BIRD BOX

CD099E29-4827-4C32-BE9D-71392D78B932

BIRD BOX :

“Yalnızlık tesadüften ibaret. Asıl konu, insanların iletişim kuramamaları.” Malorie

“İnsanlık yargılandı ve suçlu bulundu.” Charlie

“İlk eşim boşanma dilekçesinde bana şerefsiz demenin diğer şerefsizlere hakaret olacağını yazmıştı. İkinci eşimse cehenneme gitmekten artık korkmadığını, çünkü bunun benimle evli olmaktan kötü olamayacağını söylemişti.” Douglas

“Hayatta kalmak yaşamak demek değildir.” Tom

GİRİŞ :

Son izlediğim film Roma olunca, beklentilerimi yüksek tutmadan başına geçtiğim, öyle olunca da beni hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu yine bir Netflix yapımı olan Bird Box. Pek çok filmini en baştan beğenmeyeceğimi düşünerek izlemediğim fakat önyargılı da olmadığım Danimarkalı kadın yönetmen Susanne Bier’se In a Better World ile bana göre zirvesini yapmış, en iyi yabancı dilde film Oscar’ını da aynı filmle almıştı. Bu film bana tuhaf bir şekilde Denis Villeneuve’ün İçimdeki Yangın olarak bilinen Incendies’sini anımsatır. Belki de her iki film aynı sene yani 2010’da aynı ödül için yarıştığındandır benim bu benzeşleştirmem(tdk tarafından kabul görülen benzerleştirme değil, benzeşleştirme’yi cümle içinde ve yüklem olarak kullanmamın benim yaratım sürecime katkısı olduğunu düşünmekteyim, mesele benimle tdk arasındadır, böyle bir kelime yoktur ama bence olmalıdır: “ben-zeş-leş-tir-me”.  “Benzerleştirme”yse çok sıradan göründü gözüme, öyle de kulağıma gelmekte). Bird Box’a gelince, film bir roman uyarlaması imiş. Josh Malerman’ın güzel Türkçemize “Kafes” olarak çevrilmiş romanı bir hayli beğeniyle okunanlardanmış yayınlandığı yıl olan 2014’de. Okumadığım için yorum yapmamın imkansızlığı söz konusuyken, film, Saramago’nun “Körlük” romanına saygı duruşu ve bir eve hapsolmuş bir avuç insanın ne idiği belirsiz güçler tarafından teker teker harcanmaları ve nihayetinde selamete kimin ereceğinin anlaşılmasıyla(tabii ki Sandra) son bulur. Ben kendi adıma ne oyunculuklara çok takıldım, ne kurgu ne de senaryoya. Sadece belli bir çizgide ya da suyun üzerinde ilerleyen filmin son sahnesinde kurtulanların nereye ulaştığını gördüğümde duygulandım. Kısaca annelik filan derken, asıl metafor en sonunda bekliyor bizi, iki saati aşkın ama taşkın olmayan süresiyle film sizi bu anlar için hazırlıyor en çok. Nehrin üzerinde geçen iki gün ve bu hikayeye paralel olarak anlatılan beş yıl öncesinde başlayan olaylar zincirinin son derece geçerli bir nedeni var anlayacağınız. Sırf bu son için bile izlenmeye değer film. Sarah Paulson ve Moonlight’ın tatlı gülüşlü Trevante Rhodes’u ve uzun zamandır bir filmde yakalayamadığım John Malkovich için de değerdi ayırdığım iki saati aşkın süresine. Kimse olağanüstü bir şey yapmıyordu açıkçası ama yine de aynı kare içinde görmek bile güzeldi bu çok beğendiğim oyuncuları. Gelelim filmimize:

Bird Box

766D553E-993A-48A1-BE05-ADD8863F5AFB

Bird Box

31D1207C-EC24-4678-81E2-D3FE47F9487B

KAFES : HERKESİN BİR KAFES’i OLMALI mı?

Telsizle yapılan görüşmeden gelen cızırtlılı seslerle açılıyor film. Bir yerimiz, bir yerleşkemiz var, burada bir topluluğuz ve de güvendeyiz diyor aynı ses. Filmin bu ilk cümlelerinden anlıyoruz ki, karakterlerimiz film müddetince bulundukları ortamda güven sorunu yaşayacaklar ve her nerede iseler yalnızlar ya da tüm sorunlarını kendileri çözmek  zorundalar. Bir kadın ve biri kız diğeri erkek iki çocuk yol hazırlığı yapıyorlar. Fakat bildiğiniz anlamda, bavulların içine konacak kıyafetlerin uzun uzun tasarlandığı bir seyahat değil bu. Tetikte olmaları, sessiz olmaları ve göz bağlarını çıkarmamaları gerekiyor. Malorie rolünde Sandra Bullock çocukların anlayacağı şekilde, her bir kelimenin üzerine basa basa anlatıyor yolculuk planlarını. Zorlu bir nehir seyahatinde nasıl davranmaları gerektiğini ültimatomlarla anlatıyor ki çocukların iyice kafalarına girsin. Hemen akabinde de üç kuşu kafesinden çıkartarak, bir kutuya yerleştiriyor. Sonra da göz bağlarını bağlayıp yola koyuluyorlar. Bu zamandan beş yıl öncesine geldiğimizde Malorie’nin ressam olduğunu, bir kız kardeşi olduğunu, hamile olduğunu, doğacak çocuğunun cinsiyetini öğrenmek istemediğini, doktoru önerdiğinde evlatlık vermeyi düşünecek hisler içinde olduğunu, tuvallerle arkadaş olduğunu, gerçek dünyadan ve insanlardan uzak durduğunu, dikenlerinin olduğunu ve her fırsatta batırdığını öğreniyoruz yavaş yavaş. Kendi kafesinde yaşayan, kafesinden çıktığındaysa hamile kalan, bu yüzden de yalnız bir anne adayı olarak biraz atarlı bir neşriyat(kullandım bile) kendisi. Bu arada Rusya’da başlayan bir çeşit salgının çok yakınlarına geldiğini öğreniyor kahramanlarımız. Psikotik davranışlar içindeki insanlar olabilecek her şekilde kendilerini öldürüyorlar. Sevdiklerinin sesini duyarak intihar edenler var, dünyanın en mutsuz insanıymışçasına kendilerini ateşe atan, tırın önüne atan, bıçaklayan, vuran, hatta yanmakta olan bir otomobilin içine girip alev alev yananlar bile var. Üstelik ne yaparlarsa yapsınlar, gönüllüler, bile isteye gidiyorlar ölüme. Her ne gördüyse aynı kervana katılan Malorie’nin kardeşi Isabel’de kendini öldürüyor. Malorie o şaşkınlıkla sığındığı evde kendisi gibi ürkmüş insanlarla yeni bir hayata başlıyor. Dışarıdaysa bildiğin kıyamet gerçekleşmekte. Bu kıyametin müsebbibi olan şey her ne ise, kendisine bakıldığında ya da kalabalıklar içinde dahi görüldüğünde insanın kendisini öldürmesine neden olacak türden ve o şeyi görmemek için pencereleri sımsıkı kapatıyorlar, perdeleri çekiyorlar. O ise bir gölge gibi geçiyor çevrelerinden. Ülkede olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Sosyal medyadan uzak durun denilirken, televizyon yayını kesiliveriyor bir anda. Farklı etnisite, değişik değişik huylara ve görüşlere sahip bir grup insan hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Bu esnada normal hayatta bir arada durması imkansız görünen karakterler  sıkışıp kaldıkları evin içinde bir yandan birbirleriyle didişirken, diğer yandan da dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı birlik olmaya çalışıyorlar. Bir kafesin içine tıkılıyorlar kısaca.  Aralarında yine normalde imkansız ama koşullar gerektirince imkanlıya dönüşen aşklar başlıyor, bazen de ayrılıklar oluyor. Kitabını yazımın başında belirttiğim gibi okumadığımı söylemiştim. Geniş zamana yayılı okuma eyleminde bu farklı karakterlerin çok daha derinlikli ve ayrıntılı tasvir edildiğini düşünmekteyim. Neden mi? Aynı zamanda ev sahibi olan ve kendini ilk önce feda eden Greg, Asyalı ve gay. Fakat partnerini görmemiz mümkün olmuyor. Kitabın içinde kendisine yer verilmiş olabilir de. Douglas beyaz, lanet ve alkolik. “Ben demiştim”den başka laf bilmiyor, fakat her dediği de çıkıyor(bu role de Malkovich yakışıyor). Tom siyah ve iyi kalpli. Cheryl beyaz ve grubun en yaşlı kadın üyesi. Olympia üç gün sonra aniden kapıda beliriveren hem çaresiz hem de hamileliğinden bağımsız obezitesi olan iyimser ve yumuşak bir anne adayı. Charlie kitap yazmak isteyen, fakat akademik bir kariyeri olmadığı ve küçük bir iş yaptığı için topluluk içinde küçümsenen siyahi bir başka karakter. O da kendini feda ediyor. Tıpkı Greg ve Tom gibi. Lucy ve Felix evde tanışan maçı erken bırakıp kendi yoluna gitmeyi tercih eden sonradan olma sevgililer. Yine sonradan eve alınan Gary’se tam bir kaçık, akıl hastanesinden çıkmış ya da kaçmış ve kuşları dondurucuya koyan bir tür manyak(buradaki kuş türünün papağan olmadığını belirtmek gerekiyor, papağanlarla haşır neşir olan bir başka kaçıksa bizim coğrafyamızdan çıkmış olup işkence edeceği kuş türünü papağandan yana seçmesinin bile delice akılcı bir seçim olduğunu düşünmekteyim ve Allah hepimizi, herkesi, her canlıyı iyi delilerle karşılaştırsın derim, kurdu kuşu bile). 

Bird Box

Bird Box

Öle, öldürüle azalan topluluktan geriye iki çocuk-biri Malorie diğeri Olympia’dan olma, yetişkinlerden de Tom ve Malorie kalıyor. Her tür tehlikeye ve kötü olasılıklara karşı çocukları katı olmaları için sert bir tutumla yetiştiren, gerçekleşmeyecek hayaller peşinde hayatlarını tehlikeye sokmamaları için elinden geleni yapan Malorie’nin karşısında duran Tom’sa çocuklara umut vermeye çalışıyor elinden geldiğince. Hikayeler anlatıyor onlara içinde meşe ağacına tırmanan akranlarının olduğu. Ağaçlarından kuş seslerinin yükseldiği bahçelerde oynuyor aynı çocuklar. Çocuklar için en önemli şey kendi gibi çocukların da bu hikayelerde var olmaları. Tom belki de asla gerçekleşmeyecek hayaller vaat ediyor onlara. Malorie’yse sert görüntüsünün ardında kaybetme korkusuyla yaşıyor her an. Bu duygu yüzünden çocuklara sert çıkışları var. Kız ve oğlan olarak çağırıyor onları. Bir isimleri bile yok çocukların, onlar da ona anne demiyorlar. Diyemiyorlar. Malorie ne zaman mı onlara isim veriyor, en nihayet kendilerini güvende ve bir topluluğun parçası olarak hissettiğinde. Sorumluluklarını bir parça olsun üzerinden atabildiğinde. Kısacası rahat bir nefes alabildiğinde. Kendi anneliğiyle de barışıyor böylelikle nihayet.

Filmin handikapı Amerikalı bir yazarın kitap uyarlamasının, Avrupalı bir yönetmen tarafından İngilizce olarak çekilmesi olduğunu düşünüyorum. Avrupalı yönetmenlerin bu kadar Amerikanlaşması bazen çok iyi sonuçlar doğurmayabiliyor. Daha özgün olabilecek film klişeleşiyor yer yer. Sandra Bullock yüksek perdeden ayar çekiyor önüne gelen herkese; özellikle de gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyen Douglas’a, sonra Tom’a, filmin başlarında da Isabel’e. Pek çok iyi oyuncu karedeki yerlerini tam kavrayamamış gibi görünseler de, bir şekilde tam zamanında kareden çıkmayı başarıyorlar. Bu işten tatlılıkla sıyrılanlarsa en nihayet isimlenen minik oyuncular Olivia ve Tom oluyor. Filmde dikkat çeken bir başka unsursa kayıkla nehri geçmeye çalışan Malorie ve çocukların görüntülerinin ve elbette kitaptaki olası tasvirlerinin Yunan mitolojisinde yer alan Charon’u ve üzerinde kalarak sağ salim geçmeye çalıştıkları Styx nehrini çağrıştırıyor olması. Kahraman çıktığı yolculukta, karnındaki çocuğu evlatlık verme noktasından, ikinci bir çocuğun daha sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalışına doğru evrilirken, bir yandan korkularıyla ve depresyonuyla mücadele ederken, diğer yandan da sıyrılmak zorunda kaldığı tuvallerden ve yaşamakta olduğu münzevi hayattan uzaklaşarak hayatta istemeyerek de olsa ona sunulan misyonu yerine getirmenin mücadelesini veriyor durmadan. Bu işte tek başına ve sığınacak ya da ona destek olacak kimsesi yok çevresinde. Gerçek bir yaşama nedeni var bundan böyle. Bir birey olarak kendisiyle başa çıkma noktasından uzaklaşıp, aldığı sorumluluklarla büyüyor adeta. Karakterin gelişimi açısından son derece makul ve mantıklı bir sonla bitiyor film. Bu açıdan bakıldığında da hikayenin tıkır tıkır işlediğini görüyoruz. Görebildiğimiz takdirde pek çok açılımı olan, üzerine düşündürten bir filmi de ben kendi adıma izlemeye değer bulduğumu belirtmek istiyorum, son kez. Ve de kendi adıma itiraf etmem gerekirse, pek çoğunuz gibi kapatıldığım ama daha çok kendimi kapattığım kafesimde yaşamaya çalışıyorum bir şekilde. Şakıyorum bazen, bazen de içime kapanıyorum. Bu kafeste mi yoksa başka bir kafeste mi nasıl ve ne şekilde öleceğimiyse şimdilik bilmiyorum. Korkularım, pişmanlıklarım, çok az iyimser tarafımla yaşamaya çalışıyorum sadece.

AFI FEST 2018 - Gala Screening Of "Bird Box"

THE AFFAIR/İLİŞKİ

“Aşk bir tercihtir. Birinin birini bir başkasına tercih etmesi ve onu herkesten üstün tutmasıdır.” Kreutzer Sonat-TOLSTOY

“Aşk belli bir şeyi istemek ve o şeye gereksinim duymaktır. Gereksinim kök olduğu için, gereksinim  duyulan şey de onun dalıdır.” FİHİ MA FİH-RUMi

“Şükür olsun sana her şeye gücü yeten Tanrı, evrenin hükümdarı, beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun.” Yusuf;   
“Sana şükürler olsun yüce Rabbimiz, beni dilediğince yarattığın için.” Meryem   İsa’ya Göre İncil-SARAMAGO

image

Kayıtsız kalmanızın mümkün olamayacağı on bölümlük bir drama “The Affair”. Türkçe meali “İlişki”. Her bölümde polis karşısında aynı sorulara cevap veren  başroldeki iki ayrı karakterin perspektifinden aktarılıyor olaylar seyirciye. Bölümler bazen Noah ile, bazen Alison ile başlıyor.  Noah, erkek, beyaz, uzun boylu, esnek, 45 yaşında, evli ve dört çocuklu-tam bir damızlık-, eşinin ailesinden bağış adı altında gelen servet ve destekler olmasa bir parça fakir, devlet okulunda edebiyat öğretmeni ve hali hazırda yirmi kadar kişinin aldığı piyasadaki tek kitabının sahibi çiçeği burnunda -çevresindekilere karşı bir parça güven eksikliği yaşayan ve yaşatan- yazar,  yaşının cazibesi ve her sabah düzenli olarak gerçekleştirdiği yüzme ve koşu faaliyetleri sayesinde de koruduğu cazip fiziğiyle kadınları etkileyen, diğer kadın başkarakterle yolları kesişene dek orta yaş krizinden çocukların derdinden başını kaldırıp da nasiplenemeyecek kadar şaşkın. Alison‘sa; kadın, adama göre genç, beyaz, kızıl, çekici ve evet o da esnek, o da evli ve son iki seneden beri hiç çocuklu(iki sene önce tek evladı Gabriel’ın dört yaşında boğularak öldüğünü öğreniyoruz), güzel ama gergin, evli ama mutsuz ve huzursuz, eski hemşire, sonradan garson olarak çalıştığı lokantanın viskisever patronunun sözlü cinsel tacizlerine karşı göğsünü siper eden, en nihayet de kolaylıkla sindiren bünyesinden ve bunu da en güzel “ben zaten yavaş yavaş ölüyorum” diyerek dile getirdiğinden bir yetişkinin başına gelebilecek belki de en büyük travma olan evlat kaybını atlatamadığını anlıyoruz. Long Island’a bağlı kışın ıssızlaşan, yazın yazlıkçılarca işgal edilen şirin kasabada sıradanlıklar içinde boğularak bunu başarmaksa hiç de zor değil aslında. Alison tam bir taşra kızı, ve hippi annesinin bağımsız ruhu onunkinin yanından bile geçmemiş. Tıpkı annesinin dediği gibi güvenlik peşinde koşup durmuş hayatı boyunca ve bu onun ruhunu yitirmesine neden olmuş zaman geçtikçe. Aynı yüzler, aynı simalar, aynı evler, aynı sahil, aynı okyanus, aynı sokaklar ve aynı eş ve eşinin hiç durmadan annesinin evinde, yuvarlak yemek masasının etrafında(dikdötgen de olabilir) toplanan sülalesi ona kaybetmiş olduğu çocuğunu hatırlattıkça ruhunun hiç durmadan parçalanmasına mani olamamış. Alison, Long Island’ın, Montauk kasabasında yaşayan canlı bir cenazeden düzlüğe çıkarken hem onu, hem seyirciyi son derece zorlu bir süreç bekliyor ve Noah’nın mı yoksa Alison’ın hikayesi mi daha mühim diye sorduğunuzda dokuzuncu bölüme kadar sabır göstermenizi istemekten başka bir şey gelmiyor elden. Zira serinin en olağanüstü ve belki de gözyaşlarınızı tutamayacağınız kilit bölümü geliyor bir parça sabır ve gayretiniz sayesinde. Bir kadının ve bir annenin kendini doğrayışına tanıklık ediyorsunuz çünkü. Sonra da geniş yara bantlarıyla örtmeye çalışıyor kesiklerini(bundan kitap cümlesi olurdu sanki). image image Her iki karakter de kendi küçük rutinlerinden, hayat gailelerinden, kendilerine yüklenen bir sürü rolden bıkmış, usanmış ve daralmış bir anlarında rastlaşıyorlar. Üzerinden bir zaman geçtikten sonra eşzamanlı olarak bir polis soruşturması eşliğinde ve aynı komiserin karşısında her iki taraf kendi bakış açılarından anlatıyorlar geçmişi ve bir sürpriz olarak maktülün kimliği -siz o mu öldü, bu mu öldü acaba diye kendi kendinize sorup dururken- son bölümlere doğru deşifre ediliyor ancak. Bir kadın ve bir erkeğin beyninin ne kadar farklı çalışabileceğine ve her iki tarafın da olayları değişik şekillerde manipüle etmesine tanık oluyoruz her fırsatta.

image

Game of Thrones’da yer alan seks, şiddet ve bolca küfür içeren bölümlere alışmış bünyelere vız gelecek durumlar adı üzerinde bir ilişki anlatan bir dizinin ya da filmin adından da beslendiği eylemin en çok gerçekleştiği yer olan yataklar, yatak odaları gibi hiç değişmez mekanlar olarak olanca çıplaklığıyla(!) karşımıza çıkıyorlar haliyle ve bize de kanıksamak düşüyor daha da elden ne gelir ki, sizlere sorarım(cümlenin genel gidişatından şaşkın, sessiz ama sabırlı okuyucum, tam da şu an karşındayım bak). Her bölümde en az iki ya da çok sevişme sahnesi var. Karakterler mühim konuşmalarını hep bir yatağın etrafında, üzerine oturmuşken, yanına gelmişken yahut en bariz biçimde yatağın içinde yapıyorlar. Eşler eşlerle, eşler sevgililerle, kişiler acılarını unutmak için başka kişilerle her fırsatta bu mekanları şenlendiriyorlar. Kimi zaman da otel odaları, kumsal, bağ bahçe gibi çeşitli iç ve dış mekanlar da giriyorlar işin içine ister istemez. Bir ilişkinin, bir evliliğin gidişatını belirleyen lokomotiften bahsetmeden olamayacağından eylemler silsilesi hiç hız kaybetmeden bölümlerde yerlerini alıyor ve bu cesur eylemlerinden ötürü de takdiri hak ediyor oyuncular. Gelelim sütten çıkmış ak kaşık eşlere. Onlar hiç mi kabahatli değiller yahut misilleme konusunda neden bu kadar pasifler her anlamda? Noah’nın cingöz çıtır kızı(17 yaşında hamile kalarak, çok da cingöz olmadığını gösteriyor aslında), Alison’a kendi kocasının daha yakışıklı ve genç olduğunu söylerken bir parça haklı aslında. Kendi şaşkın ve kararsız babası ona hiç cazip gelmemiş olsa gerek; son bölümlerde ben aşık oldum, çok etkilendim, hayat çok kısa, yaş şimdi kırk beş sonra elli beş, libidom da yüksek, hanım var nasılsa çocukların etrafında, bana yazarlık kariyeri gerek diyerek bir Alison’a koşup bir evdeki hanımı yokladıkça kızcağıza hak veriyor insan ister istemez ve evet Joshua Jackson daha tatlı. Ama her iki eşin de gözü kendilerininkinden başkasını görmüyor ve onlara dönsünler diye bekliyorlar köşelerinde. Bunun en önemli sebebi de çiftler arasında cinsel uyuşmazlığın yaşınmıyor oluşu ve o ilahi tensel dokunuştan hiç kopmamışlar. Alison ve kocası bu hususta bir parça daha başarılı sanki ve Noah bile tanık olduğu manzara karşısında şaşkınlığa düşüp haklarını teslim ediyor daha ilk bölümden. Evli insanlar öyle sevişmezler diyor Alison’a açık açık. Bunu söylerken evin içindeki dört çocuğunu hesaba katmadığını düşünmekteyim şahsen. Alison’a kocasının beslediği tutkunun kaynağında erkeğin sevmesi yatıyor ve o da vargücüyle çocuklarının yok oluşundan oluşan boşlukları cinsellikle örtüyor. Neticesinde daha çok seven bekliyor, kuşlarsa uçuyorlar burada da uzaklara hep olduğu gibi(metafor yapma gayretim lirik bir şekilde hücum etmiştir umarım güzel beyinlerinize).

Taraflardan birinin mesleği yazarlık olunca kitapların da bahsi geçiyor sık sık. Noah, Alison’dan sürpriz bir cevap alıyor en sevdiği kitap konusunda. Anna Karenina’yı yakıştırıyor ona Noah saklı hüznünden ötürü.  Alison’ın cevabı ise her gün oğlunun mezarının başına gidip sayfalar okuduğu Peter Pan oluyor. Noah zincirlerini kırıp(her anlamda), sosyal hizmet cezasına çarptırıldığında bu sıkıcı ve geçmez saatleri  lehine çevirip yazmaya koyulurken, sıra arkadaşı olan Victor(hayatınızın belirli dönemlerinde karşınıza çıkan isimler birer tesadüften mi ibaretti acaba?) sırasıyla Yüzüklerin Efendisi serisini tamamlayıp, İncil’e geçiyor bu zaman zarfında. Ve nihayet kendi kitabını bitiren Noah’nın editörüyle görüşmeye gittiği zaman fersah fersah yol katetmiş olduğunu görüyoruz. Kendine güvenini kazanıyor, mesleki başarısı artıyor, artık yaranmak zorunda olduğu mükemmelliyetçi ve dominant bir karısı ve onun züppe, kibirli ve görgüsüz ailesi yok, zamanında korumaya çalıştığı herşeyi elinin tersiyle ittiği için kafası nispeten rahat, hala çok parası yok ama özgürlüğü var. Karısı kocasının güvenli ve kaslı kollarında yaşayıp giderken, ömürlerini beraber tamamlayamayacaklarını en nihayet anlıyor. Kendi evliliklerinde olmayan bir şey bulaşıyor kocasına çünkü adına tutku denen. Sosyal statüsü daha düşük ama zihnini yoran bir kadın Alison. Gitgelleri var(doğrusu gelgit olacaktı). Olgun değil ama içgüdüleriyle ayakta durması onu çekici kılıyor her daim ve her karşılaştıklarında Noah’nın aklını başından alabiliyor.

Bir de güzel müzikler var ara ara kulaklara çalınan. Fiona Apple imzası ise dizinin jeneriğinde akıyor. Ben en çok onu beğendim. Ve bir de rengi var bu dizinin. O da yeşil. Objeler, kıyafetler, aksesuarlar ya yeşil, yahut yeşille uyumlu. Bir parça yeşillenmek isteyen her bünyeye şiddetle tavsiye edilir.

image image image

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑