LAST DAYS IN THE DESERT

images-259

LAST DAYS IN THE DESERT

“İnsan her yerde var olanla yetinebilir.” Hz. İsa

“Mezarlık erkeği sonsuza dek toprağına bağlar.”

“Bundan bin yıl sonraki insanlar umursayacaklar mı seni?”

Manipüle edilmesi çok kolay bir konuyu ve sırtlandığı hikayeyi, duygusallığa batmadan ve objektifliğini yitirmeden, gözyaşlarıyla dolup taşmış duygusallık denizinin derinliklerinde boğulup, beraberinde seyirciyi de sürüklemeden, çok beğendiğim hem yerinde hem de dozunda diyaloglarla anlatmış aynı zamanda filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan Rodrigo Garcia. İsa’nın huzur içerisinde düşünüp taşınabileceği ve dua edebileceği, derinlerine indiğindeyse kendini bulabileceği bir yer arayışının, kısaca çarmıha gerilmezden önce Tanrı’yı arayıp bulmak için geldiği çölde geçirdiği 40 gün 40 gece boyunca yaşadıklarının kurgusal bir metne dönüştürülerek anlatımıyla karşı karşıyayız film boyunca. Zamanın-söz konusu milattan çok önce- ve mekanın-söz konusu uçsuz bucaksız ama Kudüs manzaralı bir çöl- ruhunu yansıtmakta ise son derece başarılı bir iş çıkarmış. Olağandışı olarak İsa’nın gördüğü halisünasyonlar haricinde karşısına çıkan bir aile oluyor bu koskoca çölde. Bir de ara ara şeytanıyla başa çıkmak gayretiyle hiç bastıramadığı bu iç ses, tüm iyi niyetine rağmen olaylara bir de şeytani tarafından bakmasını söylüyor ikizi olarak perdeye yansıtılmış haliyle. İsa’nın tüm bunlarla başa çıkması ise hiç bitmeyen ve hiç geçmeyen yorgunluğu oluyor geçirdiği sakin günler boyunca, ve de kısa süren yaşamının bir zaman dilimi boyunca…

images-276

images-137

Ölmekte olan çok hasta bir anne, yaşlıca bir baba ve onların oğulları bahsi geçen aile. Çölde yaşamakta ısrarcı, kendi dünyası dışındaki her şeyin kendisine korkunç geldiği ve huzuru burada, bu çölde bulmuş babanın aksine, genç oğlan Kudüs’e gitmek istiyor. Her erkeğin sırası gelince bir başkası tarafından yazılmış kaderi değil de kendi kaderini yaşamak üzere sırasını devralıp, yoluna gitmesi gerektiğini düşünüyor. İsa’nın dediği gibi Kudüs her ne kadar kirli ve yozlaşmış olsa da, bir o kadar da canlı aslında. Bu yüzden vaktini orada harcamak istemiyor. Hayatı boşa harcamak günah derken; bir erkek, bir birey olarak dünyaya izini bırakmak istiyor. Ölümü bilen, zamanı zamanında doğru kullanmak endişesi taşıyan, yaşama azmi, kendini gerçekleştirebilme ve yaratmak güdüsünün Tanrı’nın izdüşümü olan insanda vücut bulduğunun bilincindeki bireyin yemek, içmek, nefes almak gibi fizyolojik ihtiyaçlarından hemen sonra geldiğini, bu bilincin bazı insanlarda bir nedenden ötürü daha yoğun ve baskın olduğunu görüyoruz. Kitle iletişim araçlarının olmadığı bir çölde, insanlar kendilerini dinleyecek bol bol zamana sahipler. Trafik yok, araç yok, ticaret yapacak insan yok. Çölde gerçekte kim olduğunu görecek kadar çok vaktin var. Çünkü bunu arayıp bulacağın hem dingin, azar azar da tüyler ürpertici bir sessizlik var. “Her şeyin ben, benimse her şey olduğum” hissine kapıldığını söylüyor çocuk. İnsanın içinde barındırdığı bu gizemli ululuk tam manasıyla çocuğun kastettiği. İşte onu bulmak gayretindeki insanoğlunun, çöllere ve sonu kestirilemeyen yollara düşüşünün, ormanın en derinine gitmesinin nedeni bu. Çilehanelere kapanma nedeni. Bazense o yer basit bir evin en kuytu köşesi. Ama muhakkak sessizlik, yalınlık, unutuş, unutuluş ve şu her şeyden çıkan ve insanı boğan yoğun hisler. Zamana teslim olmak, olan biten her şeye ve aynı zamanda her şerre, her kayba, her acıya, bütün yokluğa. Bu film bu soruların kısmi cevaplarını veriyor, anlayana. Bu yüzden de beğendiğimi belirteyim burada, sıkıştırmışım gibi dursa da.

images-176

 

 

Bazı filmleri belleğinizde unutulmaz kılan bir sahne vardır muhakkak. Benim için ve bu film için bu sahne en sonunda geldi. Filmdeki ailenin sorunları göreceli olarak çözüme kavuştuktan, İsa yoluna devam ettikten ve çarmıhta günler ve geceler boyunca kuruduktan binlerce yıl sonra turistik amaçlı gelmiş oldukları her hallerinden belli iki kişi, günümüz kıyafetleri içerisinde bir tanesi arkasına aldığı manzara önünde fotoğraf çektirirken, bir diğeri ise onu fotoğrafladıktan sonra mutlu mesut ayrılıyorlar zerre yara almadan. O topraklar ki bir zamanlar kan ve gözyaşı olmuş yorganları. Güneş yakmış kavurmuş, rüzgar esmiş dağıtmış. İnsanlar bir bir düşmüşler üstüne. Mütevazi gezilerimdeki küçük ve keyifli anlarımı yaşarken bir zamanlar etten kemikten yapılmış bir sürü insanın ne acılardan geçerek yaşamlarını binbir güçlükle sürdürdüklerini hatırlattı bu kısacık an. Bastığın yeri toprak diyerek geçme sözü geliverdi aklıma. Güneşli bir günde, sevdiğinle kol kola, birkaç anı paylaşmak ve gelecekteki olası torunlarına hikayeler biriktirmek üzere geldiğin topraklarda insanın insana ettiğini düşünmeden geçmemek gerekmiş biraz da.

 

Filmde süregiden durağanlık sırf mekanın değil aynı zamanda çağın ruhundan da kaynaklı. Yapılacak işler az ve oyalanacak insanlar da kısıtlı. Dolayısıyla herkes zaman durmuş gibi hareket ediyor. Ağırdan alıyor çoğu zaman. Zamanın tarihi son dolunaydan beriyle tarif edilebiliyor rahatlıkla. Akrep ve yelkovan gökyüzündeki takım yıldızlar oluveriyor bir anda. Ve söz konusu filmin kahramanı İsa’da olsa ayakkabısının içine girip ayağını inciten çakıl taşı yüzünden sıkıntı çekebiliyor uzun uzun, ve biz de bunu daha filmin başında çok önemliymişçesine izliyoruz. Çünkü o an, İsa için önemli bir an. Sonra yürüyor çöllerde kumları savurtarak. Bunu ve benzer günlük rutinlerini de izliyoruz aynı ağırlıkla. İnsansız ve medeniyetsiz vadilere sığınıyor. Bir deliyi, bir mecnunu andırıyor bu haliyle. Bir an gülüp, sonra çığlıklar atıyor. Sığınmakta olduğu çalıların arasında saçlarına karışan kuru otları temizlerken, dikenli tacın bir ön provası sanki tüm bu yaşananlar. Bir de hiç susturamadığı şeytanı var ona yol boyunca eşlik eden. Oğlanla karşılaştıklarında ona çölde vakit harcamaktan geliyorum diyor. Bir mesai harcıyor İsa tüm bunlara. Çok geçmeden karşılaştığı babaysa senin gibilerden çok gelir buralara diyor biraz alaylı bir edayla. Şu başka hiçbir yerde bulamadığı bir şeyi çölde arayanlardan biri onun gözünde. Ailenin karşısına çıkması da İsa’yı sorun çözmeye yöneltiyor. Evet anne hasta ve burada çölde ölecek, fakat kadın aynı zamanda kocasından olmayan oğlunun burada tıkılı kalmasını istemiyor. Kadının yardım çığlığıysa içten içe bu ailenin işlerine karışıp karışmamakta tereddütlü İsa’nın iç sesinden yükseliyor. Tıpkı bazen var mıdır yok mudur diye tereddüt ettiğimiz ve bu anlarda eğer bir parça asi isek eğer, başkaldırmaktan çekinmediğimiz, kah yakarıp, kah çaresizce neden tüm bu yaşananlar diye sorup sorguladığımız Tanrı’yı suçluyor o şeytani iç ses. Sadece kendini seven, küçük tabiat hadiseleriyle meşgul olmaktan ve bir çiy tanesinin şeklinden ve kökleri toprakta ilerlerken çıkardıkları sesleri bile daha çok önemseyen bir Tanrı onun değersizleştirmeye çalıştığı. İnsanın bazen en yakınındakine hınç duymasını anlatıyor ve bu bazen o insanın kendisi olabildiği gibi, sonuçta kendi kendini yiyip, ruhunu tüketmesiyle de sonuçlanabiliyor her şey. Ama onu bulduğun anda da yüzü olmasa da onun huzurunda hem bin parçaya bölünüp hem de değersiz hissedebiliyorsun ve bunlar aynı zamanda bizim günlük kaygılarımız olup böyle hissetmeye devam etmene de neden olabiliyorlar. Saldırı dışarıdan gelebildiği ve insan kaynaklı olabildiği gibi, bazen içeriden bir yerden ta derinlerden de gelebiliyor ansızın.

 

images-284

Söyleyin o zaman bana nedir, kimindir bu sessizlikten yükselen ses? Neden farklı duygularımıza onun adını veriyoruz? Neden hep onu bir yerlerde arıyoruz? Nereden çıkar gelir bu iç ses? Bir çölde tek başınayken bile neden yalnız değiliz? Neden iç sesimizi bastıramıyoruz? Neden insanoğlu acı çekmeye ve acıyı yaratmaya bu kadar eğilimli? Ve neden neden neden… Bu soruların cevabı bu filmde var mı diye soracak olursanız, kısmen var kısmen yok. Bu tam olarak ne aradığınıza bağlı. En çoksa size bağlı. Keşke hayat cevabı beş şıklı bir test sorusu olsaydı. Ve kesin bir cevabı olsaydı. Tek doğru da o olsaydı. Keşke.

Filmde üzerinde durulan bir başka konuysa baba oğul ilişkisi. Bir oğulun erkek olabilmesi için babasının onayına olan ihtiyacı ve her ne pahasına olursa olsun onu geçme arzusu. Tıpkı buradaki aile zincirini devralmış baba oğul gibi. Bencil ve beceride kendi başına ustalaşmış bir başka babanın oğlu olarak şimdi kendisi de bir baba olan adam, oğluna her erkeğin kendi başının çaresine bakabilmesi gerektiğini söylerken güç bela bırakıyor onu kendi kaderini yaratmak üzere. O son hüzünlü bakış geliyor elleri birbirinden kopmadan ve uçurumdan yuvarlanmadan önce. Gönlü kalmaktan yana olan adam, kendini feda ediyor oğlu için, ölmek üzere. Yolundan çekiliyor onun, kendi kanından olsun olmasın. İç ses hayatlarını mahvetmek hususunda ailenin onlara ihtiyacı olmadığını, bunu kendi başlarına da becerebildiklerini söylerken kader çizmenin ve bir kadere girmenin gökten gelmeyebileceğini söylüyor sanki. Kaderin bir başkasının elinde olabiliyor. Müdahil olup olmamak bir mesele sadece. Film çok farklı okumalara açık ve bu yazdıklarım tamamiyle benim çıkarımlarım. Ve dolayısıyla objektif olamıyorum, istesem de. Siz kusuruma bakmayın benim. Okuyun öylece. Bunlar da bir beynin ürünleri diye. Herkes tanrısını arıyor bir yerde. Bir gün bir satır arasında çıkar belki sizinki de. Belli olmaz işler, belli olmaz sonuçlar ve adına gerçek denenler. Bu dünyada netliği bulamayanlarsa çoktan göçtüler, gökyüzü denizinde yıldızları öpüyorlar delirmişçesine.

images-316

images-226

Gabriel Garcia Marquez’in oğlu olan yönetmen Rodrigo Garcia görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile çalışmış ilk defa. Hal böyle olunca doğal ışık kullanılmış film boyunca. Unutulmaz kareler var akıllarda yer edecek olan özellikle de meraklısına. İsa’nın ağırsızlaşarak yükseldiği ve tüm çölü, Kudüs’ü ve hatta hatta tüm dünyayı ve insanlığın üzerindeymişçesine durduğu sahne filme bedel kanımca. Bu ve birçok nedenden ötürü kişisel olarak çok beğendiğim filmi tavsiye ederim bir çırpıda. Nitelikli filmler çeken yönetmenlerin filmlerindeki her kare üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken deneyimin ve hayat bilgeliğinin peliküle aktarılması olduğundan Marquez’li ya da Marquez’siz Garcia’nın filmini ve harika müziklerini ve mavi gözlü İsa’sını izleyin derim son bir defa.

images-244

 

 

THE REVENANT

 

 

images-39

THE REVENANT:

“Nefes aldığın sürece savaş.”

“Rüzgar, güçlü kökleri olan bir ağacı yıkamaz.”

“Rüzgar çıkınca
Bir ağacın dallarının önünde durduğunda
Eğer dallarına bakarsan
Düşeceğine yemin edersin.
Ama gövdesine bakarsan dengesini görürsün.”

“Senin sesini duymaz onlar, sadece yüzünün rengini görürler.”

“Revenant”ın kelime anlamı geri dönen kimse veya şey, bir de hayalet demek. Türkiye gösterimindeki ismiyse “Diriliş”. Çok Tolstoyvari değil mi? Farkıysa Sibirya ya da Rusya’da değil de Amerika’nın soğuk kuzeyinin karlarla kaplı dağlarının eteklerinde geçiyor olması. Filmdeki geri dönen’i yani gerçek hayatta yaşamış olan Hugh Glass karakterini canlandıran aktör Leonardo DiCaprio. Geri dönen’in hiçbir zaman geri dönmesini istemeyen ve o da gerçek hayatta yaşamış olan John Fitzgerald’ı ise Tom Hardy oynuyor. Filmin uyarlandığı, geri dönen’i gittiği yere gönderip sonra da oralardan geri getirten ve gerçek olaylardan esinlenerek yazmış Michael Punke adında bir yazarı ve dolayısıyla uyarlanmış olduğu yaklaşık üç yüz sayfalık da bir kitabı var. Bu projeyi kabul eden bir de yönetmeni var ve kendisinin bundan önce çekmiş olduğu tüm filmleri ayrı ayrı çok beğenirim ve yaptığı her iş, üstlenmiş olduğu her proje hayal kırıklığından çok çok uzaktır. Bahsettiğim kişi Alejandro Gonzalez Inarritu. Ayrıca görüntü yönetmenliğinde çığrından çıkmış bir adam var: Emmanuel Lubezki. Birdman’den sonra tekrar bir araya gelen ikilinin neler yapmış olduğu ise en büyük merak konusuydu sevenleri için. Hareketli kamera, doğal ışık, az diyalog ve buna rağmen çok anlamlar yüklü görsellik, vahşi doğanın ortasında bir avuç insan, bizonlar, Glass’ın ayıyla mücadele ettiği merakla beklenen sahne ve az bilinen bir çağın bir döneminin değişmeyen coğrafyasında yaşayan lokal insanlarının hayatları sizlere vaat edilen, harcayacağınız iki buçuk saat karşılığında. Filmin başındaki sekiz dakikalık plan sekanssa olağanüstüydü. Hayran oldum. Bu filmdeki emeğe saygımdan ötürü daha önce yapmadığım bir şey yapacağım ve karakterler ve olaylar üzerinden gitmek yerine filmi, onu şekillendiren temalar üzerinden anlatmaya çalışacağım.

downloadfile-6

ERKEKLERİN DÜNYASI:

Erkeklerin ve erkek olma hallerinin işlendiği bir film The Revenant. Kitabın yazarı, yönetmeni, oyuncuları erkeklerden oluşuyor. Hiç beyaz kadın yok filmde. Kızılderili kadınlarınsa ne hislerine ne de seslerine yer veriliyor filmde ama bu beni bir kadın olarak hiç rahatsız etmiyor. Bu bir erkek filmi ve onlar için mi yapılmış diye soracak olursanız eğer cevabım asla olacaktır. Ucuz duygusallıklara yer vermeyen bir film var karşınızda saygı duyulması gereken. Filmin içine girdikten sonra çok hareketli bir durağanlık içinde ilerliyorsunuz beyazlığın içinde. 1823 yılında geçen hikayede yer alan adamların nasıl düşünüp, ne gibi tepkiler verdiklerini, nasıl hareket ettiklerini görüyoruz. Acaba o yüzyılda, o coğrafyada şartlar bu kadar çetinken hayatta kalmayı başarabilir miydim diye soruyor insan istemeden kendi kendine. Bireyin doğasında var olan gezgin ruh burada yeni bir hayat kurmak için ellerine geçecek para uğruna yollara düşmüş erkeklerin çaresizliğiyle çakışıyor. Bakılacak olursa uğruna çalıştıkları şirket için kaçakçılık ve hayvan katliamı yapıyorlar, hepsi kürk için, her şey para için. Yerlilerin arazilerini gasp ediyorlar. Onların hayvanlarını öldürüp, derilerini yüzüyorlar, kadınlarının ırzına geçiyorlar. Aralarında bir haydut gibi hareket edenler de var, vicdanlı olanlar da. Sağduyulu ya da fevri. Gözüpek ya da korkak. Doğal seleksiyonla birer birer eleniyorlar. Kalanlarsa gerçekten dişli olanlar. Fakat yazık ki bu adamların da enerjisi, yeteneği ve vakti harcanıyor boş yere. Şartlar onların güçlüymüş gibi görünen omuzlarını düşürüyor farklı farklı şekillerde. Medeniyet olsun olmasın bir şeyler insan ruhunu kemiriyor hiç durmadan ve çürütüyor bedenlerini azar azar.

images-35

AİLE:

Açılış sahnesinde bir arada uyuyor anne, baba ve oğul. Glass bir yerli kadınla evli ve oğlu da annesine çekmiş görünüyor. Huzur içinde uyuyorlar aynı postun üzerinde. Baba oğul sırt sırta vermişler. Hayatta sırtını dayayabileceğin kanından birinin olmasının verdiği huzur ve güven duygusuyla uyuyor küçük Hawk. Onları nelerin beklediğini bilmeden uykunun kollarına bırakmış kendisini. Tıpkı babası gibi. Bir baba nereden bilebilir oğlunun ondan önce bu hayattan göçüp gideceğini, gözlerinin önünde öldürüleceğini. Önce karısı, sonra da oğlu kayıp gidiyor gözlerinin önünde ve her ikisi de farklı beyaz adamların kurbanı oluyorlar. Glass, karısının katili teğmeni öldürdükten sonra oğlunu öldüren Fitzgerald’dan da intikamını almak gayesinde. Fakat hiçbir ölüm, gideni geri getirmiyor. Fitzgerald’ın dediği gibi değişen bir şey olmayacak hayatında çünkü hiçbir şey oğlunu geri getirmeyecek. Kendi ırkından bir adam onun olan, ona ait olan tek şeyi alıyor elinden. Affedilecek gibi değil. Bir aileden ona kalan son şey, bir oğul ve o yok bundan sonra. Glass avladığı bizon etini kendisiyle paylaşan Pawnee kızılderilisiyle seyahat ediyor bir süre. Onun da ailesi katledilmiş Sioux’lar tarafından. Kalbim kanıyor derken acı içinde olsa da, Fitzgerald gibi düşünmüyor. Kabullenmiş kaderini intikam Allah’ın ellerinde derken. Kendi içinde yaşıyor payına düşen kederi çaresizce.

downloadfile-7

Ailesinin peşinde olan Glass değil sadece. Pawnee’li bir kızılderili kabile reisi var. Derileri alıp Fransızlara satmak istemesinin altındaki neden Sioux’lar tarafından yağmalanan köyünden kaçırılan kızını bulmak için gerekli atları alabilmek ve bunun için değiş tokuş yapmak. Henüz Hawk yaşıyorken ilk baskın esnasında onca karmaşanın ortasında farklı yönlere giden babalardan biri oğlunun adını haykırırken, bir diğeri kızının adını sayıklıyor. Bu sevgiden öte bir şey. Senin olana sahip çıkıyor, koruyup kollama ihtiyacı duyuyorsun nefesin yettiğince ve onun için mücadele ediyorsun hayatta. Senin olan için. Senin bir parçan için.

downloadfile-9
İNTİKAM:

Filmin ana teması olan Glass’ın kendisini terk eden, oğlunu öldüren adamlardan intikam almak için tabir-i caizse yarı beline kadar gömüldüğü mezarından çıkıp yola koyulması bize bazı şeylerin geride bırakılamayacağını anlatıyor. Sürünerek çıktığı mezardan yine sürünerek gidiyor oğlunun cansız bedeninin yanına. Kamera o kadar yakın ki bu sahnede, Glass’ın ağzından çıkan buharla ekran buğulanıyor. Soğukta ağzından çıkan nefes süzülüyor gökyüzüne içindeki tüm kederi taşıyan.  Glass her ne pahasına olursa olsun intikam almak için hayatta kalıyor mahvolmuş bedeniyle. Bu güçlü bir itkiye dönüşüyor zamanla. Duvarlara kazıyor adını “Fitzgerald oğlumu öldürdü” diye. Uğruna yaşayacağı kimse kalmayan adam intikam uğruna yaşıyor bundan sonra. Yaraları kurtlansa, tek bacağında ve omurgasında kırıklar olsa, bir boz ayı tarafından ses telleri parçalanmış olsa, karın kışın ortasında buz gibi sulara girmek zorunda kalsa da, herkes potansiyel düşmanken ve hem yerli ırktan hem de kendi ırkından sakınması gerekirken, korkudan daha büyük bir duygunun tesiriyle yaşıyor. Başka türlü öldürülmüş, yaşayan bir ölüye dönüşmüş, zaten ölü bir adam ölmekten korkmuyor bundan sonra. İntikam almak için yola çıkan, korktuğunda ormanın içine giden insanların yaşadığı zamanlarda bunu gerçekleştiren Fitzgerald’dan daha güçlü çıkıyor hırpalanmış vücuduna rağmen. Kin ve nefret bir insana neler yaptırıyor görüyoruz. Hiç vazgeçmiyor onu bulana dek. Ormanın kalbine giriyor yaraları ve yorgun bedeniyle.

VAHŞİ DOĞA:

Doğanın vahşi bir tarafı yok aslında. Doğanın bir döngüsü var sadece. Bir zamanı var bu döngüye teslim olanların. Doğada zevk olsun diye birbirinin canını acıtmak, derisinden kürk yapmak olmadı hobi olarak ya da spor olsun diye hayvanın hayvanı öldürdüğü yok. Sadece acıkınca avını yakalayıp yiyen, duruma göre de çiftleşen hayvanlar var. İnsan denen hayvanın irade verilmişine gelirsek eğer, o işlerin vahşi tarafında yer almayı seviyor bir çok nedenden ötürü. Omuzları karlarla kaplı dağların bir vahşiliği yok mesela. Sen yol açmak ya da altın bulmak için ona çıkan yolları dinamitlemeseydin, omuzlarındaki karları silkeleyip çığ olup attırmayacaktı üzerine  üzerine. İnsanoğlu insanoğlu olarak kalıp, tanrıoğlu olduğunu unuttuğu sürece bir hırsız gibi çalıp duracaktır onun olmayan her ne varsa. Lakabı vahşi olan doğa ise tahammül etmeye çalışacaktır arada kızgınlığından gürlese de, insanların açgözlülüğüne, sefaletine; doğasından geldiğince.

Glass alacakaranlıkta karşılaşıyor ilk defa bizon sürüsüyle ve yarı şaşkınlık yarı hayranlıkla bakıyor onlara. İnsandan alacağı olmayan bir hayvan sürüsü onlar neticesinde.Benim için büyüleyici olduğundan bu kareyi hatırlatmak istedim sadece.

images-41

TANRI:

Farklı şekillerde çıkıyor karşımıza. Bir şekle bürünüp de geliyor defalarca, kendini hatırlatmak adına. Zorba adamların da belli bir tanrı kavramları var kendilerince. Fitzgerald bile bir yandan yüce tanrı’dan bahsederken, bir yandan da en nihayet kendi elleriyle öldürdüğü babasının tanrıyla karşılaşmasını anlatıyor. Hiçliğin ortasında bulmuş onu, söylediğine göre ve tanrı bir sincapmış anlattığına göre. Sadece bir kez çakışmış yolları. Dindar olmuş o günden sonra büyütüp, öldürüp, yiyen adam ve bir oğul bırakmış geriye miras olarak Fitzgerald diye.

Yaşamak için öldürmek zorunda olan adamlar bahsettiğim ve onlar da birçok nedenden ötürü zorbalar ve vahşileşiveriyorlar bir anda. İntikam Allah’ın ellerinde diyen kızılderilinin sözlerini duyuyor Fitzgerald’ı boğmak üzereyken Glass, ama bu sefer kalbiyle. Nehre bırakıyor Fitzgerald’ı. Karşıdan gelmekte olan Pawnee’ler, onun yerine işini bitiriyorlar Fitzgerald’ın. Tanrı’nın bazen iyileştirici olan elleri, şimdi Fitzgerald’ın canını alan ellere dönüşüyor. Peki bu zamana kadar neredeydi Tanrı sorusunun cevabı hususundaysa size net bir yanıt vermem mümkün değil ne yazık ki, çünkü tanrı’nın sırrı ölümde gizli, hayatın devamı olan bir gizem bu, kimsenin çözemeyip sadece üzerine lakırdı ettiği.

Hawk’ın öleceği varmış, Hawk’ın annesinin de; Powaqa’nın beyaz adam tarafından tecavüze uğrayacağı varmış ve zaten ailesini kaybetmiş olan kederli yerlinin yüksek bir ağaca asılarak öldürülmesi, üstüne üstlük ingilizce “Biz barbarız” yazılı levhanın da boynuna geçirilip öylece sallandırılacağı varmış. Tanrı’nın elleri kolları varmış, bir kalbi, adalet duygusu, sınırsız sevgisi, ölçülü merhameti varmış, ayrıca  bizim hiç göremediğimiz nedenleri, kızları ve oğulları ve bir dünyası varmış yuvarlayıp sunduğu. Ve eğer bir film tüm bunları size düşündürtüyorsa o filmin söyleyecek çok sözü varmış, buna inanın. Bana inanın.

ADALET:

Bir kadının söylemiş olduğu ve aklımdan hiç çıkmayan bir sözdü “yeryüzünün adaletini sağlamak insanoğluna kalmışsa vay o insanların haline” demişti bir keresinde. İşte tam da o anda işin içine vicdan’ın girmesi gerekiyor. Yoksa senin kapanmayan yaran oluyor ve kanıyor hiç durmadan. Elinle tutup bastırıyorum yaranın açık ucunu, daha fazla kan kaybetmemek için. Vücudun tuhaf tepkiler vermeye başlıyor bu sefer. Kramplar, uyuşmalar, görüşte bulanıklık, algılamada düşüş… Çetin bir savaş var şimdi içinde. Başındaki sersemlik yüzünden, çıkarların yüzünden ya da korkundan ötürü doğru kararı vermen giderek güçleşiyor. Acabalarınla oradasın. Peki amalarınla da. Zor zamanlarda adil olabilenler çok nadir bulunsa da yer yer yüce yaratan’ın da birkaç sihirli ve yerinde dokunuşlarıyla bir düzene giriyor nihayet hayatlar ve içine düştüğü kaostan sıyrılıyor insanoğlu bir noktadan sonra. İş ki o noktaya gelinebilsin. İş ki herkesin kendi kurtuluş günü çok geç olmadan gelip onu bulabilsin.

images-32

BİR SON:

Hiç ben okuyucumun kıymetli zamanını harcar mıyım kötü bir film için? Yapmadım. Hayır. Yapmam da. Doğru söylüyorum. Belki bir parça anlaşılmaz olabilirim ama tüm bunlar için de nedenlerim var. Çünkü hiçbir zaman kendimi izleyici yerine koymadım. Ben izlemeyi bilmiyorum çünkü, çok geç anladım. Ve nihayetinde izlemekten biraz daha farklı bir şey yapan bir insan olarak hayatta tutunacağımız insanlardan daha güçlü olanın anlar, anılar ve izler olduğunu, inançlı olmanın yaraları sarmayı kolaylaştırdığını ve kalan hayatına alıştırdığını, insanın dünyadaki çaresizliğinin göstergesi olan savunmasızlığını tek bir karede, sözcükleri kullanmadan anlatmayı başarabilen Inarritu için, dizlerinin üzerine çöken Glass’ın Tanrı’nın evinde oğluna sarıldığı an için, sadece bir kez sinemada izleyin bu filmi. Inarritu’nun sessiz şiirini izleyin. Bu sene izlediğim en anlamlı filmdi. Küçük şeylerle hayatı ve varoluşu sorgulatan adama saygı duyulur sadece. Her aktörün bir filmi başkadır, özeldir. Hugh Glass rolündeki DiCaprio’nun hayatının rolü de bu kanımca. Bir de çok inandırıcı bir kompozisyon çizen Tom Hardy vardı filmde, belirtmesem olmazdı seni yetenekli ve yakışıklı Bay Hardy.

images-38.jpg

images-28

images-29

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑