SELİMİYE, MARMARİS – SÖYLE NELER YAPMIYORSUN?

SÖYLE NELER YAPMIYORSUN?:

20140627_110411

Bir gece öncesinden kendine vermiş olduğun bütün o sözleri, sabahına unutuyorsun.
Berbat besleniyorsun.
Çok fazla sigara içip, çok alkol alıyorsun.
Paranı çarçur ediyorsun.
Borçlarını ödemek yerine erteliyorsun, tıpkı hayatını bir bütün olarak ertelediğin gibi.
Kısaca hayatınla ne yapacağını hiç bilmiyorsun.
Doktorun vermiş olduğu hapları avucuna her koyuşunda değerli elmaslarını kendisi gibi değerli bir mücevher kutusundan çıkarıp gözleriyle okşayan sonradan görme zenginlere benziyorsun.
Ama hapı yutuyorsun.
Ama akşam ne yiyeceğini bilmiyorsun.
Buzdolabında ne var ne yok, onu bile bilmiyorsun.
Biraz fazla boşvermişlik olmuyor mu?
İncittiğin kız arkadaşının gönlünü almayı umursamıyorsun.
Biraz ayıp olmuyor mu?
Bir aile kurmak istediğine karar veriyor
Sonra…
Şerefli bir ölüm dileyip, bedenine değer vermiyorsun.
Bazı geceler hiç uyumuyorsun.
Bazı günler hep uyuyorsun.
Bazı günler ve geceler hiç evden çıkmıyorsun.
Saatlerce televizyona bakarak günleri ve geceleri tüketiyorsun.
Her defasında saat takmadan ya/ya da güneş gözlüğünü almadan dışarı çıkıyorsun. Bazen bunlara cep telefonunu da ekliyorsun.
Tüm randevularına geç kalıp, başının kelleşmeye başlamış yerleri kızarmış vaziyette eve dönmeyi başarıyorsun.
Bu halinle şapşal ama tatlı görünüyorsun.
Günlük fallarını okuyor ve tüm o zırvalıklara inanıyorsun.
Bir bebek gibi.
Tabiatının özünü burcunun özelliklerine bağlıyorsun.
Bir ahmak gibi.
Bazen oburca yemek yiyorsun, bazen tek lokma yemek istemiyorsun.
Tüm dünyaya karşı hiddetlendiğin anlar oluyor.
Özellikle kızdığın, itinayla seçtiğin ülke başkan ve başbakanlarına küfürler yağdırıyorsun, kendininki de bu listede.
Bazen herkes canını sıkmayı başarıyor, bazen dünyayı umursamaz oluyorsun.
Zenginleri çok snop ve kibirli, fakirleri gariban ve anlaşılamaz buluyor, orta sınıfı ahlak kumkuması ilan ediyorsun.
Kabul et bir sınıfa bile dahil değilsin şu aşamada.
Kabul et kafanda inşa ettiğin çok sağlam bir kast sistemi var.
Ve tüm bunları düşünmekten kendini alıkoyamıyorsun.
Sınıf atlamanın imkansızlığından bahsedip duruyorsun.
Bir sürü şeyin imkansızlığından bahsedip duruyorsun.
Önce Yahudilere kızıyor, sonra zamanında sana iyiliği dokunmuş Akşoti’yi düşünüp canlı cansız tüm Araplara kızmayı yeğliyorsun. Hep bir suçlu arıyorsun. Sonra vicdanın sızlıyor Edward Said’i düşünürken. Onun ve Daniel Barenboim’ın tüm çabalarının bir pul gibi harcandığı düşüncesi canını sıkıyor. Dünyanın anlamsızlığına karşı gıkın çıkmıyor.
Çünkü dünya anlamsız bir yer.
Uzun zamandır bu böyle.
Bilip de bilmezlikten geliyordun sadece.
Çünkü değiştiremeyeceğin bir sürü şey var.
Etrafındaki insandan çok yalakanın varlığından belli bu.
O konuda hiçbirine kızamıyorsun, nedense!
Biliyorsun ki herkes birine inanmak istiyor.
Tanrı her zaman avutmuyor.
Çok var ama çok yok.
Sırtını dayamak kuvvetlice etten kemikten bir insana
Duvara dayar gibi, istediğin buydu.
Onlarsa hep vardılar.
Arkasız yürünemeyeceğini dahi bilenler olarak, bırak koşmayı
Onaltıncı yüzyılda, onyedinci yüzyılda, onsekizinci, ondokuzuncu, yirminci ve son yüzyılda, Fransa’da, İtalya’da, Türkiye’de, her yerde.
Şiir sanatının efendisiz yaşayamayan saray şairleri gibi.
Malherbe’in kemikleri sızlamakta mıdır ki?
Bir şairin kalbi bir başkasının aşkı için de atardı belki, sevişen iki kişinin aracısı olunurdu belki.
Kim bilir?
Şimdiyse gerçek ustasını bulamamış çırakların dönüştüğü çaylaklar ordusu var karşında ve sen de onlara dahilsin.
Değiştirebilecek misin ya da yok edebilecek misin bunca pespayeliği, kendininkiler dahil?
Gık.
Söylediklerin arasında iyiye giden bir şey var.
Yapılan iyiliği unutmamışsın.
Akşoti’yi de.
Bu iyiye işaret.
Merhamet ve minnet duygularının karışması bile bir şeydir.
Kötüye giden bir sürü şeyin yanında ve tam karşısında tek bir şey varmış.
Ve sen varmışsın.
İyi ki varmışsın.

SELİMİYE:

image

Marmaris merkezden bir saat uzaklıktaki Selimiye Koyu ve Köyü artıları ve eksileriyle tam karşımda. Artı çünkü sakin ve huzur veriyor. Eksi çünkü sakin ve huzur verdikten kısa bir süre sonra aşırı sükunet ve fazla huzurdan “Huzursuzluğun Kitabı”nın dışarıda fırtınalar kopmamasından ötürü, insanın beynini kemiren saçma sapan düşüncelerin yansımasından meydana geldiğini düşündürtüyor ve benim üzerimde uzun bir pardösüm olmasa da gün geçtikçe dallanıp budaklanmış, salkım saçak olmuş huzursuzluklarım mevcut.

Burada insanlar fısıltıyla konuşuyorlar sanki. Çünkü hiç müzik sesi yok ve konuşmalar basık havanın da etkisiyle bir bulut gibi yağmadan bekliyorlar başımızın üzerinde. Bir yandan da o kadar iyi biliyorum ki başımın tam üzerindeki bulut benim atmosfere yaydığım basınçtan oluşup bekleşmekte ve mekanlar, insanlar çare değil benim ruh huzursuzluklarıma ve bıraksam sağanak halinde yağacak olan gözyaşlarıma.

İsviçre’den yatlarıyla gelmiş bir çiftle konuşuyorum. Motel ücretinden, odaların nasıl olduğuna kadar bilgilendiriyorum kibar çifti. Avrupa’nın kibar bir ülkesinin, kibar bir şehrinden gelen kibar tipli ve midye dolmasever(özür dilerim hangi kelime bitişik ya da ayrı bilemiyorum; acaba sever mi tamlayan olacaktı burada, bilen ya da bilgiç okuyucuya bırakıyorum son sözü) çiftiyle geçirdiğim sakin ve kibar diyalog üç ayrı çocuklu ve üç ayrı kocalarını evde ve işte bırakmış haftasonu kaçamağı yapan üç bayan tarafından bozuluyor. Kibar çiftimiz ve ben güneşlenmekte olduğumuz şezlonglardan bu bayanları dinliyoruz. Gelmeden hepsi de saçlarını boyatmış ve taratmışlar. Değişen saç renkleri iltifat konusu oluyor. Çocukları midye dolma ve sucuklu tost istiyor. Plajda harcanan Prada çanta iltifat konusu oluyor. Çocukları midye dolmalarının ve sucuklu tostlarının yanına kola ve ayran istiyor. İsviçre’den gelen çift ve ben kendimizi mekanın ilk sahipleri olarak hem ev sahibi hem yaşlanmış hissediyoruz. Bir tanesinin eşinin korkunç kıskanç olduğunu öğreniyoruz. Bizi çok ilgilendirmiyor kıskanç bir eş. Hele ki İsviçre’de uzun yıllar yaşamış çiftimizin batı medeniyeti ve kıskanç eş kavramlarını çok fazla bağdaştırıp, içselleştirdiğini düşünemiyorum. Neden tüm bunları dinlediğimize gelinceyse denizin bile ses çıkarmayıp, sessiz sessiz karaya dokundurmasından ve dolayısıyla bizim her sesi duymamızdan kaynaklı. Bir tanesi de ismini ısrarla belirtmekten kaçındığı bir hastalıktan muzdarip olduğundan beri gamsızlaştığından bahsediyor. Sonra da o hastalığı edinip evcilleştirdikten sonra(bu benim yorumum evcilleştirmek filan), hayata bakış açısının nasıl değiştiğinden bahsediyor. Çocuklar ara ara mızmızlanmaya, madde madde isteklerini belirtmeye geliyorlar. Kibar çift ayrılıyor aramızdan, benimse uykum geliyor. Yeter ne çok dinlemişim ben sizi.

20140627_110816

Sahilde yürüyüşe çıkıyorum. Önce koyun güneyine doğru yürüyorum. Aurora(restorandır kendisi, bir versiyonu için bkz.Endora)’nın önünden geçiyorum. Yatları ve yatseverleri seven bir restorandı kendisi ve bunu da hiç gocunmadan söylerdi. Derdi ki; “Varsa pulun, çoktur kulun”, dolayısıyla da sizde gocunacak hal bırakmazdı ve zaten en başından tavrını koyup, mesafesini koruduğundan baştan boş verip yolunuza giderdiniz aklın yolu henüz birken(baştan rencide olmanın verdiği hafiflik çok baştan çıkarıcı olabiliyor sonradan). Sardunya restoranının önüne geldiğimde ise nedense baş garson olarak tasavvur ettiğim garsonlardan bir tanesi tam ben önünden geçerken akşama tüm masalarımız doldu diyor. Sesinde gurur var azcık, azcık böbürlenme ve bir tutam da büyüklenme. Burayı da defterden siliyorum. İnsanları muhatap alıp konuşsam, değer mi söyle? Güney bir tuhaf, kuzeye geçmeye karar veriyorum. “Parageda” el değiştirmiş ve şirin önlükler takan Oylum yok artık. Akşam yemeğimi kaldığım pansiyonun önünde demirlemiş teknenin uç kısmında bana özel hazırlanan özel sofrada yiyorum. Rüzgarın insana kendini güzel hissettirdiği anlar vardır. Bu onlardan. Zamana dursun dediğim anlardan biri budur. Bir andı geçti çok şey hissettirterek.

20140626_205448

Öğleni buluyor Selimiye’den ayrılmam. Dolmuşa biniyorum. En arka sıraya ve cam kenarına oturuyorum. Bir yandan da şoföre tembihliyorum beni iki otobüsüne yetiştirmek için inmem gereken yeri söylemesi hususunda. Sonra da dahiyane bir iş yapıyorum. Kulaklıklarımı takıp, müzik dinlemeye koyuluyorum. Önümde genç bir çift, yanımda genç bir oğlan var. Manzara, müzik, rüzgar hafif. Marmaris’e yaklaştığımı hissettiğim anda bir havalarla kulaklıklarımı çıkartıp kavşağı geçip geçmediğimizi soruyorum. Şoför dahil bir tam dolmuş dolusu kafa bana dönüyor ve kırk kez sordum diyen şoför doğrulanıyor bir bir. Yanımdaki çocuk da teyit ediyor ve benim yerime iki otobüsünü durdurmak için sağı solu arıyor. Ben mi? Tek tek sorulan soruları cevaplıyorum. Bir kadın ben hep döndüm döndüm size baktım, çok rahat görünüyordunuz, siz olmadığınıza kanaat getirdim diyor. Herkes bir şey söylüyor. Ben mi? Ben kendimi dolmuştaki benden fersah fersah endişeli kaygı küplerine emanet edip bu sefer tek kulaktan müzik dinliyorum. Yanımdaki çocuk bilet numaramı soruyor. Ona bilet almadığımı söylüyorum. Almamış diyor şaşkın şaşkın telefonun diğer ucundaki tok sese. Herkese teşekkür konuşmamı yapıp son durak olan garajda iniyorum. Şoför beni bineceğim dolmuş otobüsün kapısına kadar bırakıyor. Sanki bu sefer başarılı olmamı ister gibi.

Sesimin en nazik ve umursamaz tonuyla sorduğum beni neden beklemediniz sorusuna on dakika oldu dayanamadık kalktık diye kahkahayla karşılık veriyor yeni şoförüm. Saatime bakıyorum ve tam sekiz dakika geriden geldiğini görüyorum. Bir sonraki otobüse biletimi alıyorum umarım kaçırmam diyerek. Ben sizi bulurum diyor şoför. Derhal kendime güvenim geliyor gittiği yerden. Bir sürü lokanta var garajda ve ben rastgele bir tanesine oturuyorum. Benim için canla başla sağa sola telefon açan çocuk da orada. Beraber oturuyoruz. İsmi Fatih ve Bozburun’da dalış eğitmenliği yapıyormuş. Şoför haklıydı diyor kırk kere seslenmişler. Bozburun’a dalışa gelmez misin diyor. Ona efsanevi ilk ve son dalış hikayemi anlatıyorum. Hayatımda bir defa hayır Kızıldeniz’de değil, Ege Denizinde denemiş olduğum dalışta bir anda nasıl paniğe kapılıp bana arkası dönük olan eğitmene paniğe kapıldığımı göstermek için sırtını yumruklamaya çalıştığımı ve fakat sonradan düşündüğümde figüratif bir takım dans hareketlerine benzeyen el kol hareketlerimle amacıma ulaşamayınca ağzındaki maskeyi kaşla göz arasında can havliyle kopartırcasına çıkarıp yukarı yukarı diye anlamsızca çırpınışımı anlattığımda yanlış ellere düştüğümü düşünmekle beraber hakkımda bir takım fikirlere sahip olmasına da yardımcı olmaya çalıştım ve başarılı da olduğumu düşünmekteyim, tıpkı panikten ağzındaki hortumu çektiğim eğitmen gibi. Vurgun yiyorduk az kalsın demişti. Çıktığımda sakinlemiştim. Aşağıda da bir şey görmedim. Görecek halim de yoktu zaten.

Sekiz dakika geriden gelmeyi tercih eden saatime bakıyorum ve konuşurken konuşurken vaktin geldiğini anlıyorum. Hesabı ödemek için masadan kalkarken bana ara ara ama dikkatli daikkatli bakan amcanın yanından geçiyorum. Kendi yaptığı boncuğu koluma dolayıveriyor nereli olduğumu sorarak. Fethiye diyorum. Buradaki, bizim Fethiye mi diyor. Başka Fethiye mi var diyorum ve dedikten sonra da tuhaf bir şüpheye düşüyorum bir başka Fethiye daha mı var diye. Bakışıyoruz. Karşılıklı bipolarlaştık bile. Ben tam Fethiyeli bile değilken neden az bir kısmımın ait olduğu yere memleketim dediğimi düşünmeye çalışıyorum bir parçam da Giritliyken ve ben ısrarla Girit’i hiç görmemişken. Yurt fikri abartılmış bir mefhum olabilir mi acaba? Bazen yersiz yurtsuz olmak daha iyi geliyor. Nerelisin? Gözlerimi kapatıyorum. Kendi etrafımda dönüyor duruyorum. Duvarda asılı olan dünya haritasında parmağımın uzandığı ilk kara parçası yerim olsun yurdum olsun diyorum. Okyanuslar çıkar bana hep. Ben dalmadığım sürece iki taraf için de sorun olacağını sanmıyorum. İyisi mi yarım pirinçlik aklımı başka şeylere kullanayım diyorum. Boncuğumla ayrılıyorum restorandan sonra da Marmaris’ten.

ANKARA MERKEZ, KORDON ENFES

image
PAWEL KUCZYNSKI

HARZEM:

Tatlı tatlı uyurken uyandırılmam kabahat. Güzel güzel rüyalar görürken uyanmakta direnmem üzerine dürtüle dürtüle sarsıntı oluyormuşçasına kartal pençelerini yakamda hissedip, iliştiğim pis kanepenin üzerinde yarı mahmur çoğunluk şaşkınlıktan öfkesiz oturur hale getirilmemse en büyük ayıp. Tüm bunlara gıkımı çıkarmadan boyun eğip, kuzu kuzu müdürümün peşi sıra verilen adrese gitmek üzere bindiğim aracımın sirenlerini açıp yola koyulmamsa tam dört dakika. Bravo bana. Evet yanlış anlamadınız. Tam dört dakika içerisinde Ankara’dan nakil için Numune’den alacağım hasta ve hasta yakınını, evine kavuşturmak üzere yola koyuldum bile. Neye seviniyorum söyleyeyim. İzmir’e gidecekmiş hastam. Kordon’dan geçeriz belki, yine. Bir kez daha hasta getirmiştim buraya. Ramazan’dı ve akşamdı. Gavur dedikleri kadar var demiştim içimden. Bir masa boş yoktu, herkes demleniyordu. Bir garip hissettim kendimi, sormayın. Sanki gurbet gibi, Yunan’a, Alamanya’ya geldim sanmıştım. Masalarda tek erkekler olsa iyi, kadınlarda içiyordu ya arkadaş, pes. Kadın kadına gelmişler, rakı sofrasına kuruluvermişler. Bir süs bir püs. Aklım çıktıydı valla. Bizim hanımı düşündüm de, namazında niyazında, çoluğun çocuğun peşinde. Gelse bir, bir görse şurayı şöyle başı seccadeden kalkmazdı, inanın öyle. Bizim oralarda otuzundan sonra içene pek iyi gözle bakmazlar. Maşallah burda bastonunu kapan da gelmiş, diplenip durur ya! İçeceksen ya pavyona gideceksin, ya gazinoya. İzmir’in maşallahı var; her yer pavyon, her yer gazino. Allah korkusunu geçtim, insan canına kıyar mı bile bile, pes. Atalarımız en güzelini demiş. Teneşir paklar böylesini. Teneşire sırtını vermeye gör gerçi, ondan öte ne avuntu ne teselli… İzmir’in, İzmir’linin gamı tasası bana düştü sanki. Benim işim var. Görevimi yapayım hayırlısıyla, bir çıkayım işin içinden alnımın akıyla, yetiştireyim hastamı sağ salim evine yuvasına, vız gelir ötesi bana. Vereceğin olsun bir bardak çay, ey Kordon bana. Şu sirenleri açayım da çekilsinler bir kenara.

BORA:

İlk geldiğimde ne heyecan vardı üzerimde anlatamam. Gıpta gıpta, ölcektim şoförlere. Nasıl olmasın ki? Ne Mercedes, ne BMW, ister olsun Ferrari; sireni açtığında önünde duracak bir babayiğit ara da, bul. Bir görseniz nasıl kaçıştıklarını, can havliyle yol açtıklarını! Düşünün bir, adam üçüncü şeritte basmış gidiyor. Yanında oturan kız arkadaşına cakasını atıyor. Müzik son ses, havalar bin beş yüz. Ama bir şeyi hesaba katmıyor bizimkisi. Bizi. Bir anda düşüveriyoruz önüne, pardon arkasına. Gazı körüklüyor bizim abi, ensesindeyiz bir anda. Sanki dönse baksa, bir nefes kadar yakınız o anda. Bir panik, bir telaş kaplıyor içini, dışını, her yerini. Yanındaki havalıyı, cıstak müziği gözü görmez oluyor. Kendine yer arıyor sanki yağmurda bir saçak altı ararcasına. Bir boş bulsa, derhal geçecek. İyisi mi gazı körüklüyor o da. E haliyle biz de. Onu asıl mahveden hiç bitmeyen siren sesleri oluyor. O kadar pişman ki şu an bulunduğu konumdan, bu sıkışmış halden ve hayatından, ensesinden soğuk terler başladı bile akmaya. Bitti mi aşna fişneniz? Kısa sürdü galiba, sayemizde? İşte ben bu hali çok seviyorum abi. Hah sonunda bir arabalık yer buldu kendine. O ikide, biz üçüncü şeritte. Manevi tatmin diyordu bir uzman. Her tür tatmin  tam gaz şu an. Sanki Ferrari benim, bense Ferrari. Öyle bir his ki, anlatamam.

Şansıma İzmir çıktı bu arada. Ne sevindim anlatamam. Kızıyla meşhur şehre gidiyoruz. Akşamına bi Kordon yaparız artık. Şehir dışına ilk verişleri değil. Daha önce Mardin yapmıştım, Lice’ye cenaze taşımışlığımız var, Çorum Çankırı desen kalbim sıkışır zaten. Ankara’da elini atsan Çorum, Çankırı, Yozgat ve Niğde’li. Bir numarası yok ki çevre illerin. Aynı kültür, benzer kızlar.

Mardin uzak olunca ev sahibi bir gece misafir etmişti bizi de. Sabahına çan sesleriyle uyanmıştık. Ohhh Almanya’ya, Yunanistan’a gelmiş gibi olmuştum. Değişikti herşey etrafımdaki ama o zamanki şoför abi bu durumdan hiç hoşnut olmamıştı. Hemen camiye koşmuştu. Lice’ye götürdüğümüz vardı bir de, cenazeydi ama taşıdığımız. PKK’lıymış sonradan öğrendiğimize göre. Aman Allah bir gittik ki duyan indi yola tek kat, sanki tek göz evlerinden. Bir ağıt bir cıngar. Salladılardı koca ambülansı. Sanmıştık yıkılıverecek. Korkuyla bakmıştık birbirimize. Salavat çekmişti abi korkudan. Bizi dağa kaldıracaklar sanmış sonradan dediğine göre. Bir bakmış bana sarı saç mavi göz, kendi de açıkça tenliydi; oradan hesaben hiç olmadı öldürür bunlar demiş kendi içinden. Sonradan öğrendim zılgıtmış çektikleri, böyle apaçiler gibi. Zılgıtı çekmek oradan geliyormuş. Biz de vahşi kovboylar olarak son bir kez atımıza atlamadan evvel, su içmek için bizi gönderdikleri çadıra girmiştik de, bizim abi gene zor kaçtıydı içeriden. Su bile içmemişti, zehirlemesinler diye. Her yer PKK bayrağı, asılıydı Abdullah Öcalan posterleri. Ben de tırstım da belli etmedim. Bir de çok susamıştım, gözüm görmedi ötesini. Çıktığımda ise hiç bizim oranın insanına benzetemediğim kadınların yüzlerine gözlerine bakmıştım uzun uzun. Acayip şekiller çizmişlerdi yüzlerine gözlerine. Askerlikte buralara düşmeyeyim de, gördük yeterince. Ama İzmir olur mesela. Ohh kızlarrr..

SEÇİL:

Kurtuluyorum nihayet başşehrinizden. Baş muhafız gibi oldu ama öyle. Bakın bakın dur, bir gördüğüm Anıtkabir her yerden. Onun dışında her yer aynı gibi geliyor. “Tarım ve Köyişleri Bakanlığı”, “Orman ve Madencilik Bakanlığı”, “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı”, “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”. Her yer kurum, kuruluş, resmi bina, gökdelen. İsimlerse hep çifter çifter. Bu şehir tek olmayı kaldırmıyor pek. Hep bir çiftinin olması gerek. Başına bir er gerek, sonra da gökdelenlerin içindeki daireler gibi bir sürü çocuk gerek. Anadolu demek çocuk demek. Anadolu erkekliği çağrıştırıyor her daim. Kalabalık olmayı, sürü olmayı getiriyor beraberinde. Burası erkek egemen bir toplum, yaşamak zor kadın başına. Kışın karı bitmiyor, yazın denizsizlikten sevimsiz oluveriyor. Bense burada yönümü bulamaz oldum. Bir dolmuşa biniyorum, bir bakıyorum ki yanlış taraftan binmişim. Geçiyorum karşıya. Her yer aynı gibi geliyor. Fark yaratacak bir obje bulamıyorum. Alışmışız İzmir’de denize göre yön bulmaya. Denizi geçtim, bir su birikintisine razı oluyor insan ama tek gördüğüm yağmur yağdığında yerde oluşan birikintiler oluyor. Kırıntılara razı olurmuş bazen insan. Yağmuru da az buraların. Çiftçi dertli. Yağmur duasına çıkmışlar çoktan. Bahar  yağmurları gerek ürünlere. İzmir’de yağmur kıyametmiş, duyduğuma göre. Burada yağdı da nasıl yağdı bir sorun hele. Usturuplu yağdı. Hani derler ya donuna kadar ıslandı, burada mümkün değil onca ıslanmak. Bulutlar birikse de, bir ağırbaşlılık var yağdırırken üzerimize. Kızılay’ı da bir, Bakanlığı da. Tunalısı’da, Bahçeli’si de. Bir mangal kültürü var sormayın gitsin. Gölbaşı’na gidince insanın mangal ihraç edesi geliyor. Yelle yelle, pişir kömürde. İçki de yasak. Burada içmek yasak gibi bir şey zaten. Kızılay’da gördüklerimden sonra içmesinler zaten. Adamlar normal boylarda etek giymiş kızların bacaklarına öyle bir bakıp, öyle laflar atıyorlardı ki, o adamlar içmesinler zaten. Rezillik olurdu hepten. Altı üstü bacaktı işte. Adamlar nerelerden gelip, indilerse şehre, bir çift bacak uğruna girilmedik günah, edilmedik küfür bırakmadılardı. Bunları içkili düşünün bir de.

Ankara’da ya taksiye bindim, ya yürüdüm o sevimsiz günden sonra. Halk otobüsünde ön koltukta gidiyordum hiç unutmam. Meğer bindiğim otobüs Sincan tarafından geliyormuş. Yanımdaki adam her durakta dura dura akşamı ettiniz demişti şoförün yanındaki adama. Eli alçılı olan; esmer tenli, uzun boylu, korkutucu bir tarafı olan bir adam idi, bir anda hem de alçılı eliyle atarlanıvermişti de az evvel bağıran adamın sesi bir yerlerine kaçmıştı anında. Bense mum gibi iki adamın ortasında kalakalmıştım bir başıma. Eli alçılı olanın öfkesi tok bir sesle çıkıvermişti ortaya. Gregor Samsa olmamıza ramak kalmıştı iki yolcu olarak sindiğimiz köşelerde. Dedim ya hırt hırt burada erkekler. Çarpsa yapıştırıverecek gibiler. Allahtan bizim şoförle, yardımcısı iyi insanlar. İyi niyetliler. Elleri de çabuk. Tam beş saatte getirmiyor, uçuruyorlar adeta. Emniyet şeridinden, üçüncü şeride yüz seksen derecelik açıyla geçiyoruz her seferinde. Nihayet giriyoruz İzmir’e. Kordon’dan geçmek istiyor şoför. Aylardan mayıs, günlerden cuma. Saat akşamın yedisi. Zıplaya zıplaya geçiyoruz kayrak taşlarının üzerinden. Çocuk çimenlere yayılmış kah bira içen, kah sohbet eden gençlere bakıyor gıptayla ve engel olamıyor kendine. “Çimenleerrrrr!” diyor. Aralarında olmak için canını verecek çocuk, öyle böyle değil o çimenler. Üniversite okumak istediğini söylüyordu, İzmir’i yazmaya karar veriyor derhal. Biz şoförle konuşuyoruz.
-“Bu ikinci ayak basışım İzmir’e(sanki düşman işgalinden kurtarmaya gelmiş gibi konuşuyor), Ramazan’dı öteki geldiğimde. Kimsenin Ramazan mamazan dinlediği yoktu. Herkes oturmuş içiyordu. Burası hep böyle midir?”
-“Böyledir ya, kimse kimseye karışmaz. İster içersin, ister ister(burada doğru kelimeyi arar gibidir) işte içmezsin. Kimse kimseyi yargılamaz.”
-“Anladım.”
Aynı anda aynı görüntüye takılır ikisinin de gözleri. İkisi de çok kilolu ama mini kot etek giymiş ve kilodan bacakları ayrılmış kızın süt gibi bacaklarına bakarken bulurlar kendilerini. Adamın ağzı belli etmese de bir karış açıktır. Alay konusu edip, belki de yargılayacağı manzara ortam içinde kaynamıştır. Sadece bakar. Yorumsuz. Ben de. Yorumsuz.
-“Dışarıdan buraya gelen ne yapar buralarda?”
-“Kastettiğiniz gecekondularsa eğer İstanbul ve Ankara’dan farklı olarak buradaki gecekondular şehirle içiçe olduğundan ve insanlar kolaylıkla şehrin kalbine inebildiklerinden, bir süre sonra şehre, insanlarına uyum sağlar, değişir ve evrilirler. O çimenlerde de türlü çeşitli genç var. Örtülüsü, örtüsüzü, mini eteklisi, Kürdü, Lazı, Göçmeni; gidip bir sorsanız memleketlerini, farklı farklıdır. Ben de İzmir’li değilim. Kim İzmir’li gidip sorsanız, bulamazsınız. Eğer bir kirleten, dokusunu bozan biri varsa onlardan biri de benimdir. Ben de işgal ettim bu şehri, kirlettim çöpümle, işgaliyetim kapladığım kütlemden çok, varoluşumun sıkıntısının tezahürü olan saplantılı düşüncelerim kaynaklı oldu. Bir günah gibi, bir gölge gibi çöktüm üzerine. Dışın dışı var. Dışın dışı değildik ama dıştım işte neticesinde. Hep de öyle kaldım. Bana bulaşmayın, ne yaparsanız yapın diyen bir şehrin her gün ırzına geçenlerden biri de ben oldum.”
-“Estağfurullah.”
-“Ama öyle. Yirmi sene öncesini hatırlarım Kordon’un. Denize bir adım mesafeydi buralar. Şimdiyse kilometrelerce çimen. Hoş mu sizce? Nüfus artışıyla dokusunu bozduk buraların. İnemez olan iner olsun, kendine yer açsın diye denizleri doldurduk. Yaşlılık böyle bir şey işte. Geçmişi anar durursun her nefeste.”
Adam suçlanmıştır.
-“Biz Ankara’lıyız. Ankara, Çubuk. Kütük yani, Ankara, Çubuk.”
-“Nasıl bir şey oranın yerlisi olmak?”
-“İyi. Fena değil. Hiç düşünmemiştim ki ötesini. Siz nerelisiniz? Aslen?”
-“Fethiye’nin bir köyünden. Hangisi diye soracak olursanız, bilmiyorum bile. Ne garip değil mi? Bilmemek hiç geçmişi.”
-“Haritadan bulunur elbet,”
-“Bulunur ya, isterse yedi ceddini bulur insan. Yeter ki istesin.”

NURAN:

Bir ayak alçıda dönüyoruz bakalım gittiğimiz yerden. Güya eşi dostu görecektik. Güya gezecektik hesapta. Kısmetten ötesi yok derdi büyüklerimiz. Ne kadar haklıymışlar. Benimkisi de öyle oldu işte. Kıç üstü düşüverince yere, bir de bacağımı görünce ters dönmüş vaziyette, hapı yuttuğumu anladım o an, o yerde. Sanki bir başkasının bacağı idi yerdeki. İnsan yabancılar mı uzvunu? Benimki aynen öyle oldu. Tanıyamadım ayakkabı içindeki koca ayağı, siyah pantolon içindeki upuzun bacağı. Bir başkasının gibiydi. Sanki benim değildi. Sonradan sonradan baktıkça anladım ki, meğer benimmiş. Durup durur orada öylece. Biri alıp götürse beraberinde gıkımı çıkartamayacağım, o derece. Etraftan geldiler kaldırmaya ama nafile. Kalkıyorum ama durmam, hele ki basmam ne mümkün olduğum yerde. Kıyameti kopardım acıdan, esnaf çıktı meraktan Bahçeli’nin dükkanlarından. Bir akıl aradı da ambülansı, geldiler topladılar alelacele, soluğu aldım ben de Numune’de. Netice mi? Kalçama kadar alçı. İşte size netice. Kalkıp bir tuvalete gidemedim tek başıma. Verilmiş sadakam yokmuş anlayacağınız. Bu zaman zarfında yıkanamadan yattım hastane yatağında. Saçlarım yağmurda ıslanmış kedilerinkine döndü. Terden, pislikten, bakımsızlıktan, cefadan, korkudan, endişeden, çaresizlikten bir garip sokak kedisine dönüştüm bu kısa zaman diliminde. İnsan eti ağırmış. Doğruymuş. Hükümet gibi kadın derlerdi benim için. Gövdemin hakimiyetini kaybettim. Ne hükümet kaldı, ne de eski Nuran. Nuran’da, hükümette düştü bir anda, hem de Ankara’da. Rujsuz, pudrasız sokağa çıkmam vaki değilken, sanki bir gecede inivermiş buruşukluklarım ve bir anda ağarmış saçlarımla dört kişilik odada kalıverdim bir sürü kırığı çıkığı olan hasta kadınla. En kötü kokular ortopedi ve gastrolojide olurmuş. O da doğru çıktı. Yattıkça insan kurtlanır valla. Şu ayağım, bacağım bir toparlansın kurban kesip, dağıtacağım fakire fukaraya. Allah’ın adı düşmez oldu dudaklarımdan, dilimden. Aliterasyon yapar oldum sıkça, ne de olsa emekli Türk Dili ve Edebiyat Hocasıyım unutulmuş tarafından.

Off kaba etlerim. Takır tukur bir yerlerden geçiyoruz hiç bilmediğim. Dışarıyı görmek de mümkün olmadığından, nerede olduğumuzu sormalı çocuklara. Kordon’daymışız, doğru ya. Ben daha Uşak’a yeni girmişizdir derken, gelivermişiz Alsancak’a. İyi de ne işimiz var Kordon’da? Allah allah!

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑