DATÇA, İKİNCİ BÖLÜM : CUMALI KÖYÜ

 

20160905_112822

DATÇA, İKİNCİ BÖLÜM

GİRİŞ :

Eskisi kadar genç değilim. Sabahın erken saatlerinde uyandığım yataktan çıkmam artık öyle kolay olmuyor. Bir saat daha vücudum dinlense ne olacak sanki? Hiç susmayan beynim bu ve benzeri sorular sorarak düşmüş peşime. Ne yaparsam yapayım karşı koyamıyorum, bırakmıyor ki uyuyayım.”Tüm gün senin nasıl olsa, bir saat ne kazandıracak ki sana? Neyi ıskalayacaksın? Kim bilir neleri ıskalamışken?” Yattığım yerden kırk kere kurguluyorum günümü. Günü bırak az sonrayı. Az sonra yataktan kalkacağım ve az sonra ayaklarım terliklerine kavuşacak. Az sonra yüzümü yıkayıp, bikinimi içime giyip, pet şişenin dibinde kalmış az kalan suyla vitaminimi içeceğim. Aynada yüzüme gözüme bakacağım yine az sonra. Biraz rimel sürerim belki yine az sonra. Yaşlıyım artık, belki beni beğenmezler az sonra. Tek rimel kurtarır mı ki beni az sonra? Az sonralarla meşgul zihnim, bir düşmanmışçasına kovalıyor uykumu. Yitik ve yenik uykumsa ant içiyor saklandığı yerden çıkmamaya. Saya söve kalkıyorum ben de  yeni güne, birazcık daha uyusaydım ne olurdu diye. Yine de ağırdan alıyorum. Hava sıcaktır dışarıda ama odam serin, klima açıktı bütün gece. Tutulmayı başaramasam da, bir parça halsizlik var üzerimde. Tutulmayı istemişim demek ki  ve de yataktan hiç çıkmamayı içten içe.

20160905_121550

 

CUMALI KÖYÜ :

Uzun uzun yolları aşıp da varmak varmış Cumalı köyüne. Dağlar ve üzerlerindeki radarlar dikkatimi çekiyor yol boyunca ilk önce. Çok enteresan bir coğrafyası var yarımadanın. Ne çok dağ, ne çok badem ağacı, ne çok yaprakları gümüşi zeytin ağaçları ve yaşanılası Ege köyleri. İşte onlardan biri de mezarlığında amcamın ve halamın yattığı Cumalı köyü. Kendilerinin bir tane davetsiz misafirleri var bugünlük hiç hesapta olmayan. Tabiri caizse yırtık dondan çıkar gibi çıkan.

Şoför beni köyün girişinde bırakıyor. Jandarma misali köye kim girmiş kim çıkmış rahatlıkla görebileceğiniz bir konumdaki köy kahvesinde konumlanmış köyün delikanlılarıyla merhabalaşıyorum. Delikanlıların hepsi ak saçlı birer delikanlı. Mezarlığın yerini soruyorum ilk önce. Aşağıyı gösteriyorlar. Mezarlık kayıtları bulunur mu muhtarda diyorum. Köylerde olmaz diyorlar. Mezar taşı da olmadığından onca sene önce gömüldükleri yerleri bulmak imkansızmış. Altı yaşında ölen Sahir Amcam ve henüz elli sekiz günlük Benal Halam. Belirsizlikler içinde yatıp durmaktalar. İkisi de menenjitten ölmüş ya da sadece amcam menenjitten ölmüş, okula bile gitmeye fırsat bulamamışken. Ama kendinden büyük kardeşleri okuldan gelmezden önce sofraya oturmazmış. Bekletirmiş sofrayı ablamla, abim gelsin diye. Yaşasaydı bencil olmayan bir amcam olacakmış. Hayat işte. Adımlarım ağırlaşıyor. Hiç görmediğimden midir nedir amcamla ilgili her bir anı acıklı gelir bana. En çok şımarıklık ve züppelikle geçirdiğim hayatıma üzülürüm sonra da.

20160905_120949

20160905_111738

1930’ların ortasında burada yaşamış, İstanbul’dan tayini çıkmış da gelmiş, evli ve çocuklu dedemi soruyorum ahaliye. Burada liman yok ki diyorlar. Gümrükçü dede burada ne gezer diyorlar önce şaşkınlıkla. Ama amcamla, elli sekiz günlük halamı buraya gömmüşler diyorum. Nerede oturduğunu soruyorlar. Reşadiye diyorum. Tek kat, iki gözden olma bir ev vermiş devlet otursunlar diye. Kim bilir hangi imkansızlıklar yüzünden ölmüşlerdir sabi sübyanlar çaresizlik içinde? Seksen sene önce babaannem buralara gelmiş ve dedem gümrük memuru olduğundan her çocuğu bir başka yerde doğurmuş, büyütmüş ve de gömmüş. Bir halam Marmaris, öteki Fethiye doğumlu.Babamsa Reşadiye. Gömüldükleri yerse Cumalı’da.Dedem Palamutbükü’ndeki gümrüğe gider gelirmiş ama Reşadiye’deki tek katlı evlerinde oturmuşlar ailecek yıllar yıllar boyunca. Rahmetli dedem yaşasaydı eğer, tam 125 yaşında olacaktı, ah ya. Bize ne diyorsunuzdur senin hayat hikayenden, amcandan, halandan. Haklısınız da bu da benim gerçeğim ve başkaları için yazdığımı düşünsem de aslında ben tek kendim için yazıyorum tüm bunları. Bir bilseniz neler çektiğimi kendimle baş başa kaldığım anlarda! Hiç geçmeyen huzursuzluğum benim kanserim de bu, kemirir durur içimi hiç durmadan.

20160905_111807

20160905_115020

20160905_120406-1

Kahvede oturan kulağı az işiten ve işitme cihazlı eski toprak bir dede hayal meyal hatırlıyor o dönemleri ve dedemi; ama ne bir anısı var ne de konuşmuşluğu. Mutlak bir cevap alamayacağımı anladığım anda ayrılıyorum kahveden, geldiğim gibi tek başına. Hava sıcak. sokaklar boş. Aşçı kıyafetleri içinde kaldırıma oturmuş bir gençle rastlaşıyorum. Bana bakıyor şaşkınlıkla. Ben de ona. Derken sonradan cenazeye gideceklerini öğrendiğim ve bu yüzden hazırlık yapmış kapılarının önüne çıkmış karı kocayla konuşmaya başlıyoruz. Gülseven ve Cezmi Özdemir. Önce yemeğe sonra içeriye davet etseler de fırsatım olmuyor tekliflerini değerlendirmek için. Beraber köyün yaşlısı dedikleri bir teyzenin evine gidiyoruz. Yere uzanmış yatarken buluyoruz onu serin serin. Zor duyuyor bizi. Sonra iki kadın aynı anda konuşuyorlar. Bambaşka şeyler anlatıyorlar bana. Gelin diyor yaşlı nene, Gülseven Teyze’ye, onun gelini olmadığı halde. Bahçe bitişiğinde kızlarının evleri olsa da yaşlılık ve dört duvar arasındaki yalnızlığıyla başı hoş değil nenenin. İnsan sonunda en büyük imtihanlarını yaşlılık ve yalnızlık yahut böyle her ikisiyle birden sınanarak verebiliyor istemese de. Bu iki amansız kaşık düşmanı, virajı geçebilenleri bekliyorlar sinsice saklandıkları yerde. Sonrası iyilik güzellik diyemeyeceğim. Sonrası çok zor çünkü.

Tekrar başladığımız noktadayız Gülseven Teyze ile. Yani kapılarının önünde. Bana içerden bir torba badem getiriyorlar. Ak, nurlu ve sıra badem olmak üzere çeşitlerini sayıyorlar. Bu sene pırnakıl badem vermiş ağaçlar, toplatacak eleman bulamamışlar. Köyün içindeki badem ağaçlarının bile yemişleri üzerlerinde daha. Ondan mı diyorum börülceyi bile bademli yapmışlar diyorum. Börülce bademli mi olurmuş diyor. Olmamıştı zaten. Ben diyorum cenazeye gidesiye kadar mezarlığa gideyim de duamı okuyayım. Tamam diyorlar. Vedalaşıyoruz ve gitmeden bir fotoğrafımız olsun diyorum beraber. Aşçıya sesleniyorum uzaktaki. Ben yapamam anlamında geri çekiyor kendisini. Bereket yan komşuları var. Veriyoruz pozumuzu, gülüyoruz kameraya. Nasıl çekmişim diyor, güzel cevabını veriyorum ve ancak zır güneşin tepemde parlamadığı otel odamda fotoğrafları görüyorum ve kalıyorum acı içinde. Bir parmak var orta yerde ve de alınlarımız yok. Üçümüzün de. Yine kendimin de dahil olabildiği hiç kadar fotoğrafla eve döneceğim anlaşıldı. Halbuki çok hevesliydim bu seferinde.

20160905_123552

Koşa koşa mezarlığa gidiyorum. Eski Cumalı Mezarlığı. İşte burada yatıyorlar. Uzaktan bakıyorum sadece. Bulmam imkansız nerede olduklarını. Ne dede kalmış ne de nine duyup da tarif edecek olan mezarlarının yerini. Seksen yıla yakın olmuş onlar gideli, toprağa karışıp bedeni terk edeli. Başlarında dua etmek oluyor tek tesellim dönmeden geri. Uzaktan selamsız bandosu gibi sanki Çiçek Abbas’ıyla beni alıp götürmeye gelmişmiş gibi kornalarla inletiyor mezarlığı çok sevgili otobüs şoförüm. Sessiz sakin uykusundakiler de kabulleniyorlar sanki geride bıraktıkları bu fani hayatın kendi garip kurallarına göre devam ettiğine. Öyle. Yaşıyoruz. Nefes alıyoruz. Nefesimiz bitene kadar. Kimimiz ayağını yere basabiliyor ve toprağı hissediyor. Kimimiz seviyor, ama kimimiz daha çok seviyor. Ben kolaylıkla seni seviyorum diyebiliyorum ama dediğim kadar kolay sevmiyorum, dediğim kadar bile sevmiyorum. Nefes alıyorum ama kıymetini bildiğimden bile şüpheliyim. Ayağım yere basıyor ama toprağı hissetmiyorum. Ama kulağım iyi işitiyor ve çağrıya kulak veriyorum. Gülümseme gelip yerleşiyor yanaklarıma. Hayata dönüyorum. Otobüse ve içini dolduran insanlarına. Herkes benim oradaki varlık nedenimi biliyor. Kabir ziyareti. Son derece şüpheli görülebilecek varlık nedenimi umursamıyorlar bile. Aşçı içeride yine. Hülyalı hülyalı manzaraya bakıyor. Yanıma oturan Saliha Bacak’la konuşa gülüşe gidiyoruz. Otobüs cenaze için girilmedik köy bırakmazken, Saliha Teyze sayesinde bir sürü şey öğreniyorum eşrafa dair. Ben sormadan o anlatıyor. Ben bilmezken o öğretiyor. Cahilcesine konuşur dünyayı bilir diyor. Vardır her zaman öylesi. Bilenler takımı, onlardır okumadan bilenler takımı. Yerleri ayrıcalıklıdır, kendileri özeldir ve de seçilmiş. Seçilmiş olmak için illa peygamber olmaya gerek yoktur, peygamberlik iddiası taşımaya da gerek yoktur. Bazen saklı seçilmişler de vardır ve hiç ummadığın bir yerde, bir köyde belki de, çıkıverirler karşına olur olmadık zamanda, olur olmadık şehirlerde, ülkelerde…

20160905_121905

20160905_121758

20160905_121745

DATÇA, BİRİNCİ BÖLÜM

20160905_192423

DATÇA, BİRİNCİ BÖLÜM :

Kaçıyorum ama kovalanmadan. Gidiyorum ama çağrılmadan. Bodrum’dan yüz beş dakika içerisinde deniz yoluyla geçiyorum Datça yarımadasına. Ne hızlı ne de yavaş. Arabalı feribot kıyıdan uzaklaşırken, yelkenliler hüzünle bekliyorlar geride, kıyıda, kımıldamadan. Deniz feneri ve duvar yazıları uğurluyorlar bizi sahilden. Terk etmek kolay olmuyor bir limanı ve kendini bulmak tekrar, hiç bilmediğin bir başka yerde. Ne deniz aynı deniz, ne de kara aynı kara. Ama yol almak şartmış ya bu dünyada… Alıyorum bende yollar;  yıllar içimde su gibi akarken. Yol boyunca canım bir şey okumak istemiyor. Tek satır yazmak da. Boş boş denize bakıyorum bir süre. Canım ne istiyor, onu canım da bilmiyor. Sorunca da cevap vermiyor. Kendi canımdan başka canlara yöneliyorum ister istemez. Biri kucaklık olmak üzere iki çocuğuyla yanıma oturan Aydilge Şiir ve Meriç’in annesiyle bir süre vakit geçiriyorum. Şiir kısmı kız kısmı, sarı ama çok tatlı bir balkabağını andırıyor. Bir yaşında ve gözyaşlarını hesaplı kullanıyor, harcamıyor olmadık yere. Adaşım olan kısımsa minik kız kardeşine duyulan yoğun ilgiden bir parça rahatsız olduğunu kardeşine gösterdiği bitmeyen sevgi gösterisiyle bastırmaya çalışıyor. Şiir kısmı tüm ilgileri memnuniyetle kabul ettiğinden mutluluğuna mutluluk katıyor. Babasının vermiş olduğu ismiyle barışık mutlu mesut yaşıyor. Çok romantik bir isim; Şiir. Edirne’de tanıştıklarından ve aynı adlı nehrin üzerindeki köprüde evlilik kararı aldıklarından olsa gerek Meriç koymuşlar adını yeşil gözlü oğullarının. Şiir duygulardan oluşur, Meriç’se dinlemez bir anda katar önüne birkaç köy, kızdı mıydı köpürür, Meriçlerin sağı solu belli olmaz. Bunu hesaba katıp katmadıklarını bilmiyorum. Sormaya fırsat bulamadan gemi limana yanaşıyor ve iniyoruz. Önce yayalar, sonra araçlar ve şoförleri olarak terk ediyoruz gemiyi teker teker.

20160904_104811

Şirin bir kasaba manzarası var hayalimde. Yanaştığımız limandan Karaköy’ü aşıp varıyoruz Merkez’e. Şirinmiş ya buralar hakikaten de. Temizmiş. Sıcakmış da. Mora’ya benzetmek geçiyor içimden. O da yarımada, bu da. Karşı kıyı bahsettiğim ne de olsa. Çocuklar meydandaki ve benzerleri Avrupa’da olan fıskiyelerden çıkan sularla oyun oynuyorlar. Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir diyen Atatürk heykeli karşımda. Atatürk bu sözü burada mı etmiş bilinmez ama coğrafyanın karakterine uygun bir tabir olmuş kanımca. Kendini özgür ve bağımsız hissedebileceğin yerler buralar, bu topraklar, bu liman.

20160904_132031

20160906_094742-1
‘Kendimi kaybettim içime düştüm, kendimi buldum ama artık çok geç’ demiş Hafız

20160904_130845
‘Ulan biz bunları hak etmedik’ demiş bir başka Hafız da
Sahil, liman ve yine sahilden oluşan bir kıyısı var Datça’nın. Çok keyifli balıkçıları, kırk bir çeşit dondurma satan Çınar dondurmacısı, kafeleri ve plajlarıyla her kesime hitap edebilen bir yapısı var keratanın. Kesimden ve keratadan kastım sınıf değil de daha çok cebindeki parası doğrultusunda ya da değil para harcayıp harcamama isteği. Mesela ücretsiz plajlar da var; on beş liradan daha çok miktarlık yiyip içtiğin takdirde şezlongunu, kabinini, wc’sini kullanabileceğin yerler de. Belediye duş koymuş bunun haricinde. Bi lira atıyorsun foş foş yıkanıyorsun. Yoksa bozuğun, elbet bir veren çıkıyor. Bana olduğu gibi. İki top dondurma iki buçuk iki buçuk daha, toplam beş lira. Süt mısır da beş lira. Geç onu, o pahalı. Pastanelerdeki poğaçalar da bi lira. Ama balık yersen balıkçıda, mezeler yanında, rakı bardağında, en az yüz kaat harcarsın bak bir anda. Ev yemekleri yapan lokantalarda bi kızartma, bi çorbayla da karnın doyar kardeşim telaşlanma. Sadece çok parası olan tatil yapmıyor Datça’da. Yeter ki mekanın Datça olsun da…

ESKİ DATÇA :

Can Yücel’i, sokak kedileri, kapıları ve kapı tokmaklarıyla ünlü, güzel ama huzursuz başını dinlendirmek için ideal, denizden uzakta bahçesinde hamak olmazsa olmazı şirin motellere ev sahipliği yapan, fotoğraf çekmek isteyen gündüzcülere ise güzel kareler sunan, biraz sıcak olmakla beraber limonatalarıyla içinizi serinletebileceğiniz bir yer Eski Datça. Merkez Datça’dan da en çok on beş dakika uzaklıkta, arabayla. Bir bardak soğuk limonata uğruna en güzel durak Can Baba’nın da gelip uzun saatlerini geçirdiği, şiirlerini yazdığı Orhan’ın yeri. Yani Karya Çay Bahçesi. Menüdeki her şey bademli. Bademli kahve, bademli omlet, bademli börek derken kafam karışıveriyor ve Egeliliğim de tutuverince bademli börülce siparişi veriyorum. Sizin ettiğiniz, benimse etmediğim önümdeki bol ekşili börülcenin içindeki biber ve domates sosu dövülmüş de kıtır kıtır olmuş bademlerle birleşince harikulade olmamış, tuhaf bir tada bürünmüş gibi geliyor yiyince. Bir daha badem yiyecek olursam sırf badem yemeliyim. Bademli börülce, bademli fasulye, bademli her ne zıkkımsa değil. Değişik tatlar pek bana göre değil.

20160904_134921
Bazıları GİREMEYEBİLİR!(ben dahil)
4-9-09-2016-1

20160904_134436

20160906_102104

20160904_152858

Masamı değiştiriyorum yemeğimi yedikten sonra. Buranın yerlilerinden ama kızılderili olmayan amcalarından oluşan önce iki, sonra üç sonra dörtleyen masanın yanındaki masaya geçiyorum. Kendi aralarında gülüşüp konuşuyorlar. Böğün gitmedim, pazar ya diyor bir denesi. Çok boşmuştur’muş artık buralar. Müşteri ne azın ne çoğunmuş. Eylülden sonra yaprak kımıldamazmış. Pazar günü herkes denizdeymiş. Olum(Oğlum) bu yaşa geldik, biz bu bolluğu görmedik. Servis yapan sarı oğlan masalarına gelince en önemli mevzuları yatırıyorlar masaya. Askerlik ve düğünler. Rakılar hazır mı rakılar diyor biri diğerine. Gençlerin elinde telefon, facebook’tan beğendikleri kızların fotoğraflarını gösterip duruyorlar birbirlerine. Hava çok sıcak, günün saatleri hiç ilerlemiyor sanki bu sıcak havada ve kahvede durağanlık içerisinde oturdukça sandalyeye yapışıyorum istemeden. Saatlerce oturup kalıyorum bir yerlere gidemeden. Yarın incir toplayacağım diyor bi denesi. Babam diye atlıyorum bir anda mevzuya yan masadan. Babam Reşadiye doğumlu, dedem gümrükçü imiş zamanında burada diyorum. Bir halam ve bir amcam gömülüymüş Cumalı köyüne diye de ekliyorum. Miras işimi diyor bir tanesi. Yok diyorum. Ne para ne pul işi, bu iş meraktan da değil aslında, nedir ben de bilmiyorum ne işi. Bana isimler veriyorlar, kendi isimleriyle birlikte. Fakat kendimi define avcısı gibi hissediyorum o andan sonra, olmadığım halde. Yarın olsun hele Cumalı köyüne gideceğim mezarlık ziyaretine.

20160904_151630
Orhan’ın Yeri/Karya Çay Bahçesi

4-6-09-2016-1
Orhan’ın Yeri/Karya Çay Bahçesi
20160904_151759

Kapıdan çıkarken ve hesabı ödemezden hemen önce sessiz sessiz etrafta dolaşan, biraz hülyalı bakışlı ve hep dalgın adamın Orhan’ın Yeri’ndeki Orhan’ın kendisi olduğunu öğreniyorum çocuklardan. Bulutların üzerindeymişçesine hareket ediyor. Herşeye rağmen ortama hakim, gürültü etmeden köşesinde oturup, fısıl fısıl direktifler veriyor. Bazense el kol işaretleri yetiyor. İşte öyle bir insan Orhan’ın Yeri’ndeki Orhan. Orhan Karadağlı ise onun adı.

20160904_165022

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑