DARK, İKİNCİ SEZON

C678ADB0-66A4-4335-BAEA-B64AC57A3BDE

DARK, İKİNCİ SEZON :

“Bu adam, senin kardeşinin oğlu. Benim torunum, senin yeğenin. Mikkel’in halasısın. Mikkel, Michael Kahnwald.” Katharina Nielsen

“İnsanlar tuhaf yaratıklardır. Tamamen arzularıyla hareket ederler…ve kişilikleri çektikleri acılarla şekillenir. Acılarını bastırmak isteseler de, arzularını susturmak isteseler de, kendilerini sonsuza dek duygularının esiri olmaktan kurtaramazlar. İçlerinde fırtına koptukça huzuru bulamazlar. Yaşarken de, öldükten sonra da. Bu yüzden günlerini, gerekeni yapmakla geçirirler. Acılarıyla yol alıp, arzularıyla yönlerini bulurlar. İnsanoğlunun elinden bu kadarı gelir.” Adam

“Ne kadar mücadele etmek istesek de, taşıdığımız kanla birbirimize bağlanırız. Ailelerimizden soyutlanabiliriz, onların yürüdüğü yolda yürümeyebiliriz. Ama sonunda yine de ailemiz için her şeyi yaparız. Hepimizin hayatını birbirine bağlayan ortak bir nokta işte.” Adam

“Zaman bizimmiş gibi hareket ediyoruz ama biz onun kölesiyiz.”

GİRİŞ :

Dizinin ikinci sezonunu nihayetlendirdim. Soluğu burada aldım ve de sizinim. Siz de benim. Hisler karşılıklı olunca güzel ne de olsa. Bu yüzden ikincisine kıyasla çok daha başarılı bir sezonla karşı karşıya olduğumuzun müjdesini vereyim öncelikle. Bence. Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere duyguların bilimsel olgulara kıyasla daha çok varlığını hissettirdiği, karmaşık akrabalık ilişkilerinin de daha bir netleştiği, arzunun yakıcılığını ve cezaymışçasına taraflara yaşattığı kabir azabını, acılara duyarsız kalınamayacağını, öte yandan zamanda yolculuğun yaşanan dejavular sayesinde akla yatkın hale geldiğini, yakınlarda bir mağara var mıdır acaba diyerek sevip de kaybettiğimiz ve de çok özlediğimiz dostlarımız, akrabalarımızla geçmiş bir zamanda kucaklaşma, olmadı uzaktan da olsa bir defacık olsun görmek umuduyla küçük bir seyahatin varlığının olasılığı üzerine aklımızın çelindiği, Nietzsche’nin nefesini hissettiğimiz, normal akılla düşünülmeyecek şeyler bunlar derken aslında olasılıklar üzerine akıl yürütmenin sadece derin düşünmekten geçtiğinin, kan bağının çok şey demek olduğunun, benim de olacaksa eğer Bosch ya da Siemens olsun diyerek Alman beynini taçlandırdığım, yaz sezonunda izleyecek ne var ki derken, müjdesiyle beni ziyadesiyle mesut eden diziyi hem aklımla hem de duygularımla izlemiş olmaktan duyduğum memnuniyeti tek solukta paylaşmış bulunmaktayım. İzlememiş olanlarınız varsa, ilk sezonundan başlamak suretiyle izlemeniz tavsiye olunur. Yoksa kim kimin nesi, kim kaç yaşındaki kim, biz şimdi neden eşzamanlı olarak üç farklı zamanda kıyamete doğru geriye saymaktayız diye sorar durursunuz kendi kendinize. Aldatılmış bir eş olan Katharina Nielsen’ın eşinin kendisini aldattığını öğrendiği mektep arkadaşı olan Hannah’ya olan öfkeli serzenişiyse hala kulaklarımda: “Hem kocamla hem de oğlumla yatmış olmana inanamıyorum ben asıl.” Ben de.

Biz şimdi gelelim diziyi izlemiş, aklı bir hayli karışmış iki kadın arkadaşın uzuuun sohbetine. K Kerime olan, H ise Handan. Buyurun bakalım önden:

K – Ufaklık olan Mikkel yani Nielsen’ların oğlu aslında Hannah’nın kocası yani Jonah’ın babasıymış, öyle mi?
H – Öyle.
K – Jonah’ın büyümüş hali de sakallı Jonah yani. O da aynı zamanda kimin nesi ola ki?
H – Buna göre dört aile var. Hepsi birbirinin şeysi oluyor kısaca bir yerlerden. Geçmişe geleceğe gide gele akrabalık münasebetlerini ilerletmişler.
K – Palu ailesinin bir benzeri desene.
H – Abarttın sen de. Bunlarda büyü yok.
K – Ama!
H – Ensest olmaları an meselesi. Senaristler bu mecralardan uzak durabilmişler. Düşünsene bir dizi yazmadan önce kırk yıl önce ve sonrasının hayat ağaçlarını çıkartman gerekiyor ki zamanda hareket eden karakterler yakın akrabalarıyla evlenip çoluk çocuğa karışmasın. Eğlenceli aslında.
K – Ne demezsin! Kasabada birini seveceksin…nerden akraba çıkarız acaba diye düşünmekten aşk biter.
H – Aşk engel tanımaz.
K – Çıldırdın mı sen? İnsan yeğenine, geçmişten gelen babasına aşık olursa feci şeyler olur.
H – Onu yapan bir baba bir başka senaryoda kendi dilini kesmişti. Çocukluk arkadaşının kocasını baştan çıkartmaktan iyidir bence. Diğeri daha masum. Bilmeden o. Buysa, bile bile.
K – Hannah çok cesurdu canım. Katharina evin kapısını ya çekiç ya balta ile kırarak salonun ortasına dalmışken tam bir baltalı ilaheydi. Onun kocasını baştan çıkartmak yürek ister doğrusu.
H – Ne düşünüyorum biliyor musun?
K – Nasıl bilebilirim?
H – Kadın kadına yapılan muhabbetler hep böyle midir?
K – Nasıl yani?
H – Böyle aşk meşk, aldatma, aldatamama, sevmek sevilememek…
K – Dur orada. Sevilememek yok.
H – Neden ki? Bak bana. Ben hiç sevilmedim ki, evlenemedim bu yüzden.
K – Evlenenler de bir türlü ki! Evlilik demek; sümüklü mendiller, kanlı pedler, karşı tarafın tuhaf davranışlarını ve türlü huysuzluklarını çekmek, bir arada durmaktan hayatın boyunca kaçınacağın türde akrabalar edinmek demek.
H – Ya bardağın dolu tarafı?
K – Yarısı çoktan içilmiş ya da içindeki sıvı zamanla buharlaşmış yarım dolu bardak demek.
H – … Biz iyisi mi, iki kadın değil de, iki erkek olalım dizi hakkında muhabbet eden.
K – Olalım demekle olsaydı keşke…bak ne diyeceğim yalnız son kez: dizide zaman yolculuğu yapan herkes kendi cinsiyetinde kaldı. Mikkel, Michael oldu mesela. Michela değil. Cinsel yönelimleri de aynıydı. Almanlar bu konuyu düşünemedi mi, düşünmek mi istemediler acaba?
H – …

Derhal K’yı Kerem, H’yı da Hakan yapıyorum:

K – Martha bir içim suydu su.
H – Ben Doppler’lerin büyük kıza hasta oldum.
K – Abi Alman olsun ama öyle sapsarı Helga istemem ben. Alman olsun ama kumral olsun.
H – Abi göldeki hali neydi öyle? Öyle popo görmedim ben.
K – Hipopotamus gibi yüzüyordu.
H – Yok be ya, hele sudan çıktığı an… o meme…
K – Okuyucu da var.
H – Anlamadım!
K – Ciddiye alınmak istiyorsan meme ve popodan sıyrılıp dizinin felsefesinden bahsetmemiz gerekecek.
H – Aman yaa kim okur ki bizi?
K – Bir kişi bile okusa ergen muhabbeti kaldıramayan bir bünyeye denk gelme ihtimalimiz var.
H – Abicim sonuçta ne sen Nietzsche’sin, ne ben Amadeus Kafka.
K – Amadeus! İyi peki.
H – Hannah iki sezondur Ulrich’le al takke ver külah. Bize mi lolo?
K -(İçinden) Abaza bir bitmemiş ergenlikle karşı karşıyayım. O gazeteci haklıydı sanırım. Erkek erkeğe muhabbet bir yere kadar. Ortamda bir kadın oldu muydu biz erkekler daha düzeyli olmaya çalışıyoruz. Gerçi karşımdaki adam önüne geçemediği hormonlarının tesirinde konuşuyor şu an çaresizce.
H – Arzu diyordu abi, şehvet filan, Berlin’e atlayıp gidelim. Sex shop’lara filan takılırız, canlı show’lar, belki Ted Light District’in bir benzerini buluruz. Helga’lar sarsın etrafımızı.
K – Ted mi? Bizi yazan kişi, sana sesleniyorum, al bu abazayı karşımdan ya da sil bizi, yok et olmadı. Aksi takdirde solucan deliğiyle 30 yıl öncesine gitmeye razıyım. Sırf bu adamı dinlememek için.

Bu formül de tutmadı anlaşılan. İyisi mi, taraflar Handan ve Kerem olsun bu defa. Bir kadın ve bir erkeğe şans verelim bu defa.

H – Bir insanın vicdan problemi varsa ne yapmalı?
K – Onu denize atmalı.
H – Şaka yapmıyorum.
K – Ben de onu denize atmalı derken şaka yapmıyorum.
H – Burası Ankara.
K – Göl var yakında, git göle at.
H – Peki ya şişip de yüzeye çıkan cesetler gibi olursa akibeti? Yani bir gün hiç istemediğin bir anda yüzeye çıkıverirse?
K – Sen önce kalbinden sök çıkar hele.
H – Üzerine filmler yapılmış, kitaplara konu olmuş hadise.
K – Dark’ta mevzu vicdan değildi ki.
H – İnsanlar ister arzunun, ister açlığın verdiği cüretle kabahat işlediklerinde-en gamsızı bile-bir süre sonra kendini suçluyor ister istemez. Ulrich kendini suçlamadı mı sanıyorsun?
K – Hannah suçlar gibi değildi ama.
H – Onun kalbi taş gibiydi de ondan.
K – Orası öyle de, dizinin genel teması vicdan meselesi değildi ki.
H – Aile meselesi peki? Vicdanın olmasa oğlunun, babanın ya da karının peşine düşer miydin? Bile bile kendini feda eder miydin? Suçluluk duygusu yakamızı bıraksın diye yapıyoruz pek çok fedakarlığı, susturmaya çalışıyoruz içimizdeki hayvanı.
K – Ben çok kötü bir şey yaptım…gençtim…bir kızla rızası olmadan birlikte oldum.
H – Yoksa tecavüz mü ettin ona?
K – Tam olarak hatırlamıyorum. Yirmi iki yaşında ve alkollüydüm. İlahi adaleti bekliyorum hala.
H – Tecavüze uğramayı mı bekliyorsun, anlamadım.
K – Layığımı bulmayı.
H – Bulmuşsun zaten.
K – Nasıl?
H – Çocuksuzsun işte.
K – Bu kadar mı ilahi adalet kısmı?
H – Tecavüze uğramak mı maksadın?
K – Ben de bilmiyorum nedir maksadım.
H – İstersen suç duyurusunda bulunayım hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına.
K – Saçmalama. Komşunun kızıydı. Son zamanlarda daha fazla düşünür oldum. Neden, bilmiyorum. Ya da pekala da biliyorum aslında.
H – Kızı bul ve özür dile.
K – Çok geç.
H – Hiçbir şey için çok geç olduğunu düşünmüyorum. Gerekirse ayaklarına kapan.
K – Çok geeç. Evlendi ve öldü. Kanserden.
H – Aaaaa…
K – Neden bu kadar sık düşünmeye başladım şu son sıralar, işte bu yüzden. Öldü. Kız.
H – Ölmeden peki…
K – Cesaret edemedim. Evine kadar gittim ama. Apartmanının kapı girişine kadar. Sonrasındaysa döndüm geri.
H – Keşke…
K – Belki gördü beni, korkudan…
H – Saçmalama kimse kimseyi o şekilde kanser edip öldüremez ama keşke özür dileyebilseydin.
K – Bu dünyada hiç iyi bir şey hak etmiyorum. Ne sevdiklerimle neşe içinde yemek yemeyi, ne dans edip eğlenmeyi.
H – Eskiden peki?
K – O zaman unutmak içindi, bir kaçıştı yaşadıklarım. Şimdiyse kendimi değersiz hissediyorum. Çünkü layığım bu, bu kadar. İnsan kendisi için büyük planlar yapadursun, ne kadar ucuz bir adam olduğunu gördüğünde ne yapacağını bilemiyor işte, tıpkı benim gibi. Dünya bana vaatlerle geldi, bense bir anlık cennet için, kendim ve başkaları için hayatı cehenneme çevirdim.
H – Sen cezanı çekmişsin.
K – Çekmiş olsaydım, içimdeki ses susardı. Vicdan üzerine yazılmış en iyi kitap, çekilmiş en iyi film, benim çektiklerimden daha ıstırap verici olamaz.

Bu da fazla ağır gelmiş olabilir. Ben iyisi mi diziyi anlatmaya geçeyim. Çok dağıldım, toplayamayacakmışım gibi geliyor.

Ama bir şekilde toplayabiliyorum sonunda. Nasıl oluyor bilmiyorum ama plansız programsız başlıyor ve öyle de bitiriyorum.

8207C4D5-5E48-4F8C-B4FB-DAA2B22A7CD8

DARK :

“Uçuruma uzun süre gözlerini dikersen, o da senin içini görür.” Friedrich Nietzsche

Efes Dark’tan başka Dark bilmem diyenleriniz için tam bira kafası diyorum. Hem Alman yapımı, hem bir bira türü, hem Nietzsche’ci, hem de başarılı. Peki Zerdüşt nasıl buyuracak bu sezon? Adam-ki bir nevi Zerdüşt’tür kendisi, geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği görmüş, uzun bir ömür yaşamış ve ölmemekten belki de yanmaktan ötürü bir kaplumbağanınkini andıran kafası fakat dinç bedeniyle, tok da bir sesle, karanlık sırlarımızı fısıldayacak bizlere. Nereden bildiğine gelirsek, hepimizin aslında fena halde evrensel olan sırlarımızı kişisel algılamaktan kaynaklı olarak düştüğümüz kahreden utancı çok iyi görüp, bir nevi tarikat lideri ya da koloni şefi gibi konuşmakta ve hareket etmekte. Bir noktaya kadar da bir bilge, belki de kahin.

0F28D871-F396-4672-9549-1F4EEB6AEECE

A9C5C05A-FE5F-43C6-9D5B-91E63986A12E

A845A051-101B-4C80-B624-FB7B6FA12FFB

Dizinin ikinci sezonunun ilk bölümü 1921 yılında başlıyor. Başlangıç ve son aslında tek bir kapıya çıkıyor. Noah nasıl Noah olmuş görüyoruz. Adam için cinayet işliyor gözünü kırpmadan. Son döngünün başlangıcı olan 2020 yılına geldiğimizdeyse, halen daha dört genç, bir yaşlı ve bir polis memurunun kayıp olduğunu görüyoruz. Aslında pek çok insan yıllara yayılı bir şekilde kaybolmuş durmuş Winden kasabasında. İlk sezondan da hatırlanacağı üzere aynı kayıp vakaları, ormanlık alanda bulunan mağaradaki solucan deliği sayesinde zaman içinde gezinip duran birer gezgine dönüşmüşler. Dizideki en can alıcı sorulardan biri olan neyin ne kadar tesadüf olduğuna dair verilen cevapsa çok net: tesadüf diye bir şey yok, her şey olması gerektiği zaman olmuş ve de olmakta. Her şey birbirine bağlı. Geçmiş, şu an ve gelecek. Dolayısıyla bahsi geçen kıyamete doğru eşzamanlı bir geriye doğru sayım yaşanmakta. Ve tüm bu yaşananlar yazgı paradoksuna çıkartıyor bizi. Adam üçüncü bölümde hiç üşenmeden yazgı paradoksunu anlatıyor sabırla ve diyor ki; bir obje ya da bilgi gelecekten geçmişe geri gönderilir. Bu yolculuk sonsuz bir döngü yaratır. Ve obje artık bu döngüde hiçbir yere ait değildir. Vardır ama aslında hiç yaratılmamıştır. Tüm mesele objenin doğuşudur. Başlangıç ne zaman ve nerede? Başlangıç diye bir şey var mı? Dünya paradokslarla doludur. Ama çoğu zaman onları görmezden gelmeyi seçeriz.

“Büyüyüşünü izledim. Adam oluşunu. Hayatının tüm döngüsünü. Zaman seni seçti. Tanrı seni seçti. Zaman hep yanında. Nereye gidersen git. Onu beraberinde götürüyorsun. O da seni yanına alıyor. Yaptığın ve söylediğin her şeyi görüyor ve duyuyor. Tik tak tik tak…” Noah

Noah bu sözleri 1953 senesinde Helge Doppler için sarf etmekte. Tedirginlik içindeki çocuğu koyduğu zaman makinesi içinde gönderiyor zamanın bir köşesine. Rahip kıyafetli, peygamber isimli bir karakter olan Noah Tanrı kavramını zamanla ilişkilendiredursun, Adam’a nazaran daha dindar görünmekle birlikte, duyguları da yabana atmıyor. Öte yandan çocukları kaçırıp, onları öldürebiliyor da. Helge’yi deneysel bir şekilde kullanıyor. Charlotte’u da gelecek planları için bir engel olarak görüp öldürebiliyor. Karakteri üzerindeki gizemse öyle kolay kalkacağa benzemiyor.

İlk sezondan kalan diğer karakterlerin gelişimine gelecek olursak, aralanan bir sır perdesi yok gibi görünüyor. Sarı yağmurluğun anlamından ve Adam’ın kimden dönüşeceği dışında. Karakterler aynı çizgide ilerlemekte. Alıntılarsa cuk oturmakta ve kasabada yaşanan olaylara ışık tutmakta. Benim aklımdan çıkmayan sahneyse, üçüncü bölümün sonunda zamanda yolculuğa kalkışan genç Jonah’ın kendini 1921 yılında saman biçen çiftçilerin arasında bulduğu anlardı. Tedirginlik ve açlıkla yiyordu önüne konan tabaktan. Bu sahnenin nesi vardı diyeceksiniz! Kendinizi zamanda dolaşıp dururken düşünün. Bir bakmışsınız bundan 100 yıl öncesine gitmişsiniz. Size ne verirlerse yiyor, etrafınızdaki kimseyi tanımıyor, dolayısıyla da güvenmiyorsunuz. Artık bir aileniz yok. Olsa da 100 yıl sonrasında bırakmışsınız. Yetişmeniz mümkün değil. Onların da size. Cebinizde paranız da yok. olsa bile geçmiyor. Internet görmüşsünüz ama artık yok. Derede çamaşır yıkanan yıllar bunlar ve söz konusu yer Almanya,  Ganj civarı da değil. Korkudan ölmemek mümkün değil. Sonra bir bakmışsınız gelecektesiniz. Gelecekte dönüşeceğiniz şey karşınızda oturmuş size hayat dersi vermekte. Yaş almış halinizle bıraktığınız noktaya geldiğinizdeyse, fazladan görmüş geçirmiş olmaktan kaynaklı bir bıkkınlık var üzerinizde. Siz adam olmuşsunuz geçen yirmi otuz yıl içinde. Herkesse bıraktığınız yerde.

SON SÖZ: Spoiler vermemek gayretiyle fakat ara ara kaçırarak yazımı temiz temiz bitirmeye çalışıyorum. Çernobil’e çok da uzak olmayan bir bölgede gerçekleşen olayların merkezinde bulunan nükleer santral, özellikle de üçüncü ve son sezonda başrolde olacağa benziyor. Final nasıl bağlanacak diye meraklanıp tahminlerle yetinsek de, incelikli gidişata yaraşır bir son hayaliyle bekleyeceğiz bakalım. Öncelikle iyi seyirler hepinize.

images.jpeg-3

3D133E5E-BDC2-4838-8EB3-01C326D63D8E

Dark-Season-2

 

 

BAZAROV vs SHERLOCK

“Beni unutacaksınız. Bir ölü, yaşayan birine arkadaş olamaz.” Babalar ve Oğullar

150px-Otsy1880[1]

Pekala da olur. Bir roman okursunuz, bir film izlersiniz ve karakterlerin arasından birini kendinize usta, arkadaş, dost, aşık olarak seçersiniz.. Kanınıza girer, sizinle yaşamaya başlar. Süresi size kalmıştır bundan sonra, ilişkinizin derinliğine ve beyninizde harcadığınız mesaiye bağlı olarak.

Umberto Eco, “Genç Bir Romancının İtirafları”nda; “Sevdiğimiz birinin öldüğünü gördüğümü gündüz düşünden uyandığımızda hayal ettiğimiz şeyin yalan olduğunu anlarız, “sevdiğim kişi hayatta ve sağlıklı” savını doğru kabul ederiz. Tersine, hayali sanrı sona erdiğinde -yani Paul Valery’nin “rüzgar şiddetleniyor, yaşamaya çalışmalıyız” diye yazdığı gibi, kendimiz birer kurmaca karektermişiz gibi davranmaktan vazgeçtiğimizde- Anna Karenina’nın intihar ettiğini, Oedipus’un babasını öldürdüğünü, Sherlock Holmes’un Baker Sokağı’nda oturduğunu doğru kabul etmeyi sürdürürüz.” der ve devam eder: “Bunun çok tuhaf bir tavır olduğunu itiraf ediyorum, ama sık sık olur. Gözyaşlarımızı akıttıktan sonra Tolstoy’un kitabını kapatır, şimdiye döneriz. Ama Anna Karenina’nın intihar ettiğine inanır, Heathcliff’le evlendiğini söyleyen biri çıkarsa onun aklını kaçırmış olduğunu düşünürüz. Değişken varlıklar olan bu sadık hayat arkadaşlarımız asla değişmezler ve sonsuza kadar kendi eylemlerinin sahibi olarak kalırlar. Eylemleri değiştirilemez olduğundan, onların bazı niteliklere sahip olduklarının ve belli bir tarzda davrandıklarının doğru olduğunu her zaman ileri sürebiliriz. Clark Kent Süperman’dir ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır.”

—-.—-

Bazarov’un içine doğmuş olduğu roman olan “Babalar ve Oğullar” 1859 yılında Turgenyev tarafından kaleme alınmaya başlanmış ve üç yıl sonra yani 1862 yılında piyasaya sürülmüştür. Nihilizm konusunun işlendiği ilk roman olma özelliği taşımaktadır; nihilist bir roman değildir, içerisinde nihilist bir karakter barındırır. 1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiler. Roman, zamanının çoğu yazarı gibi çok sarih yazılmış, hiçbir şey okurun sezgilerine bırakılmamıştır. Bir şeyi akla düşürdükten sonra, sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklamaya girişir Turgenyev. 1859 yılının mayıs ayında, Arkadi ve arkadaşı Bazarov babasının ve amcasının olduğu çiftliğe gelirler. Baba Kirsanov, oğlu Arkadi yokken, Feniçka adında bir köylü kızıyla yaşamaya baş­lamıştır. Kardeşi Pavel Pavloviç, muhafazakâr bir kişi olduğundan ağa­beyinin alt sınıftan biriyle evlenmesine karşı çıkmıştır. Bu yüz­den Nikolai, Feniçka ile metres hayatı yaşamaktadır. Nikolai, çevresine göre daha serbest görüşlü, kuralları önemsemeyen biridir. Bu yüzden, tüm kölelerini azat etmiştir. Geleneklere bağlı Pavel’le, nihilist Bazarov arasında sert tartışmalar yaşanır. Arkadi ise dostunun yeni-bulunmuş bilgeliğine erişme gayretinde olup, tamamiyle onun etkisi altındadır. Pavel, Feniçka’yı yani Kirsanov’un metresini kameriyede Bazarov’la öpüşürken görünce düelloya davet eder. Nihilist Bazarov ise bir başkasına karşılıksız aşık olur; kendisine karşı aynı hisleri beslemeyen, zengin, duygusuz ama serbest fikirli Anna Sergeyevna Odintsova’ya. Anne babasının taşradaki evine sığınıp çalışmalar yaparken tifüse yakalanır ve ölür. Arkasından anne babası dışında ağlayanının olduğunu ne yazık ki göremeyiz, neticede herkes kendi hayatına devam etmektedir. Ve Bazarov’un Arkadi’den ayrılırkenki öngörüsü doğru çıkmış olur böylelikle: “Bütün bütün ayrılıyoruz, bunu sen de biliyorsun.”

Bazarov’un Künyesi:

40231069[1]

Adı: Yevgeniy Vasilyiç Bazarov

Memleketi: Rusya

Gerçek Babası: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Baba adı: Nikolay Petroviç Kirsanov (emekli askeri doktor)

Anne adı: Arina Vlasyevna (ev hanımı)

Kardeşleri: Tek çocuk

Mesleği: Nihilist(Arkadi’nin kendisini tanıştırırken ifade ettiği üzere) ve Tıp fakültesine girmek için çalışan fen bilimleri öğrencisi aynı zamanda.

Doğum yeri ve yılı: Yirmilerini geçmiş. Burcunu bilemiyoruz. Hiçbir şeye inanmazken, aşkın kör kuyularına düştüğü göz önüne alındığında değişken ve dengesiz ruh hali ve seksist bir bakış açısı varken bir anda aşk kelebeği kesilip, duygularını ayan beyan ortaya döküşünden balık burcu olabileceğini düşünmekteyiz. Öte yandan dengesiz ve kibirli bir terazi de olabilir. Evcimen bir yengeç de. Parası tatlı bir akrep de. Neden evcimen; çünkü evden en çok uzaklaşıp gerisin geri döndüğü mesafe veranda ve kameriye arası, neden parası tatlı; üste başa para vermediğinden ve kitap boyunca bir kuruş para harcamayıp, zengin dula abayı yakışından(Rus edebiyatı üzerine ciddi bir takım yorumlar beklerken, farz edin ki Kelebek’in astroloji sayfasını açtınız ve gelecek hakkında bilgi verdiklerini söyleyen astrologlara inat Einstein çıkıyor karşınıza ve “yıldızlara bakarken aslında geleceğe değil, geçmişe bakıyor olursun.” diyor ama sizler o astroloji palavralarını okumaya devam edeceksiniz gelecekte de ve geçmişinizi geleceğinizmiş gibi yutturacaklar size) ve neden kibirli; çünkü nihilist ya da neden nihilist; çünkü kibirli ve aşırı gururlu.

En belirgin aksesuarı: Mikroskop

En sevdiği hayvan: Kurbağalar

En sevdiği insan: Anna Sergeyevna Odintsova

Düşmanları: Barışana dek Pavel Petroviç ve bizatihi kendisi

En yakın arkadaşı: Kendisine büyük bir sevgi duyan ve ona gıpta eden ezik bir karakter olan Arkadi.

Adresi: Arkadaşının ailesinin çiftliği ve ailesinin evi.

Doğduğu Yer: Babaevi

Öldüğü Yer: Babaevi

Yasını tutmakta olanlar: Sadece anne ve babası. Kısa süreliğine de okuyucu.

Katili: Turgenyev’dir. Bazarov’u dünya aleme nihilist olarak tanıtmış, sonra da yazgının kör buyruğuyla öldürmüştür. Kitabın sonsözünde de yazgı her şeyi, herkesi, hatta kitaptan taştığı gibi bizi bile ele geçirir.

Somut Ölüm Nedeni: Yakalandığı tifüs sonucu azar azar ölmek.

İnancı: Nihilist(Hiçbir şeye, hiç kimseye inanmamak demek, ne kurtarıcı beklerler ne kurtarılmayı, hiçbir otorite önünde eğilmezler, hiçbir prensibe inanmazlar, doğudan gelen de batıdan yükselen de birdir; bir dönem Sartre’da da vardı bu haller, Castor bozdu onu da).

Tanınmış nihilistler: Mersault, Raskolnikov, Ivan Karamazov(nam-ı diğer havaleli), Zerdüşt, Lao Tzu, Sean Penn(Maddy’den sonra bir süre karavanda yaşamıştı saçı başı dağıtıp), yakın birkaç arkadaşım.

Unutulmaz Sözü: “Bol bol çocuk yap. Daha iyi bir çağda dünyaya geldikleri için hepsi akıllı olur, senin benim gibi değil.” ==>Arkadi’ye söylemiştir.

Sherlock’un Künyesi:

Sherlock-PA[1]

Adı: Sherlock Holmes

Memleketi: Birleşik Krallık

Doğum Yeri / Yılı: Londra / 06.01.1854 (keçi burcu)

Baba Adı: Sir Arthur Ignatius Conan Doyle (doktor)

Kardeşleri: Bir ağbisi var; Mycroft (Microsoft değil)

Mesleği: Özel Dedektif

En Belirgin Aksesuarları: Mikroskop, Pipo, Asa

Hobileri: Keman çalmak, morfin yapmak, acıklı acıklı Watson’a bakmak

En Sevdiği Hayvan: Baskerville’lerin köpeği

En Sevdiği İnsan: Dr. John Watson

En Büyük Aşkı: Dr. John Watson

En Yakın Dostu: Dr. John Watson

En çok hırpaladığı insan: Dr. John Watson

Düşmanları: Liste uzun. “I will burn you.”= “Seni yakacağım.” diyen James Moriarty ve Hannibal’in büyük ağbisi ve Lumosity’nin kurucusu Charles Magnussen en bilinenleri.

İkameti: 221B Baker Street/ Londra, second floor

İnancı: Ateist, Tümdengelimci

Bilinen Hastalıkları: Asperger

Kendinden sonra gelen kriminal vakalarda suç mahallerinde vesilesiyle en fazla tekrarlanan sözü: “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.” Benim şu an kendimi koyduğum yer gibi.

Gelelim Umberto Eco’nun yukarıdaki sözlerine istinaden benim hangi Sherlock’u düşünerek Bazarov karakteriyle bir çeşit kıyaslamaya gittiğime; kitaptaki Sherlock mu yoksa 21. yy Londra’sında, Afganistan Savaşı’ndan-savaş yanlış kelime, ortada bir savaş değil saldırı var çünkü-yeni dönmüş Dr. John Watson’la oluşturdukları izleyiciye inceden inceye ama çok şık bir üslupla hissettirtilmeye çalışılan üzeri örtük ama doktorun ısrarla reddettiği ve fakat  hiç rahatsızlık duymadan sürdürebildiği aynı evde kendisine aşık bir adamla yaşamanın cüretkarlığını bizlere parmak ısırtacak bir gıptayla seyretmemize vesile olan diziye mi? Elbette ki ikincisi. Peki bu ikincisi hangisi? Sherlock Holmes mu, yoksa Holmes’u oynayan Benedict Cumberbatch mı? İşte orada işler biraz karışıyor sanıyorum ben hem elbiseyi taşıyan askıyı, hem elbisenin kendisini beğeniyorum ve bu aklımı korumama yardım ediyor. Kısmen. Ama yine de ikinci sezonun finalinde binanın tepesinden kendisini kuğu ve kuş karışımı bir nezaketle boşluğa bırakan Holmes’un ardından yüksek sesle “Ölmesinnn!” diyebiliyorum herkes içinde. Kırk tane bahane buluyorlar bana”Sen sevmezsin gökgözlü.” ya da “Fasulye sırığı gibi bir şey, nesini beğenmişim?” gibi. Bense kendilerini bulursam neler yapabileceklerimi gözden geçiriyorum tilki tilki. Ol dese Dr. Watson bile olabilirim, sorun yok. Ben deli miyim? Tam değil, aksi takdirde kendimi Sherlock’un yerine koyardım. Ama ben bizzat kendisini istediğimden hobbit olmayı kabul edebiliyorum. Sherlock, Benedict, askı, her neyse.. Ağzına geleni kuldan esirgemeyen,  kadınlara has o tatlı bakışa sahip, duygusal zekası hayli düşük, ailesiyle sorunlu, sosyopat, aseksüel, tümdengelimci, septik, yarı çatlak, latent gay.. ama ama belki ben de bir Molly Hooper’ımdır ve sen de tam benim tipimsindir, Sherlock. Olmasını istediğim.. Nazik, kibar, öngörülemez, korumacı, şefkatli, maceracı ruhlu, yaratıcı, sevimli, atak, zeki, tatlı deli, güzel bakan, güzel görünen, sevimli, sınırsız..

Cumberbatch ne anlama gelmekte acaba? Benedict çok soylu bir isim sanki. Topuklu giymem gerekecek. Ses tonu şiir gibi. Londra çok yağmurlu. Merkezde oturacağız, metroya da yakınız. Kapının önünden taksi var. Aksanımı kuvvetlendirmem gerek. Vizemi uzatmalıyım. Melez çocuklar daha güzel oluyorlar.  Diet yapmam gerek. Sadece Sherlock, Sherlock’tur. Bu isimde tanıdığım başka bir İngiliz ve  Sherlock yok. Robert Downey’in de adı buydu sanki. “Benedict, Sherlock’sa, Robert’ da Sherlock’sa; o zaman Benedict Robert’dır ve  bu tümdengelimci nihai sonuca bakıldığında ben çok şanslı oluyorum. Çünkü iki Sherlock sahibiyim bundan sonra. Sherlock’un kendisini de hesaba katarsak, üç.(Tanrım mantık Tanrım mantık, indir-yağdır-gönder, beynimin içinde Sherlock’lar geziyor sanki).

A woman, the woman..

TV Sherlock 4

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑