KRISHA

images-20

KRISHA :

“Senin de daha önce ön cama çarpmış yaralı bir kuş olduğunu biliyorum. Ama arabalar hızlandıkça, kuşların kanatları da zayıflıyor.” Doyle

“Bende bir sorun var. İçmenin ötesinde. Daha ötesinde. Aptalım.” Krisha

“Beni sadece kardeşin olduğum için mi seviyorsun? Krisha

Film Krisha’nın depresif yüzüyle başladığı gibi de bitiyor. Seksen bir dakikalık ekonomik süresiyle hiç sıkmadan hem de, filme ismini veren Krisha’nın derdini anlatıyor bize seksen sekiz doğumlu yönetmen Trey Edward Shults. Kendisinin aynı zamanda rol de aldığı filmdeki oyuncuların çoğu akrabaları ve arkadaşlarından oluşmuş. Bu da filmin maliyetini epey düşürmüş olsa gerek. Öte yandan annesini oynayan Krisha Fairchild aslında altmış beş yaşındaki öz teyzesi imiş. Annesi ise onu büyüten teyzesi rolünde. Tüm amatör oyunculuklar son derece makul performanslar sergiliyorlar. Filmin ortalarında Şükran Yemeği’ne gelen büyükanne de Trey’in gerçek hayattaki büyükannesi imiş. Trey, Terrence Mallick’in üç filminde kamera arkasında görev almış. Birden çok kısa filmi ve en nihayet aynı adlı kısa filminden uyarlamış olduğu Krisha’sı var bol ödüllü. Bu sene içersinde vizyona girmesi beklenen başrolünde Joel Edgerton’ın oynadığı, zaten hepi topu altı kişiden oluşan minnacık kadrosuyla korku, gizem türündeki filmi “It comes at night”ı merakla bekliyorum doğrusu, türün meraklısı olmasam da.

Sinir sistemini bozan bir açılış ve fon müziğiyle başlayan film, sanki bir zamanlar bir arabaymış ama oyuncak arabaymış izlenimi veren küçük kamyonetini park eden ve telaşlı olduğu arabanın kapısına sıkışmış siyah etek ucundan anlaşılan altmış yaşlarında, beyaz saçlı, kilolu, uslu da bir köpek sahibi Krisha’nın valizini çekiştire çekiştire aradığı dokuz köpekli adresi bulmak için verdiği mücadeleyi takip eden kamerayla sürüyor. En nihayet doğru adresi bulduğunda ter içinde sarılmak zorunda kalıyor aile bireylerine. Uzun zamandır görüşmedikleri aradan geçen zaman zarfında, çocukların genç, bir zamanlar genç olanlarınsa evlenip çoluk çocuk sahibi olmalarından anlaşılıyor. Hep beraber yiyecekleri Şükran Günü Yemeği için kızkardeşinin evinde toplanmışlar. Özellikle ebeveynler kendi çaplarında sıkıntılılar ama Krisha hepsinden daha sıkıntılı ve onu özyıkımına götüren taşlar teker teker döşeniyor inceden. Krisha bir bağımlı. Anahtarını kolye olarak boynunda muhafaza ettiği içinde çok çeşitli ilaçların olduğu bir kutusu var. Pandora’nın Kutusu açılmaya görsün, yok yok içersinde. İlerleyen dakikalarda bir şişe şarabı açmak için ne yollara başvurduğunu görünce, ikinci bağımlılığın da adı konmuş oluyor. Olaylar ve o olayları tetikleyen insanlar üzerine gelmeye başladıkça ve bu gelişlerin dozu da arttıkça zıvanadan çıkması da çok zamanını almıyor. Bu süreçte Şükran Günü hindisini pişirmeyi üstleniyor. Fakat hindi çok kişilik, dolayısıyla da çok ağır olduğundan tek başına kaldırması mümkün olmuyor. Önce tüyleri yolunmuş hayvanın içini boşaltıyor bir güzel. Alex iğrenerek bakıyor hayvanın içersinden çıkanlara. Ciğerleri, kursağı, yuttukları… Sonra da karıştırdığı bir sürü malzemeyi tıkıyor hayvanın boşalan içine. Bu beyhude uğraşı izliyoruz bizler de, Alex gibi, oturduğumuz yerde. Evin içiyse tam bir curcuna. Gençler ve yüksek enerjileri gürültü olarak dönüyor. Tavana top atıyorlar, hiç yoktan güreşiyorlar. Köpekler dokuz tane ve evin hem içinin, hem dışının tozunu attırıyorlar. Bir küçük bebek var, biri geveze öteki endişeli iki de enişte, ortancaları olduğu üç kızkardeş ve nihayet bir de tekerlekli iskemlede bir nine. Durum böyle böyle.

images-15

İzleyiciye Krisha’nın neden ve ne kadar süreyle ortadan yok olduğuna dair sağlam bir bilgi verilmiyor. Aile bireyleri de çoğu şeyden habersiz görünüyor. Mesela Krisha’nın her açtığında bir merhem sürerek kapattığı kesik işaret parmağının neden kesik olduğu bilinmiyor, kimse de neden diye sormuyor. Oldukça uslu bir köpeği var ve ona da ilaç mı veriyor, hayvan neden öyle onu da öğrenemiyoruz ama bir kez onu adam yerine koyup bağırıp boğazını sıktığında, hayvanın da hafif kaçık sahibinden ürktüğü için bu halde olduğunu söyleyebiliriz. Bir bebeği uyutur gibi üzerini örtüyor hayvanın. Köpekse uzaklara dalıp gidiyor yattığı yerden. Çok acayip çok. Trisha’nın oğlu Trey’i kızkardeşine bırakıp ne zaman gittiği de bilinmiyor, tam olarak neden terk ettiği de. Eniştesi neredeydin, neler yaptın bunca zaman diye sorduğunda da, maneviyatımı güçlendirmeye, iyi insan olmaya, içimdeki huzurlu insanı bulmaya gitmiştim filan diyor. Adam da haklı olarak onun altmış yaşında olduğunu hatırlatıyor. Yirmi yaşında, sırt çantalı, kendini bulmak için Avrupa’ya giden, Alpler’i dolaşan bir üniversite öğrencisinin ruh hali bunlar diyor. Fakat gene de Krisha’nın ağzından nereye gittiğini, hatta gidip gitmediğini bile öğrenemiyoruz. Belki de durdu ve bekledi. Haşere suratlı pis çöp torbaları dediği dokuz köpeğe, Krisha’nın kızkardeşine, çocuklara ve daha da bir sürü şeye katlanan eniştesi, onun kalp kırıp, terk edip gittiğini, sonra da insanların hayatına kaldığı yerden girmeye çalıştığını söylüyor. Bu arada da hindi fırında pişmekle meşgul kendi kendine. Tıpkı Krisha’nın gittikçe ısınan beyni gibi. Tüm bu olayların üzerine tuz biber eken ve artık tahammül gücü iyice tükenen kadının tekerlekli iskemledeki kırış buruş annesi eve getirildiğinde, ortanca kızının yüzüne onun doğduğu yerden ve yaşadığı şeyler yüzünden utanç duyan bir kadın olduğunu söylediğinde, Krisha’nın ne kadar da kaybolmuş olduğunu ve kendini küçük gördüğünü anlıyoruz. Ailesi de ona sempati beslemiyor, öyle görünüyorlar sadece. İlk sırada oğlu var, onu hala daha affetmemiş olan. Annesinin telefonlarına bakmamış,  dönmemiş de.

Filmin final bölümü yaklaşık yarım saat sürüyor ve bu süre zarfında Krisha, Nina Simone’un “Just in Time”ının eşliğinde önce ufaktan sonra bir anda deliriyor. Binbir zahmet doldurduğu hindiyle beraber zemini öptüğü ve buna sebep olan boş şarap şişesinin kanıt olarak aile büyüklerine sunulmasıyla aradaki açık, uçuruma dönüşüyor ve hem doktor hem de karate bilen diğer eniştesinin enerjisinden yüksek bir enerjiyle oğlunun ve tüm aile bireylerinin önünde, kızkardeşiyle saç saça baş başa girip, masadaki tabağı bardağı fırlatıp attıktan sonra güçlükle zaptediliyor. Kırmızıları giyen Krisha öfkeli bir boğaya dönüşüyor sonunda.

Krisha-ne çok dedin be Krisha Krisha-, öfke sorunu olan, içince abartan, abarttıkça coşan, coştukça da çığrından çıkan, uyumsuzluktan kaynaklı hallerini sergiledikçe, ondan uzaklaşmak yerine ailedeki hepsi birbirinden gıcık huylara sahip olsalar da bunu baskılayan hepsi sosyal bir varlık olan akrabalarına deli oluyorsunuz içten içe. Huzursuz ruhlu bir kadın o ve ne yaparsa yapsın değişmeyecek çünkü tabiatı böyle. Bir defasında kızkardeşine ben iyiydim, aile arasına girince böyle oldum deyince, onu bozan birincil nedenin ne olduğu anlaşılıyor böylelikle. Haydi bakalım konuşa konuşa ilerleyelim bundan böyle:

-Filmi beğendin mi?
-Evet, çünkü özgündü. Evet, çünkü bir ilk film için çok başarılıydı, Whiplash gibi bir kısa film uyarlamasıydı ve Cannes’da Altın Kamera için yarışma hakkını kazanmıştı. Evet, çünkü parlak kamera hareketleri vardı. Eve…(sözümü kesti, kesin ne söyleyeceğimi unutturacak ve bu konuşma çok başka yerlere gidecek. Salak.)
-Parlaktan kastın?
-Işıltılı ve parlak saçlar.
-Anlamadım!
-Anlama zaten.
-Sordum kabahat.
-Sormasan da kabahat.
-Ne yapayım peki?
-Sözümü kesme.
-Tamam. Devam et!
-Emir verme bana. Nereden devam edeceğimi de unuttum zaten.
-Parlak diyordun.
-Evet. Krisha’nın mutfakta deli tavuklar gibi döndüğü sahne mesela, biz de onunla döndük durduk. Bizim de kafamız karıştı, sabrımız taştı, fırında pişmekte olan içi tıka basa dolu hindiyle eşzamanlı olarak öfkemiz kabardı. Hindi çıtır çıtır, Krisha kıtır kıtır…
-Aileye neden gıcık oldun sen şimdi?
-Şundan ötürü: Trey hadi haklı diyelim, çocuk meçhul bir süre boyunca terk edildi. Diyelim enişte de haklıydı sözlerinde. Bir anne aydınlanma yolculuğuna altmış yaşında mı çıkarmış, ya da elii. Ya da her neyse… Tamam bu sorumluluklardan kaçmak demek ama ya yapamıyorsan, ya çok mutsuzsan… İş gibi düşün kısaca, ya sana hiç uygun olmayan bir işte ömrünü tüketiyorsan ve bu seni korkunç derecede kapana kıstırılmış ve kötü hissettiriyorsa? Bir fırsatın varken kaçıp kurtulmaz mısın bu halden?
-Çocuğunu bırakarak mı? Üstelik hala bağımlı ve o parmak neydi öyle? Çok içtiği bir gün kendini mi kesti ki?
-Bravo doğrusu, tebrik ederim seni. Çok harika senaryo yazıyorsun kafadan. Bunları ben bile düşünemezdim.
-Aklımı severim.
-Enişte de böyleydi. Onun da kendinde sevdiği pek çok özellik vardı. Krisha’yı küçük görmek ve yargılamak bunlar arasındaydı.
-…

images-11
Soldaki öz annem, sağdaki öz Krisha teyzem, ortadaki gözlüklü de ben Trey Edward Shults

LOVING

tdkdgkc_6rr-iv9symb91fvept4_dc7ea50tydp8gnu3zbyqi4v_k42svw63xxilrcmjaqskzlu-6j5fbmncrz8tylijcg8w470-h313-nc

LOVING :

“Bu Tanrı’nın koyduğu kanun. Serçe için serçe, bülbül için bülbül yarattı. Bir sebepten ötürü farklılar.” Şerif Brooks

“Seni koruyabilirim.” Richard Perry Loving

“Biz kimseye zarar vermedik.” Richard Perry Loving

Sade bir açılışla yola koyulan ve başladığı gibi de sakin sakin ilerleyen, gücünü hikayesinden, gücünü bir adamın bir kadına duyduğu sevgiden alan “Loving”, bir yandan da sıradan hayatlar yaşayan bir çiftin Amerikan tarihine, dolayısıyla insanlık tarihine nasıl yön verdiğine tanıklık etmemizi sağlıyor. Erkek severse dağları deler demekten kendini alamayan ama hep kendi kendine kendini alamayan, tahripkar zihinlerde kapanması zor yaralar açmaya müsait olan film siyahi bir kadının beyaz bir erkeğe çekinik bir sesle hamile olduğunu söyledikten sonra, karşı tarafın tepkisini beklediği saniyelerle başlıyor. Bundan önce ne yaşanmışsa yaşanmış, biz sonrasına bakıyoruz. Erkeğin olumlu tepkisiyle beraber evlilik yoluna giren çift, Washington’a giderek nikahlarını kıydırabiliyorlar ancak. Çünkü Virginia’da ırklararası evlilik yasal değil ve böyle bir beraberlikten doğan çocuklar “piç” sayılıyorlar. Bu küçük ayrıntıyı çok sonradan öğrenen çiftimizse evlilikleri süresince dura kalka ama kısa aralıklarla üç piç yapmaya devam ederler miydi bu mevzuyu bilselerdi, tartışmaya açık olsa da, Richard, Washington’dan beraberlerinde getirdikleri ve çok güvendiği evlilik sözleşmesini -evlilik bir sözleşme ve öte yandan Virginia eyaletinin kabul etseydi eğer bu sözleşmeden sonra yaptıkları şeylere piç değil ürün adını vermek uygun düşecekti- yatak odalarının duvarına asıyor ilk iş olarak. Çiçeği burnunda çift, kendi evleri olana dek Mildred’ın ailesinin yanında kalırlarken, nikahtan beş hafta sonra, bir günün çok erken saatlerinde, şerif ve yardımcıları onları yatak odasından polis nezarethanesine taşıyorlar hem de çok büyük bir istek ve coşkuyla. Yan yana koğuşlarda geçirdikleri gecenin ardından, Richard salıveriliyor. Mildred’sa pazartesiye kadar nezarethanede tutuluyor. Şerif’in ırkçı söylemlerini dinleyen Richard sabaha kadar kamyonetin içinde karısını bekliyor bütün bir hafta sonu boyunca. Bir erkek için çok ağır şeyler bunlar. Karısının yanında küçük düşürülüyor. Kanuna ve onu temsilen karşısında duran kanun adamlarına karşı çaresiz bırakılıyor, karısını nezarethaneden çıkartmaya, kanunun karşısında durmaya ise gücü yetmiyor. Şerif ona yüksek perdeden, ders verir nitelikte bir nutuk atıyor. Mildred’ın karışık olup ne olduğunu bilmek istemeyen kanından dem vuruyor üstü kapalı; biraz kızılderili, biraz yerli, biraz zenci… Mildred’ın “ne olduğunu bilmek istemeyen kanı” depedüz onu ilgilendiriyormuş en çok, görmüş oluyoruz böylelikle. Ayrıca bu işin peşini bırakmayacağının sinyallerini de veriyor Şerif. Tekrar tutuklamakla tehdit ediyor onu ve karısını.

images-19

İyi bir avukatla, mevzuya sempati beslemeyen bir hakimin karşısına çıkıp suçluluk savunması yapıyorlar ki bir yıl hapis cezasına çarptırılmasınlar. Karşılığındaysa yirmi beş yıl boyunca beraber Virginia’da yaşayamamakla cezalandırılıyorlar. Bir çeşit zorunlu göç yaşamak ve çekmek zorunda bırakıldıkları ve kanunlar vatandaştan intikam alıyormuşçasına hareket ediyor. Tüm geçmişlerini, ailelerini geride bırakan çiftten Mildred on sekiz, Richard’sa yirmi dört yaşında henüz. Daha önce hiç görmediği ve özlemini çektiği şehir hayatının hiç de beklediği gibi olmadığını gören Mildred’ın gözüyle bakıyoruz yaşayacakları yere. Çöpleri karıştıran köpekler, balkonlardan sokaklara taşarak bira içip gevezelik eden siyahlar, belirgin bir düşkünlük hali, mahalledeki yegane yeşillik olaraksa bir ağacın dibinde biten kurumaya yüz tutmuş otlar… Richard inşaatlarda çalışarak nafakalarını çıkartsa da, özellikle Mildred hiç mutlu görünmüyor ve onu mutsuz gören Richard da mutsuz oluyor. Televizyonda bilmem hangi açıyla ay’a, uzaya füze gönderişini müjdeleyen ülkenin hallerinden, televizyon karşısına geçmiş ırklararası evlilik yaptığı için doğdukları topraklarına dönemeyen bir çift. İroni ancak böyle güzel ifade edilebilir kelimelere dökmeden. Doğum yaklaştıkça huzursuzluğu artan Mildred, Richard’ın ebe olan annesinin doğumunu yaptırtacağını düşündüğünü söylediğinde dayanamayıp evlerine gidiyorlar ve doğum ertesinde olanlar oluyor, gene yakalanıyorlar, gene hakim karşısına çıkartılıyorlar ve aynı iyi avukat son bir kereye mahsus olmak üzere kurtarıyor onları. Artık önlerinde yılları var toprak hasreti çekecekleri. Yaklaşık on yıla yakın bir zaman zarfında çiftin, üç çocukları oluyor toplamda ve hala aynı mahallede yaşıyorlar. Martin Luther King’in tarihi “I have a dream” konuşmasını yapmak üzere Lincoln Anıtı etrafında toplanan yüzbinlerin yürüyüşü ilham veriyor ve filmin ikinci yarısında Mildred’ın Bob Kennedy’e yazdığı mektubun değerlendirilmesi sayesinde onlar da kendi hayallerinin peşine düşüyorlar. Yüksek mahkeme tarafından itirazları kabul edilen çiftin davasına bakan ve hem genç hem de tecrübesiz olan iki avukat işin nereye varabileceğini çok iyi biliyorlar; zira bu davanın büyüklüğü Birleşik Devletler Anayasası’nı değiştirebilecek güce sahip olmasında yatıyor ve yüksek mahkeme her yıl, her dört yüz davadan birini önemseyip görüşüyor ancak. Bu dava içerik ve önem açısından tarihi bir olay haline geliyor. Öte yandan canlarına tak eden ve tekrar Virginia’ya dönen çift kuytu bir yerde hala daha yakalanıp hapse atılma korkusu içinde yaşıyorlar. Eller ay’a giderken…

Filmi anlat anlat bitmedi diyenleriniz varsa eğer zaten tanıdık ve çok bilinen bir hikaye olmasının ve daha önce konuyla ilgili bir de dökümanter filmin yapılmış olmasının etkisi de olabilir üzerimde. En azından ben böyle tuhaf bir his içerisindeyim ve filmi neredeyse saniye saniye anlatmaktan “çok” zor tutuyorum kendimi. İsterseniz bir de Time ‘dan gelen fotoğrafçı Grey Villet’in Loving çiftinin ve çocuklarının çok özel anılarını fotoğraflarıyla ölümsüzleştirdiği anların nasıl doğduğundan bahsedeyim. İster misiniz? Hayır, bahsetmeyeyim. Bence oturup ’78 doğumlu, altı filmlik enteresan bir filmografiye sahip, aynı zamanda Loving’in senaryo yazarı olan yönetmen Jeff Nichols imzalı filmi izleyin. Oyunculuklardan Mildred’ı canlandıran Ruth Negga’nın ismi filmin kazandığı tek adaylıkla Oscar’larda temsil hakkını kazanmış olsa da, Exodus’da Ramses’i canlandıran Avustralya doğumlu oyuncu Joel Edgerton’ı da şahsen ben çok beğendim. Köylülüğünü ve çaresizliğini asaletle taşıyan, sakin mizaçlı, az konuşan, kameralar karşısında hiç konuşmayan, içine kapanık, bir kadını çok seven ve sevmekten de hiç vazgeçmeyen, beyaz olmakla beraber siyahların arasında huzuru bulan ve onlarla kaynaşan, sevdiğini sahiplenen ve avukat Cohen yüksek mahkemeye çıkmayı reddeden Richard’a senin adına orada ne söyleyeyim dediğinde “hakime karımı sevdiğimi söyle” diyen Richard Perry Loving rolünde sapsarı saçları ve yumuk gözleriyle ve tüm dünyaya karşı durmaktan yorgun düşmüş olsa da, seni koruyabilirim derkenki haliyle bir adamın kendi iç dünyasında çektiği sıkıntıları ve hissettirmemeye çalıştığı yetersizliklerini olanca naifliğiyle aktarmayı başarıyor izleyiciye. Sevgi nedir, sevmek nedir, seven insan nasıl olur sorularının bütün cevapları Richard karakterinde cevap buluyor sanki. Ona söz verdiği evi kendi elleriyle yaptıktan sonra, içerisinde çok da uzun süre oturamadan, sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu çok genç yaşta hayata veda ediyor. Mildred ömrünün sonuna kadar bu evde, bir daha evlenmeden oturuyor. Ölmesine yakın bir tarihte -2008- verdiği bir röportajda onu özlediğinden ve kendisini hep koruduğundan bahsediyor. En önemlisi ise Loving v. Virginia adı verilen karar anayasaya aykırı bulunarak evlilikte ırk yasağını kaldırtmış olup, evliliğin doğuştan gelen temel bir hak olduğunu kabul etmiştir. Bizler de endüstrileşmiş bir sektör vasıtasıyla bizim olmayan bir tarih hakkında fikir sahibi olmuşuzdur. Kendi ülkemizde sanata verdiğimiz önem sayesinde kendi tarihimizi tanıtmamız ve hatırlamamız ve dünyaya izletmemizse olanaksızdır şu koşullar altında.

the-loving

lying-on-couch

images-10

ruth-negga-loving-photocall-at-cannes-film-festival-5-16-2016-4

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: