ANADOLU VOL 4:SİVAS-ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM

MADIMAK:

”Bin cefalar etsen almam üstüme.. Kula gölge ise Allah’a ayan.. Bu şirin canıma nasıl kıymışlar.. Sensiz dünya malı neylerim dostum..”

20140304_092824

Bir saatlik yola koyulmazdan önce merkeze iniyorum eski Madımak Oteli’ni görmek için. İl Özel İdaresi’ne bağlı “Bilim ve Kültür Vakfı” ibaresi var kapısında. Sevimsiz bir bina olmuş. Önce içeri giriyorum. Ölenlerin pardon öldürülenlerin isimlerini yazdıkları anma bölümü oluşturulmuş, karşı tarafta çocuklara yönelik çalışmalar ve kütüphane var. Seçilmiş olarak gelen insanların içi insan dolu bir binayı kundaklamazdan önce “Allahuekber” nidalarıyla halkı kışkırtıp, galeyana getirmesinin püf noktalarını anlatan bir biyografi mesela(Hiç insan insanı yakar mı? Nerede görülmüş, duyulmuş şey?). Tarih tekerrürden ibaret olduğundan, günümüzde de benzer örneklerine rastlanmaktadır: evde güç bela tutulan yüzde elli gibi-yalnız yüzde elli sağduyulu davranıp evde durmayı başardı ama onların da yerini polisler aldı-. İçerideki memurun gözlerinde de benzer pırıltılar var bana karşı. Hanfendi diye seslenirken, çakmak çakmak olmuş gözlerinden hiç pozitif enerji alamıyorum. Ama olsun ben de onu sabırla sınıyorum. “Neden üst kat kapalı, neden gezdirmiyorsunuz, neden daha daha üst katlar açık değil, kolonlarda sorun varmış, yukarıda duman kokusu varmış hala, ölülerin üzerine inşa edilen sevimsiz il özel idare binasından ancak çıka çıka bir kat mı çıktı, neden ahşap yapmadınız, böylelikle kolay alev almaz mı?” gibi.  Adamı sinir etmeyi başarıp, dışarıdan fotoğraflarını çekmek için köşeye gidiyorum ama o da ne? Tam çaprazındaki lokantadan Kayseri mantıları yiye yiye semirmiş, yüze iki yüz tepsi çapındaki kalçalarıyla üzerime üzerime gelen bir kadın var. O bedene ve o kiloya göre inanılmaz derecede de çevik. Pardesüsü el verdiğince bacaklarını açıp bana doğru koşar adım geliyor. Böyle zamanlarda hiç beklenmeyen bir ataklık da benim üzerime gelir ve converse’lerime kuvvet aksi istikamet yürüyorum hızla. Bir süre daha beni takip ediyor. Gözdağı verdi aklınca zarif bedeniyle. Asla unutmayacağım bir hışımla dükkandan fırlayıp, kalçalarıyla rüzgarı eze eze bana doğru yürüyüşünü. Sivas merkeze dair böyle de bir anım vardır.

20140305_091227

ŞARKIŞLA:

20140305_133318

Divriği kadar uzak değil, Ulaş kadar da yakın değil. Bir saatlik bir yolu var. Çok değişik bir mozaiğe sahip. Aşık Veysel’in köyü, Sivrialan burada. Bugün iki alternatiften birini seçmeliydim. Ya Yıldızeli’ne gidip Banaz’a yani Pir Sultan Abdal’ın asıldığı köye geçecektim yahut Şarkışla’ya gelecektim. Kendimi burada buluverdim. İlçe şimdiye kadar gezmiş olduğum ilçeler arasında en büyük ve en gelişmiş olanı. Düz ayak her yer. Divriği’nin in çık bitmez yokuşları burada yok. Dükkanlar, mağazalar gırla. Şehre inmeden burada rahat rahat yaşayabilir, her ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.   İnsanların birbirlerinin hayatına girmeleri tesadüf değil. Tesadüf diye bir şey yok hayatta. Şarkışla’yı seçmemi sürekli telefonlaştığım ve burada bana her şekilde yol gösteren yol arkadaşlarımdan biri tavsiye etmişti. Kıza güvenmiş olmalıyım. Bundan sonra burada tesadüfen girdiğim bir kamu kuruluşunun içinde yaşayacaklarımı da ben tasarlamadım hiç bir şekilde.

Küresel ısınma ile ilgili bir programdı sanırım Sibirya’daki bir kadın sevinçle ısının eksi elliden eksi kırka yükseldiğini söylüyordu. Sivas’daki durumlarda pek farklı değil. Kışın ortasında bahar havasını yaşamaya devam ediyoruz. Zamanında sabah sabah sokak kapılarını açtıklarında karşılarına çıkan gece boyunca yağa yağa kapı boyunca oluşmuş kar yığınından kürekle kendilerine yol açan Sivas’lılar, komşularıyla dahi sosyal bağlarını yitirmekte dolayısıyla özellikle ellili ve altmışlı yıllarda insanlar münzevi bir hayat yaşamaktan toprağında etkisiyle birer şaire, ozana dönüşmüşlerdir. Tüm safiyetleriyle, dünya hakkındaki en önemli bilgiyi edinmede hiçbir telaş sergilemeden, kendi kendine soran, çıkışın kendi içlerinde bir yerlerde olduğunu pratikte kavrayan insanlar kendi iç dünyalarına kapanmaya başlamışlardır.  Bir nevi çilehane ortamı yaratan kara teslim ruhlarıyla, dünyanın en zor hallerinin içinden sessizce düşünerek ve en dolaysız yollardan geçmişler, en öz kelimeler kullanarak dörtlüklerle yalan dünyaya selam gönderip, İlahi Adalet’in tekerrürüne ve düzenin bozukluğuna gene sessiz bir isyankarlıkla kelimeleriyle karşı durup, alınyazılarına teslim olarak ama yaradana da göndermelerde bulunarak sonsuzluğun içinde varoluşlarının nedenine bir anlam katabilmişlerdir. O yüzden buranın her köyü size yeni ufuklar açmaya haizdir. İçinde yetiştikleri ortam, köylünün özellikle toprakla imtihanı ve bu sabır isteyen, iman gücü isteyen zorlu ve asi ve hava durumuna göre inatlaşan direnen, küsen, gücenen, boynunu büken, susuz kaldı mıydı dillenmediğinden ürün veremeden kuruyan dilsiz toprağın kendi iç sesini zamanla işitmeyi öğrenen köylüde baş gösteren filozof çağrışımlar size, şehir hayatı içerisinde hırslarına teslim olmuş insanlardan çok daha fazla hayata ve varoluşa dair bilgi verecektir. Bazısı çok içli konuşur, hiç onlara denk geldiniz mi bilmem ama ben onlardan Sivas’ta çok gördüm. Dünyanın düzenini içli içli anlatan bir adamın içtenliği ve sadeliği çok yaralayıcı olabiliyor.

ORTAKÖY:

Dört buçuk, beş gibi varlığınız yüzünden bir eve kendinizi misafir olarak ağırlattığınızı düşünün. İşi yüzsüzlüğe vuruyorum ben de. Habire bir eve sürpriz bir şekilde davet ediliyorum. Ne yapabilirim başka? Bu sefer yanımda bir adet çikolata var ama, yaş ortalaması bir hayli yüksek ve aile bireylerinin şekeri var ve evde hiç çocuk yok. Üstelik o çikolatayı da ben almamıştım. Bir yanlışa bir doğru gerekir bazen. Ben buradaki yanlışım ve de sürpriz yumurta. Kısmete hizmet gerekti ya, kadere de hizmet gerekmiş, çok geç anladım. Kaderin ayağına gitmek gerekmiş.

Hiçbir arabayla karşılaşmadan varıyoruz köye. Yol yaklaşık yirmi dakika sürüyor ve geçmekte olduğumuz dağların ve ovaların manzarası olağanüstü. Büyülenmiş gibi bakıyorum, içimden fotoğraf çekmek gelmiyor. Sadece gidiyorum. sadece götürülüyorum. Denize bakmak insanın yorgunluğunu alır derler. Tam tersi dağların uyuşturan bir tarafı var. Sessiz ama güçlüdür onlar. Sıradağlar birliğin adı, tek başına süzülenler ise ayrı bir güç, ve ihtişamın timsali. Sanki tüm dünyaya meydan okur gibiler bir başlarına. Bir meydan okuma var bu vakur hallerin ardında gizli olan. Tamam. Kabul. Ben de rotamı dağlardan yana çizerim bundan sonra. Siz olursunuz benim rehberim. Siz koyarsınız sınırları. Siz verirsiniz talimatları. Elim kulağımda bekliyorum gelecek olan fısıltılarınızı. Ona göre çizeceğim artık rotalarımı.(İç sesim Himalayalar dedi-rabbim Cleveland da demişti birilerine-biraz çok bilmiş değil mi benim iç sesim? Ona kalsam ara ara kendini peygamber ilan et filan da diyor, benim iç sesim az biraz kaçık olmasın sakın?)

Sivas’lı bir gelin vardı Fas’ta tanıştığım. Kız bisküvileri zorla yiyeyim diye ağzıma ağzıma uzatıyordu. Salaklaşıp ne verirse yemiştim yol boyunca. Burada da adetten sanırım, insanlar zorla yemek yedirmeye çalışıyorlar size. Bir sabah kendisine bir karı(zarar olmayan) olmayan poşet içindeki simidi “Al!” diye ağzıma doğru uzatan bir adama bakakalmıştım, nerelisin dediğimde Sivas’lıyım demişti. Yemeyeni dövüyor olabilirler korkusuyla tok bile olsam açı oynamayı ben burada öğrendim. Misafir olarak götürüldüğüm evde de iki erkek var, biz de iki hanımız. Hanımlardan biri seksen yaşlarında olunca, hizmet akdi gereği benim devreye girmem gerekirken hiç oralı olmuyorum. Bunlar iki erkek bir güzel sofrayı kurdukları gibi, masayı toplayıp, çay servisi de yapıyorlar. Bir tanesini kendi kendine konuşurken yakalıyorum: “Biz iş yapıyoruz!” diyor. Şaşkınlıkla. Adamlar böylesine alışık değil, kimse alışık değil, ben de kendime alışmakta kimi zaman güçlük çekiyorum ama Ankara’da da davet edildiğim her masada baş köşede oturup kalkmak bilmeden insanları lafa tutuyorum. Bir süre sonra masalar toplanıyor, çaylar-kahveler geliyor, ben bıraktıkları yerde kalıyorum, inanamıyorlar. Kötü niyetli değilim, bu konularda bezginim sadece. Bir de iki tabak taşıyınca iş bitmiyor ki. Bir dahaki sefere ufak tefek yardımlarda bulunuyor görünüp, vaziyeti idare etmeye çalışayım bari göz boyamak adına.

Şirin birer parkı olan köyler bunlar. ”Murat Gündüz 2 Temmuz Canlar Anıt Parkı”na adını veren Murat Gündüz  buralıymış ve o da yanarak  ve boğularak hayatını kaybetmiş. Amaç kin gütmek değil, unutmamakmış (unutmamak kelimesinin altında o kadar çok anlam gizli ki).

Arabasıyla meyve sebze satan satıcılar dolaşıyor etrafta. Hırsızlık diye bir şey yok. İnsanlar çok çetin geçen kışlarda evlerinin ikinci katından giriş yapıyorlarmış, kar kapılarını örttüğünden. Dolayısıyla hem üst kata, hem alt kata kuruluyor sobalar. Kömür sobasının verdiği ısı bir başka oluyor. Herkesin yüzü ala dönüyor. Evin odalarının kapılarını açtığınızda her yere eşit miktarda dağılıyor ısı ve yetiyor da. Buranın insanı konformist. Tipik bir köy evinde değilim. Bir soba, iki sedir, yer sofrası filan yok. Masada yedik yemeklerimizi, yerde oturmadık. Her yer halıyla kaplıydı ve en önemlisi temizdi.  Uzaktan gördüğüm ama hiç içine girmediğim mutfakta da her şey vardı. Buradan iki köy ötesi Aşık Veysel’in köyü imiş. Bu sefer uğrayamıyorum. Sivas öyle kolaylıkla gezip bitirebileceğiniz bir il değil. Her yerden bir cevher çıkıyor, insanlar başlı başına bir cevher. Altın madeni fakir için neyse, Sivas benim için o şu saatten sonra. “Kıymetlim”.

SEMAH:

Davete icabet etmek gerek. Ben de öyle yapıyorum. Evvel erken geliyorum Cemevi’ne. Bir hayli uzun sürüyor imiş. İki saat devam ediyor. Öncesinde baklava, meyve yahut yiyecek başka şeyler dağıtıyorlar. Çocuklar sevine sevine yiyorlar bir köşede. Başörtüm olmadığından bir tane takdim ediyorlar. Koca bir salonun ortasındayım. Hemen sol tarafa geçiyorum. Hemen bir görevli geliyor. “İlk defa mı?” diyor. “Evet.” diyorum. O zaman bayanlar diğer taraf diyor. Gelip gelip de adamların ortasına oturmam bana mahsus bir şey. Hemen karşı yakaya geçiyorum. Dualar türkçe, ibadet türkçe. Herkes konuştuğu ve anladığı ve kendine ders çıkarabildiği bir dilde kendini daha kolay teslim edebilir. Belki. Belki de değil. Belki hiç bilmediğin ve anlamadığın sözlerde teslim olursun, belki orada bulursun Tanrı’yı, Tanrı’nı! Belki. Kim bilir?

“Ali çoktur, şah-ı merdan bulunmaz.” Saz eşliğinde türküler söyleniyor. Aynı ortamda birbirine küs olan var mı diye soruluyor. Dargınların dargın dargın bulunmaması gerekiyormuş ve ihtiyar meclisi devreye giriyormuş bu noktada. dargın olan olmadığından konuşmalara geçiliyor. Yaklaşan Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle ihtiyar meclisindeki mevzu da kadınlarımız oluyor. Kızların okutulmasının öneminden dem vuruluyor. Kadına şiddet gündeme getiriliyor. Sonra ilden ile ve hatta köyden köye farklılıklar gösteren tören başlıyor. Dönüyorlar dönüyorlar, teatral bir havada Kerbela’da yaşananlar aktarılıyor. Gençler yapıyor semah’ı. Tokat’ın bir köyünde yaşı büyükçe kadınlar dönüyordu. Neye göre seçildiğini sorduğumda, “Günahsızlar.” demişlerdi. “Peki ama nereden bilecekler, günahsız insan mı var?” diye sorduğumda da “Bilinir böyle şeyler köylerde, semah için meydana çıkacak olan kadının kendine güvenmesi gerekir, yani eline beline diline hakim olmuş olan o posta(bu kelimeyi kullanmıştı), tarikata girebilir.” demişti. Hiç unutmadım.

Defalarca oturuyoruz, kalkıyoruz, dualar ediliyor. Namazın uzun saatlere yayılmış hali gibi. Dizlerini kıramayan yaşlı, hasta ve kilolu teyzeler arkada oturuyorlar, bizim gibi bağdaş kurup yere oturma zorunluluğu da yok. Her gelen üç defa yere kapanıp, ellerini öpüyor. Allah için, Hz. Muhammed için, Hz. Ali için. Hz. Ali’nin resimdeki kadar yakışıklı bir Arap olup olmadığını soruyorum. “Evet”. diyorlar gururla. “Evet”. diyorum ben de.

20140306_203845

20140306_203809

Allahım, gönlümde olanı, hakkımda hayırlı eyle.. Hakkımda hayırlı olana da gönlümü razı eyle.”  Hz. Ali, İmam Ali

İstersin istersin olmaz, sonra hayırlısı olmuş belki de, iyi ki olmamış dersin, sonra bir durup düşünüp neden olmadıydı ki acaba dersin, dersin de dersin. Çevrenden ders çıkarmaya çalışırsın. Hele ki kendinden yaşça büyüklere sorduysan nedenini sana koro halinde söyleyiverirler: “Hayır’lısı ol’sun/ol’muş!” Tatmin olmadın değil mi? Haydi az biraz daha eşele güzide bahtını, diren ona, üzerine git, sağından geç, olmadı solundan, her şeyinle çık karşısına. Gene mi olmadı? Hım. O nokta kritiktir işte; ya isyan ederrsin ve talihine küsersin yahut kabullenir geçersin. İlki bir diklenme ve açıkça meydan okuma halidir. İkincisi ise teslimiyet. Ben artık yavaş yavaş ikincisinden tarafa geçiyorum. Ama azar azar uyumlayabiliyorum kendimi. Onunum yavaş yavaş, kabullendim azar azar, teslim oldum biraz biraz. Tek kalbinle olmaz. Tek organ yetmez teslimiyet için. Ruhunun bütün ağırlığıyla teslim ol bakalım. Nasıl da değişecek dünyan? Ne kadardı, 21 gram mı? Kilolarca ağırlığın ezilmekte tam da şu anda 21 gram’ın altında. Tam kurtuluş, tam teslimiyet ondan ayrıldıktan sonra.

Ben semah esnasında bunları düşündüm.

En çok zaman geçirdiğim şehir oldu Sivas ve yetmedi günler ve saatler. Tekrar geleceğim. Sivas bu durumdan hoşnut mu hiç bilemem. Bunu okuduktan sonra sıkıyönetim ilan ederler mi onu da bilemem. Bilmek de istemem.  Zaten şehre giriş çıkışlarda plakanız kaydediliyor. Bense hiç işgal yaşamamış bir şehri işgal ettim günlerce, sorguya çektim halkını, ne inançları kaldı didiklenmedik, ne ibadetleri. Sabırlıydı ve özgüvenli. Soğukkanlılığını hiç yitirmedi ben bahar havasında gelmiş olsam da. Hiçbir tarafa savurmadı beni ve ikiletmedi de sonu gelmez isteklerim karşısında beni. Ben isterim dedim, o verdi. Tevazu sahibi, misafirperver Sivas halkına teşekkür ederim. Bu sefer olmadı, Yıldızeli’ne gidemedim, Pir Sultan’ın köyü Banaz’a ve Aşık Veysel’in köyüne bir başka sefere.. Bak geleceğim diyorum gene ve çok ısrarcıyım bu konuda, bilmiş ol.

ACI/WALLANDER

ACI KISMI:

image

Sen tren beklerken, ben raylarda uzanmış yatıyor olacağım.
Senin bensiz hatıraların olacak benden sonra; bensiz gezip bensiz güleceksin.
“Suç ve Ceza”nın ve’sinden önce unutulan bir şey var, daha mühim sanki: “acı”; sonrasında yerini “sızı”ya ve bir sonraki aşamada da “yara”ya bırakan. Tüm bunlar senin içinde aşama aşama gelişirken, “ceza” kısmı gerçekleşiveriyor kendiliğinden. “Ceza”nın da bir ön hazırlığı var sanki.
Sevgiler ve sevgililer bazen yanlış yerlerde gezmeyi tercih ederler.
Mani olamazsınız.
Oluşacak acıdan ötürü üstlenilmesi gereken sorumluluğu ve bırakacağı hasarı kabullenecek uygun birisi çıkabilir her an için.
Sabırlı olmak lazım.

Şiddetli hayal kırıklığına müteakiben, çok şiddetli delirme yaşamışsın.
Geçer.
Sen içindeki kötülüğü öldür önce.

Hepimiz dilimizin altında gizliyiz(Hz. Ali).
Ben de.
Dil yalancıdır.
Kalbin ne der bu işe?
Hadi bir sor bakalım..

—-.—-

Çevreme vermiş olduğum her türlü kayıtsızlıktan ötürü artık özür dileyebilirim, daha çok geç olmadan.

—-.—-

İnsan bazen oturduğu yerden diğer insanlara sinir olurken buluveriyor kendini. Soruyor sonra kendi kendine bu kadar sinir nerede birikmiş diye? Sonra alışverişe çıkıyorsun o sinirle ve bir bakmışsın aklından silinivermiş hepsi. Sinir, fani sanki. İyi beslenemezse ölecek gibi.

—-.—-

Koşturup duruyorum, kendi eksenimde.

—-.—-

Bindiğim taksinin şoförü halen okumaya devam ettiği bir kitap olan “Türkler Nasıl Müslümanlaştırıldı?”daki derin mevzular üzerinden yapmış olduğu daha da derin çıkarımları derin derin anlatıyor gelmiş olduğu yer kadarınca. Benim de daha daha, çok daha derinleşebilmem için radyonun sesini kısıp, belirli aralıklarla boğazını temizleyip sesinin tonunu bir düşürüyor bir yükseltiyor. Adını o an hatırlayamadığı kitabın yazarının yorumuna ek olarak kendi eklediği yorumla sayısını hatırlayamayacağı kadar Türkün, Araplar tarafından nasıl kılıçtan geçirildiğini ve zorla müslüman edilen Türklerin düşmüş olduğu müşkil durumları yaşarmışçasına bir bir anlatıyor sakin sakin. Bir garip şekilde cinai bölümlerde sesinin tonu düşüyor, fısıldar gibi konuşuyor(bana kendimi Türkleri pusuya düşüren Araplar gibi hissettirmeyi başarıyor; yemyeşil, yüksek ağaçların arkasında kapkara gözlerimle avımı bekliyorum sanki ve her ne hikmetse Anadolu’da gerçekleşmiş olması gereken hadisede ağaç nerde gezer diye sonradan düşünebiliyorum. Kılıç sanki Robin Hood’u çağrıştırmış ruhumda, Sherwood’a gitmiş aklım). Bipolarlaşıyoruz karşılıklı. Söylediklerine beni inandırmak istiyor. Öyle gözüküyorum. İnanıyorum sana. Aç kalbini bana sormadan. Seninim nasılsa. Trafikte, arabasında sıkıştım, nasıl onun olmam? Uysalca başımla onaylıyorum söylediklerini ve mümkün olduğunca suyuna gitmeye çalışıyorum. İstanbul trafiğinde çılgına dönmüş şoförleri idare etmek için gayrete düşmüş bir çok yolcu var. Varsa sendikal haklarımız için başvurmalıyız. Sonra mevzu kendisinin şimdiye rahmetli olmuş kayınbabasına geliyor. Mirasını bölüştürürken oğullarına(üç oğulmuş) miktarınca altın -tam miktarını da ben şu an hatırlayamıyorum, ama çok miktardı-, kızlarına bölüşmeleri içinse bir daire bırakıyor-beş kıza Ümraniye’de seksen metrekare daireydi-. Üstelik giderken-öte tarafa, İtalya’ya değil-damatlara mı çalıştım ben diyerek son noktayı koymuş ve bizim şoförde o beş damattan biri. Konuşmanın devamıysa şöyle gelişti aşağı yukarı:
-“Biliyorum siz bir bayansınız(neyse ki), ama çok özür dileyerek, kardeşimsin(nereden?) bak, bu p.z.v.n.(rahmetli) öbür tarafta cennete gider mi? Beş vakit namaz kılıyor, ben kılmam; oruç tutar, ben tutmam, hacca gitti, ben gitmedim; ne olacak şimdi?”
Beni bu konuda otorite olarak kabul edip, fikrimi sorması zerre kadar gururumu okşamadı. Dini meselelerde, yasalar ve yasak konularda da çok fikrim yoktur, hele ki bu dünyayı aşanlar hususunda. Ama öyle bir trafik var ki dışarıda, yağmur da cabası..
-“Beyefendi(p.z.v.n.”e rağmen seviyeyi düşürmüyorum kendimce) memleket neresiydi?”
-“Kütahya.”
-“Kayınbaba?”
-“O da.”
-“İç Ege?”
-“Evet.”
-“Hiç gitmedim. Güzel memleket midir?” (Konuyu dağıtmak istiyorum, hiç yakından tanıdığım bir Kütahyalı olmadı.)
-“Güzeldir. Ama bizim tarafın insanı bir hoştur. Cebinde taksi parası olmayan kızın gece gece yürüyerek eve gelmeye kalksa, pardon ama o.o.p.(alıştım amca sana) olmuş senin kız derler, oğlan gelse hovardalıktan geliyor olur. Kıza iki vereceksin, oğlana bir. ” (Susmayacak, asla). “Nereye gider ki acaba?”(O kadar takmış durumda ki, paralel ve meridyenine kadar koordinatlarını vermemi istiyor, çok gereksiz baskı oluştu üzerimde.)
-“Tek bu konu üzerinden fikir beyan edemeyiz, oraya mı gider buraya mı diye(Adam turistik geziye gitmedi ki, haritada yer seçeyim)”.
Altın hakkı uçan beş damattan birini, cevaplarım mutlu etmiyor. Kendi dünyasına dönüyor nihayet. Aradığı yolcu profiline uymuyorum. Benden duyduğu hoşnutsuzluğu, radyonun sesini açarak gösteriyor. Haber dinliyoruz bundan sonra. Döviz yükselmiş, altın çıkmış(haberler de hüsranını katlıyor sanki, acıma doğdu içimde). İç çekiyor.

Nihayet arabadan indiğimde hem yürüyorum hem düşünüyorum. Benim halkla yaptığım konuşmalarım hep ufuk açıcı oluyor ve sonrasında beni gülümsetebiliyor ama içeriklerini düşününce çok tuhaf, bazen de aslında hiç yapılmamışlar gibi geliyor. Sokağa çıktığımda, tanımadığım insanlarla yaptığım konuşmaların konu başlıkları şunlar oluyor: Dış güçler(kimseler artık; uzay sanki dış ya) ve onların memeleket pardon memleketimiz üzerindeki korkunç feci komplo teorileri ve bitmek bilmeden üzerimizde oynadıkları bunaltıcı oyunlar(saklambaç, körebe), garip aile meseleleri(şoförün soy ağacını kısa zamanda öğrenebilmem gibi), esnafla istemeden yaptığım ve sonu hep benim aleyhimde sonlanan tuhaf pazarlıklar, yanıma yaklaşan dilencilerin dilenmesinin altında yatan acı dolu hastane ve hastalık mevzuları(lösemi ve ilik kanseri oluyorlar hep, daha da yanıma bizim oğlan Aids kaptı, Numune’de rehin kaldı diyen çıkmadı) ve enn fenası tarafına göre muhalefeti ya da iktidarı yeren ve kınayan karşılıklı atışmalar. Buradan bakıldığında kendi küçük trajedileri dışında insanlar tek tek hasta değil, toplum toptan cozutmuş sanki ve ben de buna dahilim. Esnaflar kendi içlerinde bir tür, memurlar(küçüğünden büyüğüne) ayrı bir tür; hastane personeli çok çalışmaktan sosyopatlaşmış, kendine sanatçı diyen bir azınlık var çoğu Kaf Dağının arkasında yaşıyor gibi, fakirlerin dili farklı, polisler krimi dizilerine konu olacak kadar derin değil, vekiller boksör gibi, liderler güven vermiyor, politikacıların söylemlerinde fetvalar ve karalamalar var, gazeteciler taraflı(iyi niyetle ve karşılıklı müzakerenin öneminden dem vurulduktan sonra başlayan karşılıklı bağrışmaları sonlandırmamakta direnen bir sürü insanı idare edecem diye diktatörleşen bir sürü moderatör var gecenin ilerleyen saatlerinde Gestapo’ya dönüşen), hakimler saygınlığını yitirdi(Nisa Suresi, 135. Ayet, “Allah adına şahitlik yapınız” der ve ekler..), çok gereksiz ve sebepsiz zenginleşmiş adam var-zenginleşemeyen ve kıt kanaat geçinene de bunca parayı versen neler yapacağı tartışılır..-, çok bilen çok ukala, bilmeyen çok şaşkın, elinde her çeşit bayrak hakkını aramak için çıkanlar da da anormalleşebilme potansiyeli var, birileri hep az kazanıyor; onlar da ya küskün oluyor, ya daha hiddetli. Mezarlıklarda, hastanelerde sükunet yok-yeterli paran ve bilincin varsa ölüme ve hastana karşı daha dirençli oluyor, daha makul düşünebiliyorsun; yoksa da ne yapacağını bilemeyip, üstünü başını parçalıyorsun ve ter ter tepiniyorsun ki bu da nihai sonu değiştirmiyor.- Merhamet duyduklarım tepeme biner mi diye merhamet etmeksizin yaşayan çok insan var ve onlar da haklı. O yüzden herkes bir başına yırtmaya çalışıyor ve iş iyice çığrından çıkıyor. Toplu dualar yok artık, hep bireysel istekli ve içerikli yakarışlar var. Toplu cinnetin nedeni bu sanki. Gereksiz acılarla günler geçiyor. Yaşamak zevksizleşiyor. Böyle zamanlarda sinirini besliyorsun, beslendikçe serpilip gelişen sinirinle iç organlarını parçalayacak duruma geliyorsun. İsveç’te, Ystad’ta yaşıyor olsaydık ve tek sıkıntımız can sıkıntımız olsaydı.. Başa çıkılmaz değil. Balık tutar insan, denize açılır, sakin geçen televizyondaki tartışma programlarını izler, ABBA dinler, Bergman filmleri izler ve planlı programlı bir şekilde tasarlanıp gerçekleştirilmiş seri cinayetlerin altında yatan nedenleri öğrenmek için bol bol krimi diziler izler, Henning Mankell okurduk, sonra da medeni ve sıkılgan diğer sınır komşularımızı ziyaret ederdik. Alkolik olup, intihar etmezsek tabi. Bizde cinayetler plansız programsız hep, insanlar trafikten kurtulup intihar edecek fırsat bulamıyorlar, hep öleyim de kurtulayım ne bitmez çilem varmış diyen bünyelerin temennisi hayatın hay huyu içinde buhar olup uçuyor. Dilinin buğusu kalanları bilemeyiz.

http://www.youtube.com/watch?v=1HnOFwqpLRQ

WALLANDER:

Faceless-killers-Kenneth-Branagh-485x728[1]

BBC’nin Bafta ödülleriyle taçlandırılan, İsveç’li yazar Henning Mankell’in “Kurt Wallander” karakterinin takip ettiği vakaların ve sorunlu aile ilişkilerinin çevresinde gelişen olayları anlattığı dizi tekrar izlendiğinde bile aynı buruk tadı bırakabiliyor ağızlarda. Buruk çünkü ölümlerin yakasını bırakmadığı dedektif her seferinde aldığı darbelerle Hollywood filmlerindeki klişelerden çok uzak, soğuk ve melankolik kuzey ülkesinin kıyı kasabasında dikiş tutturamadığı özel hayatı, sorunlu aile ilişkileri ve alkol sorunuyla baş edemediğinde her şeyi ve herkesi arkasında bırakıp gidebiliyor. Bir sürü vaka çözmüş, sebep sonuç ilişkisini kurmaktaki becerisini davaların sonuca erdirilmesinde kullanabilen “şair dedektifimiz Wallander” için tüm ekip arkadaşları ve ailesi endişe duymaktan kendini alamıyorlar. En zor vakaları çözmeye çalışırken bir yandan da Alzheimer’lı babası için de koşturup duruyor.

Serinin ilk sezonundaki vakalar gençlik ve gençler üzerine kuruluyken, ikinci sezonda karşımıza çıkan vakalar ve Wallander’ın hayatında gelişen olaylar yaşlılık, demans ve ölüm temaları çerçevesinde şekilleniyor. Babası-insana bilgeliği, hazır cevaplılığı ve aklıyla Bergman’ı çağrıştırıyor- ona birlikte oturması için birini bulması gerektiğini söylüyor ölmeden önce. Cenazeden sonra babasının tuvallerinden birinin başına oturup, kendini saklarken Gertrude’la yaptığı konuşmada patetik bir şekilde gelecek planlarını anlatıyor ona. Sahilde bir ev, biraz arazi ve bir köpek. Gertrude türünü sorduğundaysa, babasının ölmeden önce ona verdiği öğüdü söylüyor, onunla yaşamaya katlanacak tek şeyin bir köpek olduğunu düşünüyor, bu yüzden bir köpek diyor. İş yerindeki arkadaşlarının taziyelerini samimiyetsizce kabul ediyor, babasının yaşlılığı kisvesinin altına sığınıp, önemsemez görünüyor; cenaze kıyafetlerini çıkarıp bir atlet ve külotla toplu giyinme salonunda ayağında çorapları ve dağılmış saçlarıyla öylece dururken, babasını yeni kaybetmiş sekiz yaşında, hayatının bundan sonrasıyla nasıl baş edeceğini bilemeyen bir oğlan çocuğu varmışçasına korunmasızca kala kalıyor geride.

http://www.youtube.com/watch?v=w098rz-rdiQ

Ystad,-Sweden-Downtown[1]

Bir Adım Geriden, Beşinci Kadın ve Sonbaharda Bir Olay sırasıyla üç sezonun en yaralayıcı bölümleri. Yine sırasıyla umutsuz aşk ve yalnızlık; baba oğul hikayelerinin acıklılığının ve bir hayat kurtarmaya çalışırken kurtarılmaya çalışılan hayatların birbirine karıştırıldığının; üçüncüsünde ise hayatta yaşadığımız onca şeye bir anlam katma çabamız aksi takdirde hayatın manasızlığı ve var ise eğer -ki umalım olsun- hayatımızın ancak bir döneminden sonra izleri takip ederek, içimizden gelen sesi dinlediğimizde o sesin bizi yanıltmayacağını idrak etmemizi anlatan bölümler bunlar. Birbirinden kilometrelerce uzak, iletişimsiz insanlar, hayata bakışlarındaki gerçekçiliğin kısmen de olsa inançlarını çok sonradan sorgulattığı, sokaklarında bir karnaval ya da panayır olmadıkça insanların gezmediği bu şehrin melankolik dedektifi elinden düşürmediği kırmızı şarap kadehleri, hiç değişmeyen telefon melodisi, koruyucu babalık iç güdüsüyle sanki Mankell’in annesi onları bıraktıktan sonra kendisine ve oğluna bakan babasını düşünerek yazdığı izlenimini uyandırıyor. Bir yazar karakterine bunca anlam ve bu kadar acı yüklüyorsa, onun ruhunu kurtarmaktaki çaba, hayatındaki kendi koruyucu figüre duyduğu minnetten olsa gerek. İnsanlar en çok en çok acı çekenleri ve bunu söyleyemeyenleri severler. Karakterinize yaşattığınız acı onun ruhunu kurtarır ve yüceltir. Bu sizi de kurtarır bir anlamda ve özgürleştirir en sonunda.

wallander the 5th woman

—-.—-

Lüzumsuzca çok anlam yüklüyoruz hayata ve hep arayış içindeyiz. Belki hiç gerek yok tüm bunlara. Satranç taşları hiç acı çekmezler. Kimse duymaz ikiz filin ardından bir diğerinin yasını. Kendi küçük hamleleri vardır ve iki taraf yoktur aslında. Sınırlar bellidir. Dimdik dururlar yerlerinden oynatılmazlarsa. Bir taraf kazanır sonunda, karşı taraf içinse mutlak mat/ölüm.

Ötenazi yasağı kaldırılmalı, insanlar gururlu ölmeli. Birkaç kanun koyucu gerizekalının elinde olmamalı her şey. Kimsenin duyguları önemsediği yok bu dünyada.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑