BEASTS OF NO NATION

BEASTS OF NO NATION:

“Yaşamdan tek umulacak şey, insanın biraz kendini öğrenmesi – o da geç gelir hep – ve sönmek bilmeyen bir yoğun pişmanlık. Ölümle dövüştüm ben. Düşünebileceğiniz en can sıkıcı karşılaşmadır bu. Elle tutulmaz bir pusun içinde yer alır, ayağının altında bir şey yoktur.” KARANLIĞIN YÜREĞİ/Joseph Conrad

“Mermi her şeyi yer bitirir. Yaprakları, ağaçları, toprağı, insanları. Her şeyi yer. İnsanın her yere kan akıtmasını sağlar.” Agu

“Ben sadece mutlu olmak istemiştim hayatta.” Agu

image

Uzodinma Iweala’nın aynı adlı romanından Cary Fukunaga’nın beyazperdeye uyarladığı filmin küçük Agu’su, Afrika’da, tampon bir bölgede, kendi halinde, onu seven ailesi ve çocukluğunu paylaştığı kardeşleriyle mutlu bir çocukluk geçirirken, önce ailesinin, sonra da kendi parçalanışının gerçekleşmesini izliyoruz iki saati geçgin bir süre boyunca. İyi bir ailenin, iyi bir çocuğuyum derken hem ailesine şükran duyduğunu, hem de hayata iyi bir insan olarak başladığının bilincinde olduğunu görüyoruz. Ama Tanrı bir nedenden ötürü onu dinlemez oluyor, en azından Agu öyle söylüyor. Ve o kadar korku ve üzüntü çekiyor ki, insan ister istemez hak veriyor ona ve içerliyor tüm bu sağırlık neden diye. Farklı bir coğrafyada doğmuş olsa, onu çok daha iyi bir gelecek bekliyor olacak şüphesiz. Ama işler her yerde aynı şekilde yürümüyor ve çocuklar da harcanabiliyor. Bu film umutları, masumiyetleri, gelecekleri, herşeyden önce çocuklukları ellerinden alınmış, eve geri dönüş yolunu bulamayacak çocuklara bir ağıt en acımasızından. Çok kolay saatler yok önünüzde; çünkü anlatılan her şey korkunç ve acımasız. Çok az mutlu an var gülümseyerek hatırlayacağınız. Film bittikten sonra da düşünceler bırakmıyor yakanızı. Düşündürten, kimi zaman üzen, sarsıcı bir film “Beasts of no Nation”.

Yazgının değiştiği anlar vardır insan hayatında. Agu’nunkisi annesinin ve kızkardeşinin yanında yaklaşan savaştan kaçmak için, arabada yer bulamadığında farklı bir yöne doğru ilerliyor. Geride kalıyor çocuk haliyle. Savaşın ortasında. Kendisinin olmayan bir savaşın ortakçısı olmak mecburiyetinde bırakılıyor. Köyünü yağmalanmaktan kurtarmaya çalışan ama savaşı ve savaşmayı bilmeyen babasının da dahil olduğu grubun arasında kalıyor. Annesi ve kızkardeşi bir bilinmeze doğru yol alıyorlar. Babası ve erkek kardeşi öldürülüyor hiç uğruna. Bir ormanın ortasında tek başına kalıyor, ta ki gerçek kötülük onu bulana dek. Bir çocuk, daha büyümeden çocuk asker olmak mecburiyetinde kalıyor. Bir çocuk, daha büyümeden bir adamın canını almak zorunda bırakılıyor. Okulları iç savaş yüzünden kapanmış olduğundan eli kalem tutması gereken yaşta, tüm bu yaşananlardan sonra, kalaşnikoflarla eğitim almaya başlıyor. Aşağılanıyor, küçük görülüyor, tacize uğruyor, ailesi için gözyaşı dökecek fırsat bile bulamıyor. Çok kötü kabusları var, tek arkadaşı “suskun” Strika ile yaşamaya çalışıyorlar ormanın ortasında aslında kendileri gibi bir sürü çaresiz çocuğun arasında, öyle annesiz babasız, öyle yetim… Kimsenin katil olmak için doğmadığını, bunun bir tercih meselesi olmadığını, yaşamak için öldürmek zorunda kalınabilineceğini, Tanrı’nın bile başa çıkamaz olduğu bize uzak coğrafyaların var olduğunu görüyoruz. Dünya o kadar kötü bir yer ki, bazen tamamiyle yok edip, baştan başlatmaktan başka çare olamayacağını düşünmeye başlıyor insan. Çocuklar ruhlarının son kırıntısına kadar kirletiliyorlar. Agu savaştan ölmeden kurtulamayacağını düşünür hale geliyor. Agu gibi tüm diğer çocuklar bir çıkış yolu arıyorlar aslında. Her an ölebileceklerinin de farkındalar. Çoğu kokain gibi uyuşturucu maddelere sığınıyor. Bilen bilmeyene öğretiyor korkunç hayatlarına katlanabilmenin geçici devasını. Tüm yaşananların bir hiç için olduğunu anladıklarında ise ölmekte oluyorlar çoktan ve geriye dönüş ne yazık ki yok. Güneşi yok etmek istiyor Agu. Her şey karanlığa gömülsün istiyor. Yaşanan korkunçlukların gözükmemesini diliyor. Üstündeki gökle yaşayamadığını söyleyen Rilke gibi Agu.

Bir çocuğun mezarı ne kadar yer kaplayabilir ki bu dünyada kurtlar ve solucanlar bedenini yemeye başlamadan? Küçük Strika’yı Afrika’ya özgü bir ağacın iki iri yaprağının arasına koyup kapatıyorlar, öldükten sonra. Tek kurşun bitiriyor işini. İki yaprak bir çocuk bedenini gizleyecek bir süreliğine. İki yapraktan bir mezar yapıyorlar arkadaşlarına hemencecik, onun minik bedeni için. Son bakışta dev bir istiridyeyi andırıyor içinde bir zaman önce kıymetli bir inci barındıran.

image

Agu ölmenin çekmekten daha kolay olduğunu bir şekilde biliyor çocuk aklıyla. Bir ev baskınında kullandığı uyuşturucular yüzünden önce annesi sandığı kadına arkadaşları tecavüz ederken, kadını bir anda vuruveriyor başından. Bof. Kadının çığlıkları kesiliyor bir anda. Sessizlik. Agu önce Tanrı’yla konuşuyor. “Görüyor musun yaptıklarımızı?” diyor. Bir cevap gelmiyor ve Tanrı’yı oynama sırasının kendisine geldiğini düşünerek, baskın yaptıkları evin penceresinden Afrika’nın değişmez manzarasına bakıyor kuşbakışı. Binaların arasına tıkılmış kalmış bir parça yeşillik ve kendisinden olmayan her bulduğu canlıyı öldürmek gayretindeki eli silahlı insanoğlu… Gerisinde ise ellerinde ateşli silahlar taşıyan küçük adamlar. Bu çocuklar bu silahları nereden buluyorlar sorusunun cevabı ise bir başka filmin konusu. Bir beyaz adam var bir elinde Kutsal Kitabı, evindeki karısının boynunda elmas ve pırlanta tarlası, yanında taşıdığı sandıklarda ise ateşli silahları. Güçlü olan mı yoksa haklı olan mı kazanacak sorusuna insanın içini ısıtacak bir yanıt bulmak bir hayli zor. Çünkü bir kazanan yok. Kaybedense insanlık. Dünya bir bütün olarak var aslında iki yarımküreden oluşan. Ve bir yerlerde bir yaprak kımıldıyorsa, rüzgarının gelmesi çok da uzun sürmüyor.

image

image

image

Filmin sürprizi ise ilk karelerde Agu ve arkadaşlarının 3D televizyon satmak üzere türlü şebeklikler yaparak, karşılığında yiyecek almayı başardıkları Birleşmiş Milletler askerinin, filmin sonunda Agu’nun tekrar karşısına çıkıyor olması. Agu onu hatırlıyor hemen. Aralarındaki mesafe kaybolan çocuk masumiyeti kadar. İnsanın aklına Bosna Hersek’te yaşanan katliamdan sonra ancak, olay yerine ulaşan Birleşmiş Milletler askerlerini getiriyor. Evet geliyorlar ama hep geç geliyorlar. Engel olunacak bir şey kalmamışken. Zaten karşı taraf kendisi geliyor tıpış tıpış teslim olmak için. Afet sonrası arama kurtarma ekibi gibi çalıştıklarını anımsatıyor bu da.

Birleşmiş Milletler Barış Elçileri vardır dünyada dönem dönem değişen, eskidikçe yerine yenisi gelen. Ne şahane ve uzun bir titrdir öyle. Çok yakışmaktadır genç hanımlara ve beylere. Dünyada engel olabilecekleri bir kötülük olmasa bile. Onların demesiyle barış da gelmediği sürece.

Commandant:Idris Elba tarafından canlandırılıyor. Her lider gibi hitabeti kuvvetli ve zaten kafası karışmış yetimleri kandırması çok güç olmuyor. Zaten hayatlarında bir baba figürü eksik olan erkek çocukların üzerinde birkaç kelimeyle sihirli bir etki yaratıyor. Sizler benim ailemsiniz, ben sizin babanızım dedikten sonra da, çocukları taciz etmeyi ihmal etmiyor. Küçük çocuklardan faydalanıyor. Her birinden bir katil yaratıyor. Karşılığında ise ödüllendiriyor. Yukarı kademenin gözünden düştüğü anda, kendi yerine gelecek olan I-C’yi yok ediyor derhal. Çünkü o birinci adam. Çaptan düşmeyi, ötelenmeyi hazmedemiyor. Bazıları yönetmek, bazıları takip etmek, bazıları da ölmek için doğar ve o, yönetenlerden; takip etmek ölmekle eşdeğer onun için. Nitekim kendi küçük ordusunu ormana ve dolayısıyla felakete sürüklerken bile bunu kendisi için yapıyor. Nerede olursa olsun ister ormanın derinliklerinde, ister bir kulübede son sözü söyleyen, yani efendi, yani çoban o olmalı, kim ne bedel ödeyecek olursa olsun, sürüsüne ne olursa olsun. İsterse telef olsun.

image

image

Filmin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine baktığımızda uzuun bir gövdeyle karşılaşıyoruz. Agu’nun tampon bölgedeki ailesiyle beraber mutlu geçirdiği zamanlar ve ailesinin dağılmasından sonra ormana kaçışına kadar geçen bölüm giriş bölümü. Zalim Commandant’a ve düzensiz ordusuna katılışı ise hikayenin gövde kısmını oluşturuyor. Rahat bir nefes almamızı sağlayan son bölüm ise Agu’nun yakalanışıyla geliyor. Ormandaki uzun kamp dönemi bitmiş artık. Birleşmiş Milletler tarafından kurtarılmışlar. Çarşaf geçirilmiş bir yatakta yatıyor Agu. İnsan gibi. Gömlek ya da beyaz tshirt giyiyor. Yaşadıklarını anlatması istendiğinde, bir zamanlar mutlu bir hayatı varken bir canavar ve bir iblise dönüştüğünü itiraf ediyor en nihayet. Bir zamanlar onu seven bir ailesi olduğunu söylüyor. Geleceğini düşündüğünü itiraf ettiği eğitimci kadını bir yandan küçümserken, azar azar çözülüyor. Çünkü savaşı gören o. Dolayısıyla çocuk olan karşısındaki bu kadın, kendisi değil. Geleceği düşünse bile, neler olacağı,  neler yapacağı ve nasıl yeni bir hayata dahil olacağı hakkında hiçbir fikri yok. Kameraya bakarak konuşuyor ve düşünüyor yaşadıklarından ötürü ağırlaşmış, en nihayet hayatının ve yaptıklarının hesabını kendi kendine verecek kadar zamanı olan bu küçük adam. Ve bir sürü çocuk kendilerini serin denize ve onun dalgalarının kollarına bırakıyorlar. Zıplayıp, oynuyorlar. Tıpkı çocuklar gibi. Hayat devam ediyor çünkü. Savaş geride kalıyor. Baş etmeleri gerekense kendileri bundan sonra. Uğruna savaşmaları gereken tek kendi hayatları var bundan sonra, devamlı bakmaktan ötürü en nihayet unutacakları umulan.

YUNAN ADALARI VOL-1:MİDİLLİ ADASI

MİDİLLİ ADASI/LESVOS ISLAND:

image

PROLOG:

Sevgili okuyucum, her zaman olduğu gibi az sayıda ama kıymetlisiniz gözümde. Değerli vaktinizden çalacak olan aşağıdaki yazımı okumak size Midilli Adası hakkında pratik bilgiler vermeyeceği gibi, bir gezi yazısı olmaktan da bir hayli uzaktır maalesef ki ve bu, yazar kişisinin bilinçli tercihidir. Çünkü canı öyle istemiştir, çünkü buranın çobanı kendisidir ve keçilerini nerede, nasıl otlatacağına kendisi karar vermiştir. Çoban, çoban olmayı kendisi mi seçmiştir, bunu henüz bilmemekle beraber sürüsüyle beraber tüm bunları düşünecek bolca vakti olacaktır gelecek günlerde. Gurmelikten anlamayan, hayatla kavgalı, insanlarla barışık olsa da kendi içindeki savaşın uzantısı olarak, uzun süreli ateşkeslerde huzursuz olup canı sıkılan, sisteme karşı bağışıklık sistemi tamamen çökmüş bir insandan beklentilerinizi minimum düzeyde tutmanızı temenni ederek sabırla ve azimle yol almanızı rica ediyorum sizlerden ve eğer bu girizgahla bile dikkatinizi çekememişsem derhal sağ üst köşedeki çarpıya doğru yol almanızı rica ediyorum sağ salim dönmeniz için henüz fırsat varken. Belki yara alacaksınız ya da sevimsiz bir anınız canlanacak ve nefretle anacaksınız beni, kim bilir? Biz iyisi mi severek ayrılalım, daha vakit varken.

image

SAPPHO:

Yüzyıllar sonra hem kendi ismi, hem de anavatanı olan adanın isminin kadın seven kadınları ifade eden bir sözcük haline geldiği yahut getirildiği, Küçük Asya sahillerine yakın(bahsi geçen Yer Türkiye’dir) Ege adasında doğan Sappho, günümüze bir sürü önyargı ve merakla dolu sır perdesinin küçük bir miktar aralanması sonucunda fakat aynı zamanda çok çok az bilgiyle ulaşabilmiştir. Söylenenlere göre Sappho, zengin bir tüccarla evlenmiş, bir kız çocuğu doğurmuş, bir tirana karşı gelmiş ve suikast girişiminde bulunmasının ardından Sicilya’ya sürülmüştür. Bir şairin suikast girişiminde bulunmuş olmasını aklım almamakla birlikte, ölümünden yalnızca bir kuşak sonra seksist bir erkek Yunan şair, cinsel eğilimlerini aşağılamak istediği kadınlara, Lesbos Adası kökenli olma iftirasını atmaktan çekinmeyerek yiğitliğini ve bir ölüye karşı gözüpekliğini ispat etmiştir tüm dünyaya. Anacreonn adlı şair minik bir kara parçası yahut bir avuç toprağa bile adını verememişken, Ege Denizi’nin üçüncü en büyük yüzölçümüne ait adası bir kadının ismiyle var olmaktadır ve bu mühimdir, dünyada ise bildiğim ve bilmediğim kadarıyla tektir. Çok sevgili okuyucu, sizlerin bana doğru ama beni görmezken bıyık altından güldüğünüz kadarıyla ben de sizlere gülüyorum, zira ben adımı bir nehirden alabilmişim ancak, bir nehre ismimi vermeyi ise başaramamışımdır. Kabiliyetim ve erdemlerim sınırlıdır. Her kadın kadar başarılı hemcinslerimi kıskanmış, onları kıskanan beceriksiz adamlara karşıysa hissiz davranmışımdır. Bundan utanmak isterim ama neticesinde biz bir milletiz adına kadın denen. Kadın milleti, başka kadın milletlerini sevmeyedebilir neticesinde.

Yaşam pratiğinizi arttıracak bilgiler vermekten aciz, hayatınızı kolaylaştıracak öğütler sunamayacak kadar yaşam körü bir tek nefesten ibaret olup aynı teklikten gurur duyarım her fırsatta. Dünyanın en büyük lüksü olarak gördüğüm, geride kalan çocuklarına anlı şanlı bir isim bırakma telaşından da, fersah fersah uzağımdır. Bu ise beni küstah yapmaktadır. Küstahlık gerek gördükçe gerekli kişilere karşı başvurulan ve dudakların mırıldandığı, mimiklerin katlandığı bir ifade belirtisi olarak yüzümde oynanan piyesin başrol oyuncusudur. Yaptığı işin, üstlendiği rolün ise hakkını vermektedir. İnsan tuhaf bir yaratıktır; arızalı yaradılışı ve ilkel çapıyla doğaya önce meydan okumuş, sonra ise doğanın canına okumuştur. Cahil cesareti, hırsı ve burjuvazinin erdemleri, yaşamına mana katma yoksunu bireyin önlenemez yükselişiyle beraber, cennetten kovulduğu günden itibaren ve tersine işleyen zamanın ve çorak yolların ayrık otlarını ayıklamasına fırsat bırakmadan önüne sermiştir tüm güzellikleri bütün ihtişamıyla. Ve hayat adil olmayı başaramamıştır daha hala, milyonlarca yıldır yaşıyor olsa da.

Sürüler halinde bir çobanın gelip bizi kurtarmasını bekleyerek nazik ömrümüzü harcamış bulunmaktayız bir çoğumuz. Kısıtlı kabiliyete sahip sonradan olma çobanların eşliğinde ama önderliğinde değil, bir geminin içinde bir denizin, bir okyanusun ortasında kafamızın içinde yer etmiş yüzlerce tilkiyle dev dalgalar gemi boyunu aşmışken, neden ağladığını bilmeden ağlayan insanlara dönüşmüş yalpalayarak vaktimizi doldurma gayretiyle, anakaraya ayak basacağımız günü iple çekmekteyizdir bulunduğumuz yerlerde, bizi saran sıska kollu korkular içerisinde. İnsan olmanın bunu getirip getirmediğini bile bilmezken, korkularımız, öncelikli olarak “kendi” önyargılarımız ve biçare faniliğimizle kabuğu çoktan çatlamış, bizi içeriden kemiren kurtlar ortalığa saçılmışken sağlam uzuvlarımızla pes etmekle kalmak arasında geçiriyoruz günleri ve geceleri öylesine.

MÜLTECİLER:

image

Mültecilik hukuki bir statü olup, Birleşmiş Milletler tarafından “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmek istemeyen kişi’dir. Yirmi ağustos 2015, saat altı buçuk itibariyle de bahsi geçen binlercesi Midilli Limanı’nda konuşlanmış olup, buldukları kuytulara sığınmışlar, kurdukları kısa süreli, basit ve ilkel şartlardaki hayatlarını akıp giden zamana karşı beyhude bir koruma ve muhafaza etme gayreti içerisinde hayalleri, umutları, sevinçleri ve korkuları dahilinde yaşayıp tüm Midilli halkına ve adaya gelen turistlere de yaşatmaktadırlar. Bu konuda son derece pervasız görünmektedirler çaresizliğin ve çıkışsızlığın getirmiş olduğu şartlar dahilinde. Hep baharı kovalamış göçebe ruhlu ve adaptasyonel insanoğlu zamanında başını sokabileceği bir evi varken yüz metrekarelik çadırlarda ya da yerlere serdikleri karton kutuların üzerinde meçhul geleceklerini hayallerinde kovalayıp durmaktadırlar. Birçoğu gelecekte yaşayacakları ülkenin dilini bile bilmezken, bu insanların vebali savaşları yaratanların üzerinedir diyerek vicdanlarını rahatlatan ve başlarını sokacak evleri, bir temsilciler meclisi ve bir avuç toprakları olduğu için sürekli şükreden sersemlemiş insan toplulukları içinse diyecek bir şey yoktur. Kendi başlarına benzer şeylerin gelmesi an meselesidir, farkında değillerdir.

image

image

image

image

Sorular sorular… Sıkça sorulan canyakıcı sorular ve var olan fevkalade kötü durumu değiştiremeyecek cevaplar…
1-Mülteci hayatı nasıldır?
Harikadır. Güne gökyüzüne bakarak uyanırsın. Güneş açılarına göre ya tam tepende yahut belli açılarına göre yüzünü yalamaktadır. Birkaç saniye boyunca ama sonsuz değil; yani nerede olduğunu idrak edene kadar bu harikalık sürer. Sonra yerini bilinmezliğe bırakır. Savaşta yitirdiğin sevdiklerin varsa da adını koyamadığın sızıya teslim olursun. Sonra da hayatta kalan sevdiklerin ve kendin için teselli ve umut beslersin. Bu ise seni hayata bağlar. Yoksa gün uzundur ve horlamalarla geçecek saatler vardır önünde. Sürekli horlanacaksındır, bu Allah’ın emridir. Ülke senin ülken değil, konuşulan dil anadilin değildir. Günlük dilenme telaşın bıkkıntı yaratmıştır bile yenisi olduğun kara parçası üzerinde. Feribot kuyruğundaki memuru, Yunan polisini, el açtığın dükkan sahiplerini ve masa masa gezdiğin restoran ve bar müşterilerini çileden çıkartacaksındır daha, kucağında gezdirdiğin çocukla. Bir iki tamam da, sürekli olduğunda herkes senden bıkmaya başlar. Zaten kendi ekonomik krizleri vardır ve sen Arapsındır, Kürtsündür, hem yaban hem yavansındır. Ne İsa, Ne Musa senin Muhammed’in vardır. Senin Allah’ın vardır sana tüm bu kepazeliği layık görse de. Ama vardır bir bildiği ve o da olmazsa eğer dalları kurumuş meyve vermeyen ağacın gövdesi de içten içe çürüyüp yok olacak ve sen onun gölgesinde avunamayacaksındır bu kadar çaresizliğin içinde. Açlığını bastırmalı, hiç olmazsa yüzünü yıkamalı, sonra ekmek almalı, çocuğunu emzirmeli, bebek bezlerini ve çamaşırlarını yıkayıp kurutacak yer bulmalısındır. Mülteci hayatı budur. Daha fazlası kaçak teknelerle karşı kıyıya geçerken teknenin alabora olması sonucu boğularak ölmektir. Mülteci olmak sana tüm bunları reva gören insanlara kanının son damlasına kadar beddua etmektir ve işin tek rahatlatıcı kısmı budur. Arapça beddualar edersin öfkeyle. Allah onların, hepsinin, tümünün, çoluğunun, çocuğunun… Eeee… Ertesi günün dünyanın şanslı mültecisi yine sensindir. Değişen pek bir şey yoktur. Yine güneş, yine sefalet, yine horlanma, yine dışlanma.

image

2-Bir mülteci kampı, bir mülteci hayatı ve bir mülteciyle yüz yüze gelen mülteci olmayan insanın tavrı nasıl olmalıdır?
Üzüntü esastır, empati kurmak şarttır. Şaşkınlık da. Bakarsın ama aralarına girmezsin, görürsün ama ses etmezsin. Çünkü sen de ne ile karşı karşıya olduğunu bilmezsin ve çözümsüz görünür halleri. Sorun yaratmamaktır esas, çözüm üretmek değil ve sorun yaratanlar çıkarları doğrultusunda hareket ederler. Gazeteciler ve televizyoncular rotalarını o yöne çevirirler. Ortaya çıkan bir sürü dramdan doğan hikayelerden ileride yazarlar, şairler eserler verirler. Birileri daha çok zenginleşirken birileri de ölmekle meşguldür. Cennetin tapuları kapışılır durur. Bahşişle, sadakayla hayat kurtaramazsın. Ne kendi onurunu, ne karşındakinin onurunu. Sadece gününü kurtarırsın mülteci konumundaki yersiz yurtsuz bir dilencinin. Çocuğuna süt parası olur, bir somon da ekmek. Önce esmer tenleri, sonra lokal kıyafetleri, elde edene kadar takındıkları bir parça yılışık halleriyle yadsırsın varoluşlarını. Mültecilere sınır yoktur, gümrük de. Hırsızlık yapmalarından, sana göz koymalarından, mahalleni çirkinleştirmelerinden, hoyratlıklarından ürkersin. Ürkersin simsiyah, öfkeli gözlerinden. Ama şimdilik kötülük onlardan gelmeyecektir çünkü onlar misafirliktedir. Açılan kapılar, onlara sokaklarda, yerlerde yaşama hakkı vermiştir. Kızacağın birileri varsa silah tüccarları, karteller, savaşa gizliden destek verenler, iktidardaki kimi hükümetler ve şartlar gereği onların arkasını kollayanlardır. Hayat adil değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Bu insanların entegrasyon süreçleri vardır. Kimisi tutunamayacaktır gitmiş olduğu yerde. Keşke o gün o gemiye bindiğim gün ölseydim diyecektir. Ölüm bir anlık, sefalet ve yoksunluk ömürlük olacaktır ve dünyanın sorunudur bundan sonra Suriyeli mültecilerin sorunu. Dünyanın vebasını taşımak zorunda değildir bir avuç yürek.

3-Peki ya çocuklar?
Çocuk her yerde çocuk işte. Bir annenin bulduğu direklere kurutmak için astığı ıslak çamaşırlar var oyuncak yaptıkları. Kendi kafalarında yarattıkları oyunları var. Kimisi mışıl mırıl anasının koynunda meme emiyor. Gelecek korkuları yok. Onların bugünleri var sadece. Sevindirilince seviniyorlar. Muzırlar, başlarına buyruklar, pervasızlar. Onlar sadece çocuklar. Limanın altını üstüne getiriyorlar. Ailelerinin yaşama sevinçleri. Maziyi düşünmüyorlar, şekerle avunuyorlar, ilgiye muhtaçlar. Anne babalarının dertleri başlarını aşmışken ve ne çeşit bir geleceğin onları beklediğini bilmezken kendilerini benim kafama musallat ediyor bızdıklar. İki tanesi koşuştururken bana çarpıvermişti. Gel desem gelirler miydi ki?

“Beni terk edip gittiğin zaman
Sanma ki kal diye yalvaracağım
Ben senin yerine ağlayacağım” demiş bir adamın da doğmuş olduğu toprakların vatandaşıydı bir zamanlar bu insanlar.

NİHAYET MİDİLLİ:

image

Liman ve şehrin merkezi iç içe. Sizi ilk karşılayanlar restoranlar, kafeler ve dükkanlar oluyor limandan çıkar çıkmaz. Denize paralel cadde Ermu caddesi olarak biliniyor. Tabanvay gezerek yarım gün içerisinde Midilli’yi bitirmeniz mümkün ama sadece merkezini. Bir sürü mağaza, dükkan, taverna ve fırın müşterilerini bekliyor. İçkinin ve uzonun  en ucuz olduğu ada burası sanki. Her markada, her boyda, çeşit çeşit, kutuların içinde, litrelik, mililitrelik halleriyle vitrinlerde arz-ı endam etmekteler raf süsleri olarak. Ve de zeytinyağı, herkes için buradan gidecek en güzel ve faydalı hediye.

Marjinal bir tatil bekleyenler ve umanlar içinse bir parça hayal kırıklığı Midilli Adası. Pazar günleri muhakkak yaşlıların gönüllerinin alındığı, pastaneye, lokantaya olmadı hava aldırmaya parklara çıkarıldığı, nesiller arasında aktarımın önemsendiği, pazar ayinlerinin aksatılmadığı; böylelikle entegrasyonun, aidiyet hissinin ve yaşama sevincinin ayakta tutulmaya çalışıldığı anlaşılmakta. Yukarıya veya adanın diğer tarafına doğru yol aldığınızda ise Kıbrıs’ı çağrıştıran her biri şahsına münhasır, şirin ve iki katlı evlerden oluşmakta Ada.

image
image

Bana gelince bulup girdiğim her kilisede bir mum yaktım ve dilek diledim, bir parça dinlendim, sonra da yoluma devam ettim. En nihayet bir tanesinde kilitli kaldım ve papazı sayesinde kurtulabildim. Şükran. Yoksa ben de kendi ülkeme geçmek gayretindeki pasaportsuz bir mülteci idim şu an derdini Yunan polisine anlatmak için yırtınan. “Gemi kaçtı, ben kilisede sabahlamayı tercih ettim, bunun benim için eşsiz bir deneyim olacağını bilmiyordum ama öğrendim ve şimdi şu an tüm eşsizliğimle karşınızdayım. Az uyudum ama değdi. Sabaha kadar mum yaktım, dilekler diledim gelecekteki büyük başarılarım için ve de gece gece üzerime üzerime gelen yüksek tavanlı, tütsü kokulu kilisenizden kurtulabilmek için. Cami olsaydı halının üzerine kıvrılırdım hiç olmazsa. Şimdiyse biraz insani koşullarda ülkeme dönmeyi yeğlerim. Olur olur hücum bot olur, sahil güvenlikçiler erkek mi? Eğer polisleriniz kadar yakışıklı ve başarılı yaradılışlara sahipseler seve seve giderim(mültecilere dur yapma demekten çılgına dönmeleri dışında falsolarını göremedim, bir bebek gibi azarlamaktan memnunlar mıydı karşılarındakini.. daha çok bıkkınlıktı sanki), hatta Girit’e bile gidebiliriz beraber, uzak ama memleketim evet, Yunan erkekleri evet, dün gecemi dini bir müessesenin çatısı altında, Tanrı’nın evinde bir başıma geçirerek günahlarımdan arınıp, kefaretimi ödedim sanıyorum kısmen, hücum bot olmazsa bir başka cruise da olur büyüğünden…

Prosedür ise şöyle imiş benim hayallerimin ötesinde, yarım yamalak ağızlardan dinlediğim kadarıyla:Diğer ülkelerden gelen mülteci konumundaki çeşitli ülke vatandaşlarıyla bir tekneye bindirilip geri gönderiliyormuşsunuz yaka paça.

Benim Midilli anılarım yazdıklarımdan ibaret. Ada’dan fazla bir şey anladığım söylenemez. Bir daha gelme ihtimalim de olmayacaktır.  Ama Rumlar iyi insanlardır. Tarih tarihte kalmıştır. Günümüze gelinceyse bizden daha dürüst kalabilmiş, aralarına girdiğimde kendimi huzursuz hissetmediğim, mülteci sorununu sabırla ve sükunetle aşmayı başarabilecek ve mübadeleyi anarak Atalarının çektiklerini derin bir sızıyla yad edecek insanların arasında bulunmuş olmaktan  memnuniyet ve gurur duymaktayım.

image

image

image

image

image

image

image

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: