalışıyorum.
-Böyle mi?
-O zaman aşağıya in ve komşuluk ilişkilerini geliştir. Çevrende insan olsun.
-Gurbette çok zormuş. Bir Hakan Abim vardı, o da tatilde, şehirde yapayalnızım. Sahi sen niye aramıştın beni? Ne giy demiştin aşağıya inerken?
-Sütyen ve merak ettiğimden. Aramıştım.

—-.—-

-Banu?
-Aa
-Ya
-Aaa
-Yaa
-Şok şok.
-Çeşme’deyiz biz. Atm kuyrukları var metrelerce. Paramız bitti, çekelim demiştik ama bu gidişle çekemeyeceğimiz anlaşılıyor. Zaten herkes bütün parasını çekerse Atm’ler boşalır. Bardan çıkan, soluğu para kuyruğunda almış. Hiç görülmemiş şey. Dur sana darbe haberiyle sarsılan genç kızlarımızın Atm’deki kuyruk çilesini fotoğraflayıp whatsapp’dan yollayayım.
-Yolla yolla. Ankara Suriye gibi olmuş baksana. Bombalar, bariyerler, tanklar, tüfekler… Ne olacak bundan sonrası?
-İç savaş çıkar ya da çıktı zaten. TRT’yi basmışlar doğru mu? Sığınma talebinde bulunan kim? Asker polis birbirine ateş açmış. Havalimanı kapatılmış.
-Genelkurmay başkanını da düğün kıyafetiyle, comparsita eşliğinde rehin almışlar.
-Anlamadım.
-Boşver.
-Fotoğraf yolluyorum hemen.

—-.—-

-Alo!
-Odanda tv var mıydı?
-Var var. Sıradan bir pansiyondayım. Beni doğayla kaynaştırmak, müşteriye kafasını dinletmek gibi kaygısı yok buranın sahibinin. Çanakkale’nin köylüsü, sade ve basit insanlar kendileri.
-Anladım. Sen orada kaldın sanırım. Bozcaada güzeldir ama. Gelme istersen bir süre.
-Söylediğin gibi yaptım ilk gün. Şarabın kadehini 27 liradan içtim. Otuz lira bıraktım geldim yani bir kadeh şaraba. Üzerine de yediğim ama çok lezzetli yoğurtlu bezelye yüzünden ishal oldum. Bi tost ye yat di mi?
-Nerden geldi aklına bezelye yemek yaz gününde?
-Canım çekti. Yarın her şeye rağmen dönmeyi düşünüyorum. Burada sıkıştım kaldım. Kurtulamıyorum da. Dünyevi dertlerden kurtulurum sandım gelince, televizyonun karşısından ayrılamaz oldum.
-Oscar’lı bir İtalyan filmi vardı Akdeniz diye. Bir grup İtalyan asker, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Yunan Adasına geliyorlardı. Geliş o geliş kopamıyorlardı bir türlü. Ne anılar, ne maceralar… Seninki de o hesap olmasın bundan böyle?
-Bir, burası bir Yunan Adası değil, ama tipik Rumistan. Neden bize vermişler ki burayı insan anlayamıyor. Ahir zamanda göremeyeceğini burada görüyor İstanbul ahalisi. Medeniyet dediğin… İki, elli yaşındayım ve şu saatten sonra macera peşinde değilim. Denizi de buz gibi ama girince güzel. Arıtmayı denize vermeyince, o denizler temiz kalabiliyormuş.
-Hale’yle konuştum da, durumlar vahim. Yarın sokağa çıkamayacak mıyız, anlayamadım ben şimdi.
-Burası sakin canım. Cennetten bir parça sanki. Darbe olmuş filan pek kimsenin umurunda değil, pansiyonun sahibi teyze çoktan yattı bile. Sabaha bir darbe gerçeğiyle uyanacak ama muhtemelen anlamayacak bile. Zaten miras paylaşımı ve hayta bir oğul gibi şahsi dertleri varken, darbeye pabuç bırakacaklarını sanmıyorum ailecek.
-Bozcaada seni nüktedan yapmış bakıyorum. İncelikli espriler yapar olmuşsun. Adalara gittin o kadar, pansiyon sahibi teyzenin hayta oğlunu mu dinledin yani? Pes.
-Anlattı, bende dinledim. Sus, konuşma mı deseydim yani?

—-.—-

-Komplo bu. Lokal darbe mi olurmuş? Hani Adana, Mersin darbeleri? İstanbul’da olmuş, Ankara’da olmuş, Kars uzakmış olmamış, öyle mi? Komik. Ama gülmüyorum yani. Kimi kandırıyorlar?
-Kanmamak mı gerekiyor yani?
-Elbette. Bu bir tezgah. Bir oyun. Dış güçlerin, emperyalistlerin bir oyunu bu. Sağolsun onların ortakları da bütün bir ülkeyi oyuncak ettiler.
-Oyun mu bu yani?
-Elbette. Merak etme yakında çıkar kokusu. Bölük pörçük darbe mi olurmuş? Şöyle basacaksın TRT’yi, gerine gerine geçeceksin ekran karşısına, vereceksin muhtırayı, basacaksın devletin tüm kurum ve kuruluşlarını, keseceksin telekominikasyonu, bozacaksın frekansları, gelsin Hasan Mutlucan. Mutlucansız darbe mi olurmuş? O girişim olur ancak. Böyle de bulaştırırsın her tarafına, masum katli bu. Çok olacak ölen, gör bak. Neden? Çünkü böyle olmaz işte bu işler. Hem gece gece, ne darbesi yahu? Sabahın erken saatlerinde başlamalılardı bu işlere. Öğlene temiz bir hükumetleri olurdu cepte. Yaktılar milleti de, askeri de, kendilerini de.
-Eline sağlık Kemal Amca. Ama yemeğin dibi tutmuş biraz diyorsun, öyle mi?
-Ne yemeği?
-Ne bileyim, sanki yemek tarifi verir gibisin. Kendi suyuyla azcık daha tıklattın mı pişer kendi kendine der gibisin aynı zamanda… Bana döver gibi bakma Kemal Amca, korkuyorum valla.

—-.—-

-Alo Hayat Abla!
-Yaaa
-Yaaa, ya.
-Dün öyle bugün böyle. İğneada’dayım ben de, yeni geldik. Yola çıkanlar dönmüşler gerisin geriye. Köprüden dönmüş insanlar, düşün bugün cuma. Herkes serinlemek için geliyor bu taraflara. İstanbul yanıyormuş. Sela verdiler duydun mu?
-Duymaz mıyım!
-Güzel ezanlarımız nelere alet oluyor böyle? Avrupa müslümanları, dolayısıyla İslam’ı tukaka belleyecek iyice. Bunun İslamiyetle ilgisi ne? Kendileri zamanında desteklediler. Bundan sonrası tam Haçlı zihniyeti olacak, gör bak yeni günler nelere gebe? Dünyanın hiçbir yerinde emniyette değilsin bundan böyle.
-Almanya’ya gidecek misin?
-Bilmiyorum. Ben ülkemi seviyorum, politikacılarına rağmen. On tane çocuk yürüdüğünde, bir ton suyu armağan ederler tomalar lıkır lıkır için diye. İki bin kişi yürür Işid’e destek diye, tomalar yatar dururlar miskin vaziyette. Bunun neresinde tarafsızlık? Bu mudur hakkaniyet? Ne kolay harcıyorlar kendilerinden olmayanı? Ne kolay harcıyorlar düşünen insanları?
-Ne olacak bunun sonu, sen söyle?
-Bu ahlar bir gün çıkacak, kalmayacak merak etme. Minnet etmeyeceksin zalime.
-Ahlar vahlar minnet diyorsun anahtar kelimeler.
-Yakındır bir paspas gibi ezileceğimiz günler. Bu bombalar tüm bunlara gebe. Yine de direnmek, pes etmemek gerek. Başka bir çare de göremiyorum zaten.

—-.—-

-Alo!
-Naber?
-Benden iyilik. Siz ne yaptınız?
-Hiiç. Viski içiyoruz.
-E iyi. En güzeli.
-Yollar nasıl?
-Jandarma çekti bir kenara. Dedim beni değil, arkadan gelen kız arkadaşım var. Onu alın dedim, beni bırakın.
-İşiniz gücünüz dalga. Daha giderken başladınız içmeye yolda. Hep beraber, hep beraber, bıkmıyor musunuz birbirinizi görmekten?
-Yoo. İyi anlaşıyoruz.
-Erkek erkeğe?
-Erkek erkeğe.
-Küçük yerlere özgü galiba. Kadınlar evde, erkekler imece… Her neyse?
-Bayramda ne yapmıştın? Konuşamadık.
-Hiiç. Sabah kalktım. Bayram namazına gittim. Sonra kahveye gittim. Bayramlaştık. Sonra dükkana geldim. Saat tam on iki’yi beş geçe ilk rakımı içtim Ramazan’dan sonraki. Sen?
-Sakız likörü içtim. Saatini hatırlamıyorum net olarak.

—-.—-

-Çocum nasılsın? Annen baban nasıl?
-İyiler Leyla Teyze. Sen söyle sen nasılsın?
-Dizlerim, bacaklarım ağrıyor. Yaşlılık işte. Geçen bizim eski mahalleden Fitnat’la karşılaştık romatolojide. Tevellüt kaçtı dedi bana. Hatırlayamadım bile. Çook dedim böyle, hem de elimle de gösterdim çok manasında.
-Olsun kalbin genç senin Leyla Teyze.
-Dizlerde iş yok ki gülüm. Kalp genç kalsa ne! Baksana memleketin haline. Elim iş tutsa başta, savaşırım ben tüm yobazlarla. Ne çektik biz onlardan zamanında. Bir rahat vermezler adama. Giyimine karışırlar, konuşmana karışırlar, doğumuna karışırlar, doğurduğuna karışırlar, saçına, başına, her şeyine. Bunları yapan neydi bakayım onun adı? Fito muydu? O nerede şimdi?
-Amerika’da.
-Ne yapıyor orada elin gavur memleketinde. Gelsin yurduna.
-Gelirse yakalanma kararı çıkartıldı. Hapse girecek.
-Olsun. Gelsin, girsin. İnsan yurdunu özlemez mi? İnsan kendi toprağına gömülmek istemez mi?
-İster ister. Bak ne söyleyeceğim Leyla Teyze, bizim aile mezarlıklarımız yan yana ya. İkimiz de öldükten sonra birbirimize gidip gelelim yine apartmanda yaptığımız gibi. En çok senin sohbetini seviyorum çünkü.
-Kız ağzından yel alsın. Önce benim gitmem lazım. Sen seneler sonra gelince de yarenlik ederiz gene böyle. Kapı mı çaldı? Kim ki? Dur bakalım kim gelmiş?
-Mahmut Amca gelmiş köyden.
-Ammann. Çek kapat şu kapıyı. Ben dul kaldıktan sonra her gördüğü yerde diliyle alt dudağını yalardı kedi gibi. Gözü vardı bende, gözü çıkasıca. Yüz yaşına gelsem gene istemem ben onu. Ama aileden olunca onunla da aile mezarlarımız yakın.

—-.—-

-Alo, günaydın.
-Off günaydın. Hiç uyumadım, biliyor musun? Sabah saat altı’ya kadar uçak sesi, silah sesi derken… Şimdi geldim zaten eve.
-Nerdeydin Hale?
-İn dedin, indim ben de. Kapıcıda kaldım.
-Kapıcıda mı kaldın?
-Evet bir kız daha varmış benim gibi yalnız yaşayan, onunla beraber kaldım. Sağolsunlar bana kızlarının yatağını verdiler.
-Aaa ne alem kızsın yahu! Ben sana git insanların arasına karış dedim. Kapıcının evinde uyu demedim ki.
-Sen ortamı bilmiyorsun. Hem huzur içinde uyudum. Güven geldi. Böyle zamanlarda insana insan gerek. Dışarıya da çıktım bir ara. Yan apartmandan bir kız eğer yalnızsanız gelin dedi. Onlar toplanmışlar bir araya. Sağolun dedim.
-Ve gittin kapıcıda uyudun. Huzur içinde.

—-.—-

-Boğaz köprüsünde darbe girişiminde bulunulduğundan, emir zoruyla, bihaber köprüye getirilmiş erin kafasını kesmişler. Bunu yapan insan mı şimdi?
-Off. Karşılıklı konuşuyoruz alt tarafı. Cümleleri bu kadar uzun ve devrik kurmak zorunda değilsin roman cümlesi gibi, biir. O katile gelince o öyle olduğunu iddia edecektir kesin. Hem İnsan, hem iyi bir Müslüman, hem Allah dostu, hem Bayraksever, hem Vatansever, hem Başkeser. Gör bak yakında bu ülkede bizi yaşatmayacak bu adamlar. Kafamızı kesmekle tehdit edecekler. Giyimimize karışacaklar. Daha dün ayağında çarık, siyah, uzun sakallı bir adam geliyordu karşıdan, kaymakamlığın oradan. Beni görünce sakalını sıvazladı, yanında da karısı ağzı yüzü kapalı. Bu hakkı kendinde buluyor, anlıyor musun? Bende sinir ola ola gözlerine diktim gözlerimi. Kaçırır sandım. Kaçırmadı. Nefret vardı. Abdestini bozdum. Bir yanıyla benden nefret ediyordu yani. İçim ürperdi o an. O gruptan biri, Ypg’li kadınların kafalarını kesmiş, at kuyruklarından tutarkenki fotoğrafları var internette. Militanlar koyun gibi insan kesebiliyorlar. Normal akılla olacak şeyler değil tüm bunlar. Hani dün darbe olmuştu? Yine masumlar öldü. 161 kişiymiş. Kim bunlar? Kimlerin evine, ocağına ateş düştü bir anda, yok yere? Devletin namusu o erler, kurban ediliyorlar yok yere. Şimdi sahte kahramanların zamanı. Küllerinden doğacak hepsi. Allah kahretsin bu insanları. Nasıl verecekler karşısında hesaplarını adını ala ala bitiremedikleri Allah’ın karşısında? Hiç yirmi yaşında delikanlının kafası kesilir mi? Masum katli bu. Adı darbe.

ÇİZER : MEHDİ AZİZİ

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑