DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

20181103_233922-01

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

“Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki. : Who needs feet, when I’ve got wings to fly.” Frida Kahlo

Pişmanlıklarımı boğmak için içiyorum ama lanet olası şeyler yüzmeyi öğrendiler.” Frida Kahlo

İçimde kırk kadın, Kırkı da yabancı. Kırkı da öteki ” Frida Kahlo

Bütün iyi ressamlar kendisi neyse onu resmeder.” Jackson Pollock

GİRİŞ :

A-Dünya sınırlarla bölünmüş koskocaman bir ülke ve bizler onun üzerinde ellerimizde vizelenmek için sabırsızlanan pasaportlarımızla dolaşıp duruyoruz damgalı inekler gibi. Babil Kulesi asla yıkılmamalıydı.
B-Bazen her şey salakça geliyor biliyorum, tıpkı turizm gibi ama sonradan kabulleniyorsun. İnsan çok da aklıyla düşmüyor ki yollara. Bunu anlıyorsun. Bir şeylerin peşindesin, en azından bunu bilenler sınıfındansın(kendini ayrıcalıklı addedip bu şekilde sınıflandırıldığın için utanmıyor musun!). Avunabileceğin bir şey var elinde: Ben ne istediğimi biliyorum diyorsun. Bir ülke ve ona ait kültürü yerinde görmek istemek gibi mesela. 
A-Bravo sana. Gördün, ya sonra? Yemeklerinden tattın, içkilerinden içtin, şarkılarından söyledin, danslarından ettin, kadın ve erkekleriyle sohbet ettin. Dinledin onları anlayabildiğin kadarıyla, gözlemledin uzaktan da olsa. 
B-Ooofff…sıkma beni. Veni vidi vici. Her şeyin bir sonu var elbet. Şimdi sırada başka danslar, sözler olacak belki.
A-Onu kastetmiyorum ben. Eline ne geçti?
B-Pek çok fotoğraf çektim, insan hikayeleri biriktirdim. 
A-Tamam da ne arıyordun? Aradığın şeyi buldun mu?
B-Elbette bulamadım. Hangi arayan bulabilmiş ki? Tek bildiğim…
A-Tek bildiğin…?
B-Voltaire bu hususta en sert çizgiyi çekmiş ve kimse bulamadı ve kimse de bulamayacak demiş. Ben de bulamayacağım, tek bildiğim bu, ama arayıştan da vazgeçmeyeceğim.

—-.—-

Bu konuşmanın üzerinden çok da zaman geçmemiştir:
A-Hayatımdan bıktım.
B-Ben de senin bıkmalarından bıktım.
A-Neden hep bir sorun çıkıyor?
B-Sorunlarını kendin yaratıyorsun da ondan.
A-Emin misin?
B-Çok.

—-.—-

Dönüşte İstanbul’a iner inmez sağ salim indiğimi belirtmek üzere babamı aradığımda aramızda geçen konuşmadan bir parça:
Kızı:İndim baba.
Ba-ba:Nasıl geçti yolculuğun?
Kızı:Paris üzerinden yol uzadı.
Ba-ba:Ara sokaklara mı saptı?
Kızı:Baba uçakla gittim. Havaalanında çok bekledik.
Ba-ba:Mola verdi mi?
Kızı:Nerde? Okyanusta mı? Vermiş olsaydı zaten şu an seninle bir başka boyuttan konuşuyor olurdum. Sende gazetecilere keşke karayolunu tercih etseydi diyor olurdun ya da az mola verdiği için şoförün uyuyakalmış olabileceğinden filan yakınıyor olurdun.
Ba-ba:Değişen pek fazla bir şey olmayacaktı yani.
Kızı:Boyutlar dışında.

—-.—-

İstanbul’a gitmeden önce aradığım kuzenimle yaptığımız mezarlık tartışması:
Ben:Bugün yola çıkıyorum. Ölürsem filan, uçak düşer ise falan cesedime de ulaşılamazsa kitaplarımı bağışlayın, kıyafetlerimi giyin, bankadaki paramı da yiyin. 
Kuzen:Ölmezsin sen. 
Ben:Nerden bilebilirsin?
Kuzen:Doğu’ya gittin ölmedin, Güneydoğu’ya gittin geldin defalarca, yine ölmedin. Karda kışta ne idüğü belirsiz otobüs firmalarının tek şoförlü otobüsleriyle yaptın hem de bu mütevazi gezilerini. Ülkede bombalar patlarken yanlış ihbarla başını hedef almış tıfıl bir asker aranan terörist diye verilen emir doğrultusunda eli tetikte bekledi başında ama tetiğe basmadı. Basması ise olasılıklar arasındaydı. Kendini imha etmek için pek çok şey yaptın ama başaramadın. Şimdi öleceğini hiç sanmıyorum.
Ben:Şarap içiyordum.
Kuzen:Şimdi mi?
Ben:Yok canım silah başıma dayanmışken. Oturmuş şarap içiyordum. An esnasında tam kavrayamamış olabilirim. Ama sonra hiddetlendim ve jandarmanın üzerine yürüdüğümü hatırlıyorum.
Kuzen:Bravo doğrusu. Çocuk silah çekmiş yetmemiş, vurulamayınca kendini kaybedip beni vur der gibi üzerine yürümüşsün. 
Ben:Alkol bütün kötülüklerin anası.
Kuzen:Bu paylaşımını o an yapacaktın. Ya da bırakacaktın.
Ben:Üzerine yürüdüm dedim ya.
Kuzen:Meriç, akıllanmıyorsun.
Ben:Çünkü istemiyorum.
Kuzen:Bırak şimdi bu ölüm düşüncelerini de, bavulunu hazırla. Bak ben Bodrum’dayım. Nilüfer annesiyle beraber babasının son günlerini bekliyor burada. Doktorlar terminal aşamada olduğunu söylemişler. İstanbul’da aile mezarlıkları yokmuş. Buraya, Akyarlar’a gömmeye karar vermişler. Ben söyledim bazen plansız ölümler(ölümler hep plansızdırlar biraz) çıkabiliyor çokça ve yer sorun olabiliyor. Eğer çok yakın gömülürlerse mezar yaptırmak güçleşebilir, git ön hazırlığını yap dedim.
Ben:O zaman sen de bil, diyelim Meksika’da ölmedim. Geldim buralarda öldüm. Beni Beykoz’daki mezarlığa gömün. Dedemin yanına. Hiç görmediğim. Bahaneyle tanışırız. Hani şu Koru’da olan mezarlık. Abraham Paşa Mezarlığı, Şahinkaya olmaz. Orası çok yüksek. 
Kuzen:Hiçbir formül bulamazsak ve sen de çürümek için uygun bir mezarlık beğenemezsen eğer, Beykoz’daki evin arka bahçesinde yer alan kuyunun içine atalım seni istersen. 
Ben:Kefensiz mi?
Kuzen:Nasıl istersen. İstersen gelinlik giydiririz, öyle atarız. Söylerim ben mahalleden çocuklara, bırakırlar kuyudan aşağıya.
Ben:Dalga geçiyorsun. 
Kuzen:Geçilmeyecek gibi mi? Senden on altı yaş büyüğüm. Asıl ben ölürsem Şahinkaya’ya aile mezarlığımıza gömülmek istiyorum. Anneannem, babam, teyzem ve ablam orada yatıyorlar. Beni sakın Bodrum’a gömmeyin. Beş yıldan önce ölürsem sorun çıkabilir. Malum teyzemi yeni gömdük yanlarına. Üst üste olmuyormuş.
Ben:Beş yıl sık dişini madem. Yoksa kuyuya gidersin benden önce, ona göre. 

20181103_161635-01

MEXICO CITY :

Dünkü garip ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ve kıtalararası süren uzuun ve bıktırıcı uçak yolculuğunun ardından kendi kendime neden geldim ben buralara diye sorgulayadurayım, sabah olup hava aydınlandığında şehrin aydınlık yüzünü görmeye başlıyorum. Hayata karışmayınca olmuyormuş. Sicario filmine konu olan, akılalmaz işkence yöntemleri kullanan uyuşturucu mafyasının cirit attığı, dolayısıyla suç oranının yüksekliğinden insanların sokaklara çıksam acaba geri dönebilir miyim tedirginliğiyle yaşadığı, her köşe başında bir torbacıya rastlayacağınız bir şehir değil burası. Onun için Amerika’ya komşu sınır bölgelerini ziyaret etmeniz gerekiyor. Bir film çekmeyecekseniz ya da bir kitap yazmayacaksanız da bu son derece manasız olacağından, sizleri başkent Mexico City’i gezmeye davet ediyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Rehberiniz benim çünkü. Şehrin arka sokaklarından da bahsedeceğim, ama sonra. Şimdilik en güzel yerlerini gezerek başlıyoruz güne. Her şey turistik. Her yer de yerli yabancı turist dolu. Belediye işçileri yerleri süpürüyor. Burası Zocalo Meydanı. Ana meydan. Resmi ya da dini, her türlü şenlik ve tören  bu alanda yapılmakta. Cadılar Bayramı ertesi gelmiş olsak da sokakta hayat var, havada ise festival havasının tortusu. Bense bir devrim çocuğu olan ve Meksika’yla büyüyen Frida Kahlo’nun genç kızlığında arşınladığı yollarda yürüyor olmanın verdiği hazla dolaşıyorum sersem sepelek. Kelime dağarcığını Zocalo işportacılarının argosuyla zenginleştiren Frida, dahil olduğu topluluktaki erkek arkadaşlarından hayatı boyunca yitirmeyeceği sadakat duygusunu ve erkeksi dostluk anlayışını bu yollarda edinmiş. Bugün günlerden cuma. Aslında siz cumayı bitiriyorsunuz, bizlerse güne yeni başlıyoruz. Bense gece hiç uyumadım. Melatonin almalısın diyen Banuhan Güvenir’i dinlemediğim içinse bezgin bir fino kadar pişmanım. Olamaz bugün günlerden cumartesi. Her şey birbirine girdi bile.

20181103_174455-01

20181104_193800-01
Sister Act in Mexico City

20181103_181444-01

20181103_162404-01

20181103_181736-01

Bayılana kadar yollarda yürüme isteğiyle doluyum. Bir benzeri sevecen hislerle yaklaşıyorum Meksikalılara. Fakat Babil Kulesi’nin yıkılışının üzerinden uzun bir zaman geçmiş olduğundan ve bu zaman zarfında ikinci bir lisan öğrenme gayretinden çok daha büyük meşguliyetleri olduğu anlaşılan Meksikalılarla İngilizce konuşarak anlaşmanın imkansızlığını kavramam çok fazla vaktimi almıyor. Yine de gayretkeşler ve bana en evrensel dili kullanarak yol tarifinde bulunuyorlar: İşaret dilinin sonsuz kıvrımlarıyla yolumu çiziyorlar. İyi kalpli Meksika halkı. Hiç bu kadar net konuşmamıştım bir ülkenin halkı hakkında. Elbette kötüleri de vardır ama genel olarak iyiler ve bu çok şaşırtıcı geliyor. Bunun şaşırtıcı gelmesi ise başka türlü şaşırtıcı bu arada. Azılı bir katil olmasa da, bizde Şark kurnazı(bir Doğulu iseniz ve bu tabirden rahatsızsanız, olmayınız çünkü bu bir tabir sadece) olarak tabir edilen bir Meksikalı arayışı içine giriyorum ama bulamıyorum. Şark kurnazının nasıl bir canlı türüne denk geldiğini tarif etmeme yetecek miktarda İspanyolcam olsaydı bile ortalama bir Meksikalı’nın bunu anlayabileceğini sanmıyorum. Hayatları boyunca da karşılarına çıkmadığını düşünmekteyim. Bu arada yakın zamanlarda bilim adamları tarafından ispatlanan bir insanlık gerçeğini paylaşacağım burada sizlerle. Yalakalık genlerle geçiyormuş. Yani ne yalaka dediğin adam bunu güdüsel olarak gerçekleştirmekteymiş, sonradan olma, sonradan görme bir hal değilmiş bu. Adamın genlerinde var bu huy ve genlerinde şark kurnazlığı bulunmayan Meksikalılar içinse bu durumu anlamak cidden imkansız.

20181103_170139-01

20181103_163232-01

20181103_181103-01

20181103_195021-01

Can boğazdan her türlü gidebileceğinden, Meksika mutfağından da bahsetmek gerekiyor bir parça. Amerikalılar’ın ayıla bayıla yedikleri ahım şahım bir mutfakları yok mesela, çünkü fast food diyarında yeşil fasulye sosu ya da kaktüs salatası kıymetli olsa da, ne mantının, ne enginarın, ne de dolmaların yerini tutamıyorlar maalesef. Zeytinyağı yok. Aslında hayatım boyunca bu kadar korkunç yemekleri hiç bir arada yiyememiştim. Yemiş bulundum. Otel kahvaltısındaki domuz etleri çok ağır kokuyordu. Ne olduğunu anlayamadan yemeye çalıştığım pek çok şey oldu. Haşlanabilir mısırın yapraklarının içine tıkıştırılan lapanın ne olduğunu çözemedim mesela. Yedim ama. En azından kokmuyordu. Kundağa sarılmış bir bebek gibiydi. Sokaklarda bir bütün halinde satılan domuz etinden yapılan sucuklar, yanında omlet ve fasulye ana yemekleriydi ve sanki bizim dönerler gibiydi. Bu ve benzeri gıdalarla beslenen Meksikalılarınsa ciddi obezite sorunları var gibi görünüyor. Yağlı ballı adamlar ve kadınlar daracık blüzlerle ordan burdan taşan yağlarını bir gram umursamadan dolaşıyorlar serbest serbest. Katolik Kilisesi’nin baskın duruşunun yanında cinselliğin baskı altına alınmadığını görüyorsunuz. Çiftler yollarda özgürce öpüşüyorlar. Anadolu’yu düşünüyorum da, tek gidersin nerden gelmiş, kesin bizim için gelmiş derler(tabii ya durduk durduk, bulamadık bulamadık, siz gıymetli ve az bilmiş çok yanılmış Anadolu erkeklerini bulmak için düştük yollara), Ankara’nın göbeğinde taciz ederler, turiste kuytuda tecavüz ederler. Burada nüfus çok, halkının da fakir olduğu düşünüldüğünde gitmeden önce yapılan tüm uyarılara rağmen ve fakir bölgelerine de gitmiş olmama rağmen suça meyilli kimseyi görmem mümkün olmadı. Binmiş olduğum tüm ticari taksilerdeki şoförler nazikti. Yazımı okumakta olan az sayıdaki okuyucumu yanlış yönlendirmek istemem ama dediğim gibi gönül rahatlığıyla dolaştım sokaklarında, çarşı ve pazarlarında. Çok yoksulluklar gördüm ama dilenmeyi bilmeyen bir halkla karşılaştım. Öte yandan Frida’nın, Diego’nun, Inarritu’nun, Lubezki’nin, Cuaron’un, Arriega’nın doğduğu topraklardayım. Saygı duyarım. Hepsi teker teker düş dünyamı aydınlatmış, ufkumu açmışlardır. Inarritu’nun benim hayatıma ışık tutan, nerdeyse bir pencere açmış olan filmi Babel’le çıktığım Meksika yolculuğuma Frida’yla devam ettim bir zaman sonra. Onlarla olduğum her anın kıymetini bildim. İyi ki sanat ve sanatçılar var. Kim icat etmişse etmiş ama pek çok insanın yavan ve döngüsel olarak kısır olan hayatlarında bir nefes almalarını sağlamak için seçilmiş olmanın ayrıcalığını bilmem, sadece tahmin edebilirim. 

20181103_234234-01

20181103_234953-01

FRIDA :

Sene 2002, bir kadın yönetmen çekiyor Frida’nın filmini: Julie Taymor. Filmin yapımcılarından biri de aynı zamanda başrolünde oynayan Selma Hayek. Meksika’nın “ulusal hazineler”inden birini beyazperdeye yansıtan aktrist bu rolüyle Oscar alamasa da, hayatının filminde hayatının rolünü veriyor. Ödülü kime mi kaptırıyor? “The Hours” filmindeki Virginia Woolf rolüyle Nicole Kidman’a. Oyunculuklardan geçtim, ben Woolf’u da başka severim çünkü. O yüzden filmden geçiyor ve Coyoacan’da bulunan Frida Kahlo Müzesi’ni gezmeye koyuluyorum. Başımı kaldırdığım anda duvarda gördüğüm Frida’nın tüylerimi diken diken eden sözüyle karşılaşıyorum: “Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki : Who needs feet when I’ve got wings to fly.” Aylarca yatağa bağlı yaşamış Frida’nın ölüme attığı çalımın, başkaldırışın ifadesidir bu sözler. Hem de bir komünistin dudaklarından dökülen.

Frida’nın yazgısını değiştirecek olan kazaya gelecek olursak, Meksika’nın Bağımsızlık Günü’ne denk gelmesiyle başlayabiliriz. Hiçbir başarı savaşsız olmaz. Kendisi “Kılıç boğayı nasıl delip geçerse tutunduğumuz demir vücudumu öyle delip geçti.” diye anlatır kaza anını. Tramvay, Frida ve erkek arkadaşının içinde bulunduğu otobüsü parçalar, böler. Tıpkı Frida’ya yaptığı gibi. Henüz daha on sekiz yaşında bir genç kızdır. Bekaretini kaybetmiştir, böbreği işlevini yitirir, çişini yapamaz, omurgası hasar görür. Omurgada üç kırık, köprücük kemiğinde kırık, üçüncü ve dördüncü kaburgada kırık, sol omuzda çıkık, kalçada üç kırık, karında ve vajinada delinme, sağ bacakta on bir kırık, sağ ayakta çıkık. Götürüldüğü Mexico Kızılhaçı’nın hastanesindeki doktorlar parçaları bir araya getirirken, iyileşemeyeceğinden emindirler. Kendisine adanmış olan bir ifadeyi paylaşacağım burada. “Olağandışı bir yaşam gücünün beslediği, görülmemiş bir acıya dayanıklılık kapasitesini iyi tanıyamamaktan ileri geliyordu bu inanmazlık.” Doktorların ölür dediği bu bir damlacık kızın, bu çetin cevizinse bırakmaya niyeti yoktur. Kaza esnasında aynı otobüste olan erkek arkadaşına yazdığı mektuplardan birindeki dirayeti ve kaybetmediği mizahıysa inanılmazdır gerçekten. Üç ay bir yatakta sargılar ve alçılar içinde yatmak zorunda kalan Frida kendisine callejera der yani sokak süpürgesi, ölümeyse Pelona yani Kel Kafa. Bir callejera bir pelona’yı süpürür. Ölüme kafa tutmuş bir güvercindir Frida. Kara tavuğun kanatlarını andıran kaşları, kat kat çoraplarla kapatmaya çalıştığı aksak bacağı ve sıska bedeninin yanında kendisinden yirmi yaş büyük, yirmi santim uzun, yüz kilo da ağır olan yetenekli ressam Diego Rivera ile evliliğine olumsuz yaklaşan babası bir fille güvercinin evliliği olarak tanımlar bu hali. O güvercin ve fil tüm fırtınalara, sert esen tüm rüzgarlara rağmen Frida ölene dek birbirlerini bir şekilde tamamlarlar. Dışardan bakıldığında görülen uyumsuzluk yüzünden ideal bir çift gibi görünmeseler de, evlilikte ideal çift diye bir şey’in kimbilir kimler tarafından atılmış olan koskoca bir palavradan ibaret olduğunun bilincinde olduğum yaşlardayım en azından. Hiçbir evlilik ideal değildir, olamaz da. Sevgi de sonradan kazanılamaz. Asla.

Müze kalabalık mıydı diye soracak olursanız, kuyruk bekleyerek girildiğini söyleyeceğim. Dünyanın dört bir yanından her gün yüz binler ağırlanıyor burada. İnsanlar akın akın geliyorlar Frida’yı görmek için. Müzenin bir diğer ismiyse “La Casa Azul”. Mavi Ev demek. Troçki’de burada misafir edilmiş. Bahçesi Marakeş’teki Yves Saint Laurent’in Majorelle’ini anımsatıyor. Patti Smith de buradaymış. Noguchi’nin Kelebekleri şiiriyle karşılaştığımda ustanın ustaya saygısına tanık oldum. Bahçede ve evin içinde çiftin birbirleri ve evlilikleri için sarf ettikleri pek çok içli söze rastlamak da mümkün. Frida’nın kendi gökyüzünü çizdiği aynalı yatağı, bastonu, eserleri canlıymış gibi bekliyorlar sizi. Ömrü boyunca 22 cerrahi müdahale geçiren Frida 47 yaşında burada ölmüş. Benden sadece dört yaş büyükmüş. Günlüğüne yazdığı şu son sözlerle veda etmiş hayata: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umuyorum”. Umuyorum ben de.

20181104_000830-01

BENDEN SİZE SON SÖZLER :

Gezi yazılarını okurken otel fiyatları, ulaşım türleri ve benzeri bir takım açıklamalar bekleyen şanssız okuyucular için diyebilirim ki, yanlış kapıyı tıklattınız. Meksika’yı bir tablo olarak düşündüğünüzde, o tablonun ressamı benim bu defasında. Her fırça darbesinde ben varım, Meksika değil. Her satırına gömüyorum kendimi. Kendi algıladığım şekilde bir Frida var karşınızda. Bu yazımı nasıl şekillendireceğim hususundaki bir başka rehberimse hiç geçmeyen melankolisiyle hayata direnen Patti Smith ve onun M Train’i oldu. Ve burada da karşıma çıktı bir şekilde. Umuyorum bu hayatta ve bir başka hayatta yazımda adı geçen her bir sanatçıyla tanışma fırsatım olur. Bir gün olacağını biliyorum, sadece süre veremiyorum.

Benden bu kadar. Şimdilik. Meksika yazılarımsa henüz bitmedi.

Donde no puedas amar, no te demores.” Frida

”Sevgi basitti. Karmaşık olan bizlerdik.” Frida

20181103_235432-01

ÖNERİLEN HAYATLAR

image

ÖNERİLEN HAYATLAR:

Sunulan tüm hayatlar bu kapsam dahilinde. Televizyondaki saçmalıklar, apartmandaki komşular, zorunlu din dersleri, danışıklı evlilikler, olası çocuk sayıları olmazsa sperm sayıları, organları olmadı uzuvları olmadı öncesi ve sonrasıyla tam teslimiyete düştüğümüz doktorları, kendini tanrı sanan kanun koyucuları, tatil planlayıcıları, ezberbozanları, kendini kral sananları, garip patlamaları, anlaşılmaz söylemleri, olmazsa olmazları, tutunmak için bir sürü yalakalıkları..

—-.—-

Evrene kendimi aklamaktan vazgeçtim. Ben buyum. Bu kadarım. Kimse benden daha çok ya da az bu kadar değil. Bulduğuyla yetinmesi gerek. Ben ondan çıktım. Ben onunla evrildim. Karşılıklı sürpriziz. Manevralarımız belirsiz. Karşılıklı son sözü söylemek için çırpınıp, dikleneniz. İzlerinin peşindeyim, o ise bulmacaları sever. Yukarıdan aşağıya beş harfli…

—-.—-

Kuyruğunun yarısı yok bir kedi geçti önümden. Yavru bir kedi idi. Kimi zaman kuyruğu olmayan yetişkin kediler görüyorum. Hangi akılla kedilerin kuyruğunu kesersiniz? Bir kediye onca yaklaşmak için güvenini kazanmanız gerek çok. Muhteşem riyakar oyuncular sizi.

—-.—-

İnsanlar savaşır, sonra sayıları azalır, sonra hayıflanır, hırsla ürerler; sonra gene savaşır, azalır ve çoğalmak için hayıflanır ve tekrar ürerler. Delilik bu.

—-.—-

Dünyanın anlamı nerede biter?: Ölmeye yüz tuttuğun yerde; kendi yatağında ya da oturma odandaki televizyonun tam karşısındaki tekli koltukta, herhangi marka bir arabanın ön koltuğunda ya da arka, şehirlerarası bir otobüsün on üç numaralı koltuğunda, doğumda, acil serviste, savaşta, dağda, ovada, depremde, yolda yürürken, ülkenden çok çok uzakta, metroda, banyoda, lavaboda, sevimsiz bir otel odasında, denizde, havuzda, kırmızı ışıkta durmazken, yeşil ışıkta beklerken, elin sol göğsünün üzerindeyken, ayaklarınla toprağı hissederken, bir anesteziste kendini teslim etmişken, en sevdiğin yemeği yerken, bardak bardak yağmur suyu gibi şarapları içerken, soğukta tir tir titrerken, bir hapishane köşesinde kendine kendine neden diye defalarca sorup sonra da kaçırdığın gökyüzleri için ağlarken, tetiği çekerken ya da çekemezken, dövüşürken belki sevişirken, dünyanın en rezil insanıyla karşı karşıya gelmişken, savaşta-barışta-iyi bir günde-kötü bir günde-gündüz saat birde-gece saat üçte, türlü çeşitte insan senin hakkında bir sürü gereksiz yorum yaparken bir gün bir yerde. Her an ve hemen hemen her yerde bitebilecek bir şeyin anlamı için ağlamakta olan bir sürü aciz insan tanıyorum.

Kendini anlamaya başladığın anda başa dönüyorsun ve en iyi yapabildiğin şey hayıflanmak oluyor geçirmiş olduğun sarsakça zamanlar için. Ben koca kocaman bir sarsağım, böyle olmayı istemezdim ve herkes ya kibirden ya fakirlikten ölürken ben olanca sarsaklığımla sarsakça öleceğim. Şimdiki aklınla bunca kaybedilmiş ve harcanmış zamanı ne güzel kullanırdın; ama büyük şakacının istediği de bu sanki. Biraz eğlenmek istiyor ve aklını başına ondan geç veriyor. Sense sınırlı miktarda kullanabildiğin minik beyninle işi fazlaca ciddiye alıp, kendini fazlaca önemseyip, konunun üzerine fazlaca eğilip, fazlaca tanrıyı oynamaya kalkıyorsun. Böylelikle kendi şakanın içine etmiş oluyorsun. Sonrası şöyle oluyor kanımca: içine edilmiş milyarlarca şaka dünyanın içine ediyor. Buradan bakınca acıyı biz yaratmışız sanki.

Televizyonda bizi izleyin diye yalvaran bir sürü sunucu var. Şimdi izleyin, devamını izleyin, yarın izleyin ve ondan sonraki yarın; tüm yarınlarıma programının süresi boyunca ambargo koyuyorsun. Ortada da bir şey olsa.. Evanjelist yayın yapan kanallar gibi ekranlar. Bunun nesi kötü? Çok fazla propagandası yapıldığında Kur’an’dan başka kitap okumayan bir zümre oluşuyor da ondan. Çok fazla baskı insanı saplantılı yapabiliyor sanki. Ben iyi bir müslümanım diyen insana değil, ben iyi bir insanım diyen insana gerek var. Yoksa Kur’an en güzeli, her okumada yeni müjdelere gebe.

Bana tövbe edin diyen insanlar türemiş mahalle aralarında, kişiler mevzuya hakim değiller sanıyorum. O İslamiyette yok. Camiyle kiliseyi, imamla rahibi, günah çıkarmayla tövbeyi karıştırıyorsan; aklından zorun olması gerek ya da cin gibisindir, kim bilir?

—-.—-

Kendinden hoşnut olmama hissiyle yataktan kalkıyorsun ve küçük avuntuların olmasa akşama çıkamayacağını biliyorsun. Bu eşini aldatmanı mazur gösterir mi dersin? Ya da oburca yemek yemeni?

—-.—-

Parmak izlerimiz salyangozların kabuğu gibi.

—-.—-

Paul Auster’ın Türkiye’ye gelmeme nedeni benim bu ülkeyi terk etme nedenim. Aynı dertten muzdaribiz.

—-.—-

Bir arkadaşımla yaptığım bir saatlik telefon görüşmesinden zihnimde kalanlar kadarıyla aktaracaklarımı karşılıklı diyaloglar halinde yazıyorum. Arkadaşım erkek, beyaz, 38 yaşında, evli, barklı, çocuklu, çalışıyor, iyi okullarda okudu(ne oldu göreceli mi buldunuz?), sanatın bir dalına yeteneği var.
-“Yazdıklarını okuyorum ama sen olduğun ve seni tanıdığım için. Yoksa okumam. Çok fazla kendini anlatıyorsun. Aforizmalar kalıcı değil. Bertrand Russell severim, Nietzsche sevmem. Birden hepe çıkarıyorsun. Çok fazla genelleme yapıyorsun. Hala imla yanlışların var.”
Cevap veriyorum: “Çok incesin. Sağ ol okuduğun için. Ben henüz herkesin okuması için hazır olduğumu sanmıyorum. Sanıyorum bir süre İngiltere ya da Amerika’da yaşamam gerek. Birkaç yıldan da çok belki. Sürekli aynı ülkeyle konuşmaktan sıkıldım. Ne anlatayım peki? Herkes kendini anlatmış. İkisini de severim. Sokağa çıkıp yüz kişiye fikrini soramam ya. Ben de kendi fikirlerimi yazıyorum. Evet var. En fenası noktalamalar. Uzun bir cümle kurarken acı içinde kalıyorum.”
-“Semra Can var Penguen’de yazar ve çizer. Mesela ben bıktım onun kedilerinden.”
-“Ama onun hayatı o.”
-“Dostoyevski kendi hayatını mı yazmış?”
-“Evet. Ben Tolstoy’u daha çok severim.”
-“İşte ben de tam da onu demeye çalışıyordum. Tolstoy, Anna Karenina mıydı da bir kadının çektiklerini o kadar iyi anlatabildi? İşte sen de onun gibi yazmalısın.”
-“Tren raylarına atarak mı?”
-“Kendi hayatına ait olmayan, içinde senin olmadığın bir şeyi yazmalısın! Zweig gibi mesela. Satranç ya da Amok Koşucusu gibi bir şeyler yazmalısın.”
-“Tanrım, nasıl yazarım? Zweig değilim, Yahudi değilim, Gestapo yok tepemde, yıllar, coğrafyalar, tarihler, farklı türde acılar ve coşkular var aramızda. Anna Karenina’yı da öyle yazmazdım ve yazamazdım, herkesin Karenina’sı kendince.”
-“Dostoyevski gibi de olur.”
-“Mevsimleri bilmeden mi? Ruhla kafayı bozmuş o da. Ama netice itibariyle her kardeşte kendi evrelerini anlatmış, kendi ruhunda kopan fırtınalardı onlar. Karamazov’u altmışında yazıp, ölmüş zaten. Hem benim ruhum o kadar da fırtınalı olmayabilir. Nazik esen rüzgarları kim sevmez? Burası da Saint Petersburg değil. Kars’a mı gitsem acaba sürgün niyetine? Şu eksiler geçsin, düşünsem mi?(Sanıyorum paniğe kapılıyorum, Dostoyevski olmak için ne yapmam ger.. Neler saçmalıyorum?)”
-“Demek istediğim onlar nasıl yapmışlar, sen de yap. Erkek gibi düşünebil. Erkekler bunu yapabiliyor, sen de yap.”
-“Düşünmeye gayret ediyorum ama yapamayabilirim.”
-“Beauvoir gibi yaz.”
-“Tanrım. Yatakta çok ateşli bir öğrencisi vardı vazgeçemediği.”
-“Konuyu buraya getirme. Önemli olan yazması. Cinsellik ve cinsiyet önemli değil.”
-“Değil de o da nihayetinde kendi gözlemlediğini yazmış, takıntılarını yazmış. “İkinci Cins”de kadınların evrelerini, durumlarını anlatmamış mıydı, çok oldu okuyalı.”
-“Olsun onun gibi yazabilirsin. kadınlar burada tıkanıyor işte. Hepiniz aynısınız.”
-“Bunun nesi kötü? Türler birbirine benzerler. Tabiatımızdan hep.”
-“Asla bir Juliette Vernes çıkmayacak sizden. Frida Kahlo dışında akılda kalan bir kadın ressam yok. O da bakmış bakmış kendi resmini yapmış. Kendini ne çok beğenmiş.”
-“Ama o da kazadan sonra yatmış yatmış, aynadan kendine bakmış.”
-“Sonra kalkmış ama gene kendini resmetmiş. Hepsi aynı. İnsan doğaya bakmaz mı hiç? İki portakal, üç elma çiz daha iyi.”
-“Van Gogh’da kendini çizmiş ama(korkunç bir nesli ve nefsi müdafaa yapıyorum).”
-“İki kez. Sadece. Sonra ayçiçeklerini yapmış. Dışarıya bakmış. Siz hep aynada kendinize bakıyorsunuz. Kendinize aşıksınız. Ben ben ben diyorsunuz mütemadiyen. Ondan diyorum Tolstoy gibi yaz.”
-“Ben erkek karakterleri yazarken bile kendim gizliyim içlerinde. Ama tam manasıyla bir adam gibi, erkek gibi düşünüp, yazamayabilirim. Her karakter bende gizli. Empati kurabilirim ama mantığımız çok farkli. Ondan farklıyız.”
-“Böyle asla bir başyapıt çıkartamazsın.”
-“Başyapıt?!?”
-“Evet.”
-“Evet.”
-“Yapabilirsin. Yap.”
-“Ama ben biraz melankoliğim ve ruh halim bu, yakamı bırakmıyor. Normal zekaya sahibim. Hiçbir deha göremiyorum kendimde ve hatta sınırlı yeteneğim. Başyapıt çıkartabilir miyim bilemiyorum şu vaziyette. Bir kitap yazdım, basılması fikri bile ödümü patlatıyor. Kimse de bastırmıyor. Beni bekliyor bir köşede. Bazen geri çekiliyorum. Her yazı iki üç saat sürüyor. Kitap dört ayda bitti. Üzerinden bir sene geçti. Buradan da sıkıldım, yaz yaz nereye kadar? İnsanlar kafamın içindeki tüm manyaklıkları öğreniyor, şimdi şu an bile ve sonra da bizimkinde hiç yok böyle şeyler deyip kendilerini normal gösteriyorlar. İnsanlık adi, ben ne yapayım? Başyapıt ha, aklıma gelmezdi. Kendi yaptıkların arasında en iyisi, geçtim dünya çapında olmasını.”

İşte böyle benim iyi niyetli arkadaşımın beni iyi niyetle yönlendirmeye çalıştığı şu konuşma, maalesef ki ruhumda derin yaralar açmış durumda. Kafamda yeni yeni düşünceler filizlendi sınırsız baskı yapan. İç sesim der ki; “Rusya’ya git, Prag’da olur, olmadı Kars’a, sürgüne git, kara, buz gibi soğuğa git, mümkünse Sibirya’ya ya da Yakutistan’a git, Alaska’da olur, daha çok soğuk daha çok gizli acı sanki Afrika’ya inat, insanlarla sürtüş-tartış(sanıyorum en kolay yapabileceğim), acı çek, daha çok acı çek, en büyük acıyı çek, delir, ama geri gel gittiğin yerden, İsrail’e de gidebilirsin -hem iklim ılıman-, iki örgü yap yanlardan, belki zamanı geldiğinde seni de tutup götüren olur gökyüzüne doğru, çok derin aşklar yaşa yasak olsunlar hem çekmiş hem çektirmiş olursun böylelikle ve acın katmerlenir; ama nihayetinde tren raylarından uzak dur!” Tek bir telefonla şu geldiğim noktaya bakar mısınız? Umursamaz görünüyor insan ama herkesin ağzından çıkan her cümle beyninde yuva yapacak bir yer buluyor ve her yeni söz daha çok kuş sesi ve kuş türü demek oluyor. Çok kalabalık yaşıyorum. Tanrım kafamda kuşlar ordusu var sanki.  Bir kedi alsam, uzun seyahatlere dayanıklı bir kedi alsam ve kafamdaki kuşları bir bir avlasa, hayatımı kolaylaştırsa, kimse benim kedimin kuyruğunu koparamaz, istersem bir insana karşı çok barbar olabilirim, adiler bunu sokak kedilerine yaparlar hep, sahipsizlere.

—-.—-

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑