MARY QUEEN OF SCOTS : İSKOÇYA KRALİÇESİ MARY

AşıkD8E5633A-11CC-491D-971A-A1DDFB332D58

MARY QUEEN OF SCOTS : İSKOÇYA KRALİÇESİ MARY

“Kadınların gözleri kör, kuvvetleri zayıflık, konseyleri aptallık, muhakemeleri de çılgınlıktır. Hem papacıya(Katolik) hem de bir kadına mı tabiyiz şimdi?” John Knox(isyana teşvik ve olası kadına şiddetin kısaca Abdurrahman Dilipak’ın İngiltere versiyonu)

“Güzellik gelip geçer, akılsa gelişir.” Kraliçe Mary 

“O bir dakika seni adam yapmaz.” Mary

“-Bütün bu gördüklerine hükmetmek nasıl bir şeydir acaba?”
 -Ben onun hizmetkarıyım.”

“Beni ben yapan her şeyden, tüm söz ve hareketlerimi kontrol eden taht için feragat ettim.” İngiltere ve Galler Kraliçesi, İskoçya Derebeyi Hükümdar Elizabeth(her şey ünvan için mi, sanırım)

GİRİŞ :

Gezmekle meşguldüm(gezmekten yoruldum), dertlerimle meşguldüm(bitmeyişlerinden yoruldum), aramakla meşguldüm(en çok da aramaktandır yorgunluğum). Pek çok bahanenin ardına sığınıyorum bu önemli filmi yazmakta geç kalışıma dair. Daha doğrusu önemsemekte geç kalışımın mazeretidir bütün bu laf kalabalığı. Büyük Britanya’nın yüzyıllar öncesinden başlayan ve kolay kolay da bitmeyen taht kavgasından bıkmadık mı diyeceksiniz ama demek ki bıkmamışız. Bıktırtmamışlar. Onlar çekmekten, bizlerse izlemekten. Filmin yönetmeni olan Josie Rourke tiyatro kökenli ve bu da onun ilk sinema filmi. İlk sinema deneyimine, tiyatro geçmişine ve kimi haksız eleştirilere pas vermeyerek başladığım filmi çok da beğendim. İyi ki izlemişim dedim. Didaktik olmayan bir anlatıma sahip filmde yer alan iki kraliçenin zaaflarını olsun, hem de mağrur ve bir o kadar da mağdur yanlarını kamerayı onların yatak odalarına kadar sokarak fakat yüzüne gözüne bulaştırmadan çıkartmasını bilen yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısı da haliyle ortada. Filmden, aklımdan çıkmadan kalmasını başarabilen unutulmaz kareler var. Margot Robbie’nin filmin sonundaki alçı gibi makyajdan gülünç bir hale dönmüş yüzüne  rağmen vicdan azabı çekerek ağladığı anlar mesela ya da Mary’yi canlandıran Saoirse Ronan’ın idamına, düşmanlarının ve genel olarak tüm dünyanın üzerine doğru korkusuzca yürüdüğü anlar. Kız kardeşler olarak adlandırılan ve kraliçelerine aman bir şey olmasın, olursa da eğer acilen müdahale etmek üzere yatak odalarını bile dinleme hakları olan kızların kendi kraliçelerine karşı bağlılıklarını sergiledikleri korumacı tavırlarlara ait anlar hala aklımda. Elizabeth’in makyajsız ve kostümsüz eskrim odasına dalarkenki duygusal halinin gözükmesini engellemek için deli fişek gibi içeri dalıp çıkın çıkın diye bağıra bağıra erkekleri kovalayan kız kardeşlerin olduğu sahneyse benim için filmin en unutulmaz sahnesiydi. 

Tam karar veremesem de bir film hakkında yazacağım son diyaloglu yazım bu olabilir. İki kadın karakter var bu defasında. A(nne) ve E(lizabeth) baş harfleri. Ayşe ve Emel yani. Rekabetleriyse sonsuz tıpkı bu iki kraliçe gibi. Kraliyet ailesine bağlı değiller, nereye bağlı olduklarını kendilerinin de bildiği söylenemez fakat konuşmalarından anlayacağınız üzere kolaylıkla avamlaşabilirler. Sonlarını bilemesek de sözleri zehirli; bir ok gibi saplanıyor ve kanatıyor battığı yerleri. Bu filmi ayrı ayrı izlemiş, şimdi de tesadüfen karşılaştıkları sinema çıkışında hakkında konuşmak mecburiyetinde kalmışlardır kısa bir süre boyunca. Kraliçe diyorsam kardeş çocuklarıdırlar, birbirlerine paralel sokaklarda oturmaktadırlar. E müzmin bekardır, bir kamu kuruluşunda memurdur(memur olduğundan hangi kamu kuruluşu olduğunu belirtemiyorum zaten ben de bilmek istemiyorum). A ise fındık kurdudur. Duldur. İş işte, eş eşte bulunur diyerek her iki açıdan da çok erken yola koyulmuştur. Halkla ilişkilercidir. Ayrıca da insanlarla iyi ilişkiler içindedir. Kuzeni hariç.

95520A9A-E6AF-4A35-8A85-67DB8A69C0E7

BİZDEN İKİ KRALİÇE :

A – Hayret. Sinemadasın.
E – Gelmese miydim?
A – Yok canım dünya herkes için. İkimizin bir arada bulunması sakıncalı olabiliyor sadece.
E – Vukuatlı olan sensin. Malum…
A – Ot gibi yaşamaktansa, vukuatlar kraliçesi olmayı yeğlerim.
E – Kimsenin başını derde sokmadığım düşünülürse, vukuatsızlıklar kraliçesi olmayı tercih ederim.
A – Bana dokunan yanar. 
E – Soba mısın?
A – Şaka mısın?
E – Eski eşini gördüm bu arada, geçen gün, bizim orada. İhanetini affetmeyeceğini söyledi.
A – Spermlerini hareket ettirebilseydi böyle olmazdı.
E – Adam kısır, insafsız!
A – Peki ya benim doğurganlığım?
E – Yatacak yerin yok.
A – Senin çok…
E – Aynı kandan geldiğimize inanamıyorum.
A – Aynı yumurta ikizi değiliz ki!
E – Senin gibi bir ikizim olsun istemezdim.
A – Ben de ne dostum ne arkadaşım…
E – Bekarken yaptıklarını unutmadım hala. Haftasonları beraber çıkardık ve sen etrafımda erkek namına ne varsa baştan çıkarmaya çalışırdın. Bunu da alkole sığınarak yapardın. Hep en çabuk sen sarhoş olurdun ne hikmetse.
A – Saçmalama şimdi. Geçmişi bugüne bağlama.
E – Geçmişte olduğumuz şeyiz biz.
A – Dönüştüğümüz şeydir önemli olan. Hem madem yanındaki erkeklerden beni kıskanıyordun, sen de daha cilveli olsaydın.
E – Yetiştiriliş tarzım, terbiyem ve şimdiki çevre ve iş koşullarım izin vermiyor. Ben sen değilim.
A – Ne yani, sen dadılar eşliğinde saraylarda büyütüldün de, ben batakhanede mi yetiştim? Kardeş çocuklarıyız biz. Ben dişi doğamla barışığım, sense kibrinle.
E – Ben rahmimi sergilemekten hoşlanmıyorum diyelim.
A – Frijit! Pis frijit! İltihaplı frijit!
E – Onu kaptıysan sen kapmışsındır, partnerlerinden. Sahi bebek karında, baba nerede?
A- Evde olsaydık senin boğazına yapışmıştım. Asla bir adam tarafından sevilmeyeceksin, asla kendi çocuğu kucaklayamayacaksın.
E – Bunlar için gözüm arkada gitmeyecek, merak etme. 
A – Seni gören de, bakire Elizabeth sanır. Elinde olsa beni idama gönderirdin.
E – Elimde olsa seni yeryüzünden silerdim. Hiç var olmamışsın gibi. 
A – O kadar mı nefret ediyorsun benden?
E – O kadar…değil aslında ama seninle herhangi bir metrekareyi paylaşmaktan da çok hoşnut değilim. Adımız aynı cümlede geçmesin bundan sonra.
A – Neyse ki kraliçe değiliz. Topraklarımız yok, ülkemiz de. 
E – Hısımlarımızı hasım edip, bana karşı kışkırttığın günleri unutmadım daha.
A – Koynunda yılan beslemişsin desene.
E – Yılan çıktığı deliği biliyor bak. Şimdi hepsi yüzlerini bana döndüler teker teker. Sen kaldın yayan.
A – Bana bir daha seni sorarlarsa, ölmüş diyeceğim. Benim için öldün sen.
E – Üzüldüm desem…

159F66DA-5EE7-412C-8029-3E2E63BA3A68

6E009FF5-8770-4BCF-B14F-C56F6178BEF8

GELENEKSEL KRALİÇELER ARASI UZAKTAN TAHT, GÜZELLİK VE ERK KAYGILI MEYDAN KAVGASI :

Dönem yüzyılının ele alacağımız ilk kraliçesi olan İskoçya kraliçesi Mary, Katolik olarak doğmuş, Protestanlar İskoçya’nın kontrolünü ele almak için savaşırken Katolik Fransa’ya gönderilmiş ve henüz daha on beş yaşındayken de Fransa tahtının varisiyle başgöz edilmiştir. Bildiğimiz görücü usulüyle yapılan evlilik, anlaşıldığı üzere bir çocuk gelin ihtiva etmektedir. O da Mary’dir. Üç yıl sonra dul kalan Mary ülkesi İskoçya’ya geri dönmek zorunda kalır. Bu sırada İskoçya Protestanların kontrolü altında olup, üvey kardeşi tarafından yönetilmektedir. Elizabeth’se İngiltere’nin porselen makyajlı Protestan kraliçesidir. Sekizinci Henry ve Anne Boleyn’in de çocuğudur. Mary doğumundan itibaren İngiltere tahtı için güçlü bir hak sahibiyken, Elizabeth’in de en güçlü rakibiydi. Kısaca Mary’nin varlığı Elizabeth’in tahtı adına bir tehditti. Film, Mary’nin boynunun vurulmadan hemen önceki anlarda yaşadıklarıyla başlar. Yer İngiltere, yıl 1587’dir. Bu tarihten 26 sene önce ayak bastığı İskoçya’daki Holyrood Palace’da kalmakta olan kardeşinin yanına geldiğinde olaylar zincirini başlatmış olur. Elizabeth’e bir mektup gönderir. Filmin en feminist cümlelerine evsahipliği yapar bu mektup. Der ki; “Bizden aşağı duran erkeklerin rızasıyla değil de, iki kraliçe olarak bir anlaşma yapmaktır dileğim”. Elizabeth’se Mary’nin cesaretinden, kendine duyduğu güvenden, güzelliğinden ve kolayca koca bulma becerisinden ürkmektedir. Mary’nin karakteri bana fena halde Rüzgar Gibi Geçti’nin Scarlet O’Hara’sını hatırlatmaktadır. Uzaktan da olsa kendisi gibi kan üstünlüğü olan Mary’e karşı kadınca bir kıskançlık beslemektedir. Etrafındakilerse en çok Katolik bir kraliçenin onlarınkisinden önce doğurması endişesini taşımaktadırlar. Haklıdırlar da. Zira Elizabeth tüm taliplerinin tahtının peşinde olduğundan şüphelenmektedir. Kraliçe de olsa, koskoca İngiltere’nin başında da olsa erkek egemen bir dünyada gittikçe erkeksileşmek mecburiyetinde kalır. Korkusundan evlenemez, gıpta ettiği anneliği de tadamaz. Filmde yobaz, önyargılı, sevimsiz bir hatip kompozisyonuyla karşımıza çıkan John Knox karakterinde yine İskoç asıllı ve de aksanlı David Tennant çıkar karşımıza. Bir Protestan olarak, papa tarafından yönetilen hiçbir krallığın hoşgörülü olamayacığını, köleleştirileceklerini düşünmektedir(Hıristiyanlar arasındaki mezhep kavgasını Sultan Süleyman’ın başlattığı söylenir, yoksa yanmıştık). Halkı ve sarayı güçlü hitabetiyle Mary’e karşı kışkırtadursun, Mary tahttaki yerini sağlamlaştırmak ve Katolik çocuklar yetiştirmek adına çok daha cesur hamlelerde bulunmaktadır ve nitekim evlenir, ne yapar eder bir erkek çocuk dünyaya getirir. Onun olamadığı kadın olmak, onun kısırlığının aksine varisler yetiştirmek gayretiyle yanıp tutuşmaktadır. Sifilis hastalığı olan Elizabeth’inse taht için bir varis dünyaya getiremeyeceği git gide netlik kazanmıştır. Kraliçe ağır makyajı, vakur tavırları, hepsi erkeklerden oluşan konseyinin tenkitleriyle başa çıkabilmek için dişi kimliğinden feragat eder. Dişi bedeniniz ve kadınsı tavırlarla ülke yönetmenin mümkün olmayacağını, her yüzyılda ve her ülkede John Knox gibi halkı ve en yakınlarınızdakileri bile üzerinize kışkırtacak adamların var olacağını, kellenizin, tahtınızın ya da elinizde her ne varsa onu kaybetmenizin yüksek olasılığını kulağınıza küpe etmeden bırakın ülkeyi bir holdingi bile zor yöneteceğinizi unutmamalısınız. Tüm bunlara rağmen Elizabeth de insandır ve içindeki kadınlık parçaları sayesinde çok sevdiği Lord Dudley’in Mary ile evliliğine onay vermez. Çevresindekiler de istemezler. Çünkü iki Stuart’ın evliliği, iki Katoliğin evliliğidir aynı zamanda. 

03E14EEA-273E-47E4-9829-9FBD137AB16A

68758D74-8861-4E45-BB9A-BB23ABBE89C2

Mary’yi idama götüren en büyük sebeplerden birisi hırsı yüzünden çevresindeki erkeklerin birer birer kaybedişinden kaynaklanır. Barış yanlısı abisi James onun tutkularının esiri olduğunu düşünmektedir, bu yüzden de konseyiyle birlikte desteğini çeker. Yine de düşünecek olduğunuzda Mary savaş alanında abisinin ölmesine razı olmaz fakat sonunda kendisi terk edilir. Filmin birkaç yerinde yine erkeklerin Mary’e karşı kinayeli tavırlarına şahit oluruz. Gereken yerde ve zamanda sürekli tavsiye verdikleri halde, Mary tarafından önemsenmiyorlardır. Bilge adamlar kadınların heveslerine hizmet etmektedirler. Knox’a göreyse Mary şeytanın uşağı ve zinacıdır. Çocuğu ise olası bir piçtir. Bir de evliliğin kutsallığını gözardı eden Babil fahişesi ya da tek başına ölüm saçan bir fahişe ama muhakkak bir fahişedir ve bunu söyleyen Abdurrahman Dilipak pardon John Knox’tur. 

Mary ile Elizabeth, sonunda Mary’yi kurtaracak bir çözümle işin içinden çıkamayacak olsalar da, bir araya gelerek içlerini dökerler hiç olmazsa. Mary’nin tacı elinden alınmıştır, tahtının ve çocuğunun başına da dayısı geçmiştir. Mary, Elizabeth’i ikna etmek gayretindedir. İki kadın da doğursun doğurmasın, çocuğu olsun olmasın yalnız kalmışlardır köpekbalıklarının çevrelerinde yüzdüğü kocaman bir havuzda. Hayatını kısmen yaşayabilen Mary olsa da, bu ona ağır bedeller ödetir sonunda. Kendisine verilenler çöküşüne sebep olmuştur. İki kadının arasında geçen duygusal konuşmaya rağmen ölüm fermanını imzalamak zorunda kalan Elizabeth’tir. Mary son mektubunda James’in kendi başaramadıklarını başarması için duacıyım derken, bir gün tacın iki krallığı da birleştireceğinin umudu fakat kendi hayatı için düş kırıklığı içindedir. Öyle de olur. Elizabeth’in ölümüyle İngiltere ve İskoçya’yı aynı anda ve tek nefesten yöneten hükümdar oğlu James olur. Elizabeth’in taht için bırakabileceği bir varis yoktur çünkü.

C3CE3F6C-539D-4073-B0EB-4CD00051FB47

 

589E6C52-E1A9-4D75-8E49-6ABCB2805661

SON SÖZ : Mary rolünde Saoirse Ronan ne kadar iyiyse, Elizabeth rolünde Margot Robbie’yi de o kadar beğendim. Onu sarayın efendisinden çok şaklabanına çeviren makyajının altından Mary’nin idamını onaylamak zorunda kalıp, pişmanlığından gözyaşı döktüğü sahnesiyle, Judi Dench’in on dakika kadar gözüküp Oscar’ı aldığı Aşık Shakespeare’deki kısacık rolü geldi aklıma. İtiraf etmeliyim ki, riskli bir rol ve ondan da riskli bir makyajın altında dahi olsa akılda kalmayı başarabilen Robbie’yi sanırım biraz daha çok beğendim. Aynı filmde iki güçlü kadın karakter bulmak her zaman kolay olmadığı gibi, ikisi de üstelik aynı sene Oscar’a aday olmayı başarabilmiş oyuncuların cesaretine hayran kalmamak mümkün değil. Kostüm tasarımı, makyajı, güçlü uyarlama senaryosu, altından çıkan feminist okuması ve oyunculuklarıyla filmi beğendiğimi bir kez daha belirteyim istedim. Pek çok replik vardı ki inceden, insanı olduğu yere mıhlıyordu derinden. O bir dakika seni adam yapmaz en cüretkarıydı bence.

98544FE3-B1B1-4BB1-A08D-33373EBA67C0

THE FAVOURITE : SARAYIN GÖZDESİ

28781800-67ca-4201-ac8b-1c0d28e3526a

THE FAVOURITE : SARAYIN GÖZDESİ

“Sevginin de bir sınırı olmalı.” Sarah Churchill

“-Toprak leş gibi kokuyor.
  -Sokaklara sıçıyorlar da ondan. Bunu da politik eleştiri olarak adlandırıyorlar.”

“Güçsüz insanlara karşı zaafım var.” Sarah Churchill

“Konumum pek onurlu olmasa da, ben onurlu bir insanım.” Abigail

“Bir adamın onuru onun çıldırmasını sağlayan tek şeydir.”

“Babanı korumak için rahmini feda etmedin mi?” Sarah Churchill

GİRİŞ :

Bir kez daha Yorgos Lanthimos sinemasıyla karşı karşıyayız. Ne yapacağı belli olmayan bir yönetmendir kendileri. Bizi şaşırtmak için kostümlü dramaya bulaştığını düşünmekteyim. Ne yalan söyleyeyim onun distopik dünyalarına alışmışken 18. yüzyıl İngiltere’si de nereden çıktı demiştim projeyi ilk duyduğumda. Ama yapmış yapacağını, olmuş da. Dogtooth’u izlerken ve izledikten sonra Avrupa’nın ikiletmeden bağrına basabileceği, biraz Michael Haneke, daha çok Lars Von Trier ayarında bir yönetmen çıkageldi demiştim. Hala daha aynı fikirdeyim. O da bir şekilde Avrupa’lı otoriteleri avucunun içine almayı başardı ve bu başarısını sürdürebildi. İstikrarlı ve hırslı çıktı. Filmlerinde çok ulustan aktörlerin(şirket demiyorum, dikkatinizi çekerim) rol aldığı, evrensel temaların soğukkanlılıkla alt üst edildiği, hem cüretkar hem de zamandan ve bulunduğu ortamdan ayrı bir yere taşınmış gibi duran bir grup insanın tuhaf ilişkilerini gözler önüne seren Lanthimos, Gaspar Noe kadar çılgın olmasa da, yenilikçi ve iyi bir yönetmen olduğunu çoktan ispat etti. İstediği takdirde çok çok iyi bir yazar olabileceğini düşündüğüm işitsel yanı da güçlü bir adamın sinemasını merakla takip ediyorum ben de ister istemez. Cannes’daki başarısıyla Amerikan film endüstrisinde de kendine yer edinebilmiş, oyuncuların birlikte çalışmak için can attığı bir yönetmen oldu kısa zamanda. Dogtooth’un vizyon tarihi olan 2009’dan bu yana geçen dokuz yıllık zaman zarfında boş durmadığı da anlaşılıyor filmografisine bakıldığında. Neden izliyorum ben şimdi bunu diyerek pişmanlık duyduğum sahnesine rastlamadığım filmlerinde çok ciddi kumar oynadığını düşünmüşümdür her zaman. Son filmi The Favourite ile bu hal misliyle artmışken, görüyoruz ki çıtasını da bir hayli yükseltmiş yönetmen. Başrolündeki üç kadın oyuncusuna sırtını yaslayan kostümlü bir dramaya el atıyor bu defa. Dahası başrol oyuncularından ikisi Oscar ödüllü. Daha önce Lobster’da da beraber çalıştığı Olivia Colman ve Rachel Weisz’a, Emma Stone eşlik ediyor bu defasında. İşaretlere göre Oscar alması muhtemel olan Colman’ın oyunculuğunun dışında, beni ondan da çok etkileyen isim Emma Stone oldu. 18. yüzyıl başlarının İngiltere’sinde yaşamış olan Kraliçe Anne ile onu ülke idaresinde parmağında oynatan Lady Sarah’nın arasına girmek suretiyle bozan, hizmetçilikten yükselerek Kraliçe’nin yeni gözdesi olan Abigail rolünde bir alemdi doğrusu. Sokaklarda frengili askerlere g.t.m.(noktaların üzerine ve yerine sırasıyla ö, ü ve ü harflerini koymanız tavsiye olunur) satmak istemiyorum derkenki ciddiyeti, kocasıyla geçirdiği ilk düğün gecesi, fuck fuck fuck diye arşınladığı saray koridorlarındaki hali, Anne ve Sarah’yı yakaladığında yaşadığı şok, filmin ilk dakikalarında daha at arabasında gördüklerine olan tepkisiyle bizim Kezban olarak nitelendireceğimiz tatlı ve temiz yüzlü Abigail yukarıda bahsi geçen duruma karşılık, önlem olarak çevirdiği entrikalar sonucunda geldiği noktada neler hissettiğini filmin son sahnesiyle pek güzel özetleyiverdi. Dilerseniz bu muzip ve sıradışı filmi izlemiş kadar olalım, tabii henüz izlememişseniz eğer.

19173d23-b731-4ccc-96c6-74d516c0108c

aca87a69-3be2-4c89-a42b-f974acd4bb04

KRALİÇE ANNE, KUZEN SARAH VE KUZEN ABIGAIL :

İngiltere için Fransa ile savaş kapıdadır. Yıllardan pardon yollardan çok pardon yüzyıllardan 18. yüzyılın başlarıdır. Kraliçe Anne tahttadır. Yeterli özgüveni, entelektüel birikimi ve olaylara hakimiyeti mevcut değilken, bir yandan kendisini elde olmayan sebeplerden ötürü tahtta bulmuş izlenimi yaratmakta, başta gut olmak üzere kronik hastalıklarından muzdarip, sağlıksız ve mutsuz bir kadın olarak on yedi tavşanıyla beraber sarayında yaşamaktadır. Hikayesiyse acıklıdır. On yedi yılda on yedi kez hamile kalmış, bebeklerinden sadece beş tanesi canlı doğmuş, bu beş tanesinden de tek oğlunun bebekliğini görebilmiştir ancak ve onu da kaybeder tıpkı diğerleri gibi. Böylelikle de kronikleşmiş olan çocuk sahibi olma isteği defterini kapatır. O on yedi tavşan, o on yedi çocuktur işte Kraliçe’nin gözünde. Kırk dokuz yaşında hayata gözlerini yumar. Aynı zamanda bir İskoç hanedanı olan Stuart’ların son temsilcisi Anne’in ölümüyle saltanat Alman asıllı yeni hanedana geçer. Döneminde Cebelitarık ele geçirilir, İngiltere donanması bir hayli güçlenir, denizaşırı imparatorluğun temelleri bu dönemde atılır.

7e1d85d3-a058-45fa-aa48-703cc16926ce

Kendisini sadece bir kez yan atta yatağını ve devlet politikalarıyla ilgili kararlarını paylaştığı Lady Sarah ile birlikte ata binmiş giderken görürüz. Bunun dışında kapalı kapılar ardında sağlıksız sağlıksız yaşar Büyük Britanya Kraliçesi. Kendine rahatlıkla şişko ve çirkin diyebilmektedir. Biraz da öyledir. İlerleyen hastalığının neden olduğu aksayan bacağı, zamanla görme kabiliyetini yitiren gözleri ve dizginleyemediği iştahı yüzünden yiyip yiyip kustuklarının dışında, kusamadan içine attıkları vardır biriktirmek maksadıyla. Öfkesine hakim olmakta güçlük çeken, tutkulu ama tutarsız ve kolaylıkla zıvanadan çıkabilen Kraliçe Anne kompozisyonunda Olivia Colman çok başarılıydı. Ben de elimde olmayan sebeplerden ötürü Judi Dench’in Shakespeare in Love’daki sekiz dakikalık performansıyla kazandığı en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü hatırladım onun sayesinde. Buradaysa Colman başrolde olduğundan, çok daha uzun dakikalar var kendisiyle geçireceğimiz. Azametli bir kraliçeyi oynamak her oyuncunun hayali olsa gerek bir yandan.

c596a3d6-0872-466b-8c52-cedc3de30b84

Filmin ikinci adamı değil de ikinci kadını rolünde Marlborough dükü Tory’nin karısı Sarah Churchill’i canlandıran isim Rachel Weisz oluyor. Yönetmenle Lobster’dan sonra ikinci biraraya gelişleri bu filmle gerçekleşmiş. Kraliçeyle aralarındaki ilişkiden kaynaklı mesafesizlik sebebiyle yüzüne istediğini söyleyebilme lüksüne sahip. Porsuğa benzemişsin bile diyebiliyor makyajını beğenmediğinde. Zarafeti ve entelektüel birikimiyle dışişlerini ve içişlerini hallediyor istediği gibi. Kovulduğu zamanlar oluyor ya da bizzat kraliçenin kendisi tarafından tokat yediği zamanlar da, fakat çocukluk arkadaşı olmalarının getirdiği ortak geçmişe sahip olmanın verdiği bağlılık Kraliçe’yi Sarah’ya bağlıyor  tüm bunlara rağmen. Ayrı düştükleri zamanlarda Sarah’nın adını sayıklıyor Kraliçe, o meşhur aşk mektuplarının bir tarafı oluyor böyle zamanlarda. Onsuz bir hiç olduğunu çünkü pek çok şeye aklının ermediğini, verdiği kararlar sayesinde Sarah’nın onu kurtardığını sayıklıyor en çok da. Sarah ise kocasına rağmen Kraliçe ile yaşadığı ilişkide en az kocası kadar pervasız. Zehirlendiğinde ve gözlerini bir genelevde açmış olduğunda bile ilk sorduğu soru krallıkta işlerin nasıl gittiği oluyor. Hırslı, zarif ve güzel, kendinden emin, diplomatik ve gözükara bir kişilik olarak tasvir edilen Sarah, tüm bu saray entrikalarına hiç bulaşmadan, kocasıyla sakin bir hayatı tercih edebilecekken, muktedir olmak tutkusuyla tarafını belli ederek, tarihe yön veren bir karakter olarak kalıyor belleklerde. İktidar hırsı en çok onun karakterinde vücut buluyor.

8ACD7609-DA1F-4E36-B2EA-95C2B5CF1554.gif

497059d8-755e-4a31-b6cf-b3e695a7e2cc

Emma Stone’un canlandırdığı Abigail Hill’in arkasından saray dedikoducusu erkekler tarafından kraliçenin yeni fahişesi olarak fısıldansa da, bedenini satmamak için uğraş veriyor aslına bakılırsa. Gelecek korkusu var çünkü, tekrar eski hayatına dönmek istemiyor. Ondaki hırsın çok daha geçerli nedenleri var bu yüzden. Hizmetçi olduğu yüzüne vurulsa da, ne yapıp edip yükseldiği sarayın sınırları içinde yaptığı evlilikle Barones unvanı kazanıyor. “Barones Masham” oluyor bundan sonra. Kuzeni olan Sarah sayesinde, bir elinde tavsiye akraba mektubu ile düşmüş gelmişti halbuki saray kapılarına. Babası onu on beş yaşındayken bir kart oyununda kaybetmiş ve sonra da bahsi geçen Alman’a satıvermiş anlattığı kadarıyla. Bakıyor ki saray adamları da nezaketmiş gibi duran tehditlerle onu kullanmaya çalışıyorlar, erkeklerden fayda yok diyerek kuzenini çiğnemek pahasına kraliçenin yeni gözdesi olmanın gayreti içine giriyor. İlk geldiğinde mutfakta çalışıyor bu iyi eğitimli genç kız. Latince ve Fransızca biliyor. Bu haliyle de oldukça sıradışı bir hizmetçi. Güzelliğiyle çalışanların kıskançlıklarına maruz kalıyor hemen. Huyuna gittiği kraliçeyi de tatlılık ve uysallıkla baştan çıkartıyor. Atış talimi yaptıkları esnada, Sarah kuzenine seni bir katile dönüştüreceğiz derken, kendisini zehirleyeceğini hiç düşünmemiş olsa da, memleket işleri yüzünden saraydan uzak kalışını fırsat bilen Abigail, Kraliçe ile yakınlaşıyor ilk fırsatta. Karakter olarak üzerinde en derinlemesine durulan kişi de Abigail oluyor. Kendi kendine konuşurken ahlakının sınırlarını zorlaması gerektiğini, hayatının sonunda çıkabileceğini düşündüğü bir labirente benzediğini ve de sapabileceği bir köşenin mutlak var olduğunu düşünüyor ki bu da onun iyimser olduğunu düşündürtüyor. Fakat o da yozlaşıyor sonunda. Tuhaf eğlence anlayışı var saray sakinlerinin ve soyluların. Ördek yarışları yapılıyor antika mobilyaların arasında ya da bir adamı çırılçıplak soyup hedef tahtası haline getiriyorlar. Adam çaresizliğinden utanmak yerine kahkahalarla karşılık veriyor onlara. Filmin sonunda saraydaki yerini sağlamlaştırıp Kraliçe’nin gözdesi olmaya devem eden ve artık Barones Masham olan Abigail, kocasıyla aynı masayı paylaşıp içerken, başka adamların kucağına oturmaktan çekinmiyor aynı masada oturan kocasını hiçe sayarak.

Bir hizmetçi kızın yükselişinden çok, onurunu ayaklar altına alarak ne kadar yozlaşabildiğini, bir yandan kraliçe onun saçlarına yapışmışken ağrıyan bacaklarını ovmak zorunda olduğu sahnede iliklerimize kadar hissediyoruz. Ne yaparsa yapsın o hala bir hizmetçi aslında. Geldiği noktada verdiği ödünler karşılığında dönüştüğü şeyden hoşlanmadığını hissediyoruz bu son sahnede. Kazanan yok, mutluluk da. Kimse mutlu değil. Ne Anne ne de Abigail. İkisinin görüntülerinin üzerinden tavşanlar geçiyor jenerikten hemen önce. Burada bir nokta koyuyorum ve Lanthimos oradaydı diyorum. Bir de bunun feminist bir film olmadığını, yönetmen ya da senaristlerinin de bu tip bir kaygı taşımadıklarını filmin hal ve gidişatından anladığımı belirtmek istiyorum. İçinde öpüşen iki kadın gördüğünde bunun altından illaki de politik bir söylem çıkacağını hayal ededurun, filmde sadece ve sadece hayatta kalmaya, kendini kurtarmaya, kuyruğu dik tutmaya çalışan ve bunun bilinciyle yaşayan kadınlar var özet olarak. Kulaklarını tıkamış, rüzgarın yönünü belirlemeye çalışan ona göre de dümeni kıran, ne yapacaklarını çok iyi bildikleri halde, bu hareketlerinin sonuçlarının onlara ne getireceğini ya da onlardan ne götüreceğini bilmeyen kadınlar var. Senenin gözdelerindendi “Sarayın Gözdesi”, kısaca tavsiye ederim. Aklına estiği gibi film çekebilme özgürlüğüne sahip, mesaj kaygısız, Avrupalı bir yönetmenin dehasına şahit olduk bir kez daha, son olmamak kaydıyla.

160851b3-a5ed-4cdf-bad1-db7a048cee1a

 

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑