ANOMALiSA

images-73

 

ANOMALiSA

“Bir yerlerde herkese göre birinin olduğunu ve sevecek birilerinin olduğunu ve konuştuğunuz her insanın sevgiye ihtiyacı olduğunu hatırlayın.” Huzursuz Michael Stone

“İnsan olmanın anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone

“Acı çekmenin anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone Peki ya,

“Hayatta olmanın anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone

Ve tüm bu soruların üzerinden naif bir hikaye doksan dakikaya sığdırılarak anlatılabilinir mi? Hem de bu soruların somut ama kati olmayan cevaplarına yaşadığımız yeryüzü cehenneminde ulaşamayacağımızı bile bile. Hem de başrollerde stop motion tekniğiyle canlandırılmış kuklaları kullanarak. Hem de tüm karakterleri seslendirmek için sadece üç ses kullanarak: Michael Stone’u seslendiren David Thewlis, Lisa’yı seslendiren Jennifer Jason Leigh ve tüm diğer sesleri kadın erkek fark etmeksizin seslendiren Tom Noonan. Duke Johnson ve Charlie Kaufman tüm bunları yapmış ve de olmuş. Çok da özel bir film olmuş. İçerisinde çok derin anlamlar barındıran, soran sorgulayan, zamanın ötesinde ve yetişkinlere yönelik bir animasyon olmuş. Zamanın akışı içerisinde sorgulamayı bırakın anlama şansı bulamadığımız anlamsız gibi görünen anları Kafkaesk bir yaklaşımla aktarabilmiş ikili izleyiciye. Bunu da son derece sevecen bir tonda yapmışlar, sevecen kuklalar eşliğinde. Kuklalarını seven yaratıcıları olarak kalıyorlar hafızalarda sırf bu yüzden. Yetişkinlere yönelik bir animasyon olduğunun filmin başında belirtilmesinin nedeniyse birazcık küfür, birazcık argo, birazcık kukla çıplaklığı, bir de kuklalar arasında geçen bir baştan çıkarma ve sevişme sahnesi barındırmasından kaynaklanıyor olması. Benimse kulağımda hiç geçmeyen “Lakme” operasından “Flower Duet” var. Tıpkı Michael Stone’un çevresindeki sıradanlıktan ve anlamlandıramadığı durumlardan kaçmak için ipod’una sığınması ve sonra melodinin ıslık versiyonunu taksinin içinde çalması gibi. Bazen müzik her şeyin üstesinden gelebiliyor, ortak ve sevilen bir nokta olabiliyor ve bazen müzik teselli verebiliyor huzursuz ruhlara bu karmakarışık dünyada.

1401x788-Screen-Shot-2015-11-02-at-11.06.31-AM

images-204

720x405-079-ANOMALISA-011R

İngiliz asıllı Michael Stone bir konferans vermek üzere Melekler Şehri Los Angeles’dan Batı’nın kraliçesi olarak adlandırılan Cincinnati’ye giden uçak daha inmezken başlıyor etrafına çektiği insanlarla yaşadığı sınırlı, garip ama çoğunlukla gereksiz diyaloglara. Yan koltuğundaki yolcudan, taksi şoförüne, oteldeki resepsiyonistten komiye kadar herkes ayrı bir alem gündelik sıradanlıkları paylaştığı. İnsana her gün aynı metrekareyi paylaştığı yüzünü bir daha hatırlamayacağı insanlarla yaptığı diyalogların anlamsızlığını, sıradanlığını ve değersizliğini anlatmaya çalışıyor sanki. Kurgu bir isim olan Fregoli ismindeki otelin gerçek anlamıysa nörolojik bir rahatsızlık olarak tanımlanan Fregoli Sanrısı-bir diğer adıyla Binbir Surat Sendromu, yani kişinin kendisi dışında gördüğü herkesi birbirinin kopyası sanması durumu. Tıpkı zaman zaman ve gitgide artan dozlarda Michael’ın da herkesin aynı kişi olduğunu ve o aynı kişi tarafından rüyasında, telefonun ucunda taciz edildiğini ve tehdit altında olduğunu düşünmesi gibi. Michael’ın varoluş ve orta yaş krizine ek olarak beraber yaşamak zorunda olduğu bir de böyle bir rahatsızlığı var onu huzursuz edip kafasını karıştıran, hayatının sıkıcılaştığını düşünmesine sebep olan. Telefonun öbür ucundaki karısı Donna ve küçük oğlu Henry’nin sesleri bile aynı geliyor kulağına. Kendisinden sadece oyuncak isteyen oğluna ve eşine yabancılaşması bundan. Kafasının içinde duyduğu sesin peşine düşüyor otelde. O mükemmel sesin sahibiyse Akron’dan arkadaşıyla onun vereceği konferansı dinlemek üzere gelen Lisa oluyor. Lisa Orta Batının her yerine paketli pastane ürünleri gönderen bir firmanın müşteri hizmetlerinde çalışıyor. Yürüyüş yapmayı, bisiklet sürmeyi, kitap okumayı, sinemaya gitmeyi, scrabble ve Yahudi pokeri oynamayı ve mızıka çalmayı seviyor. Kendini kıyasıya eleştirebiliyor. Fiziksel olarak ortalamanın altında ve çoğu insanın ona bakmaktan hoşlanmadığını, Michael’ın kitabını, sözlük yardımıyla ancak, okuyabildiğini itiraf ediyor. Üniversiteye hiç gitmemiş. Hep çağrı merkezlerinde çalışmış. Çünkü mağaza ve restoranlar onu hiç işe almamışlar. Sekiz yıldır erkek arkadaşı yok. İlk erkek arkadaşıysa 60 yaşında, evli, kızı kendisinden büyük bir adammış. Lisa’nın peşinden koşmasının nedeni ondan “iyi” bir çocuğu olmasını istemesiymiş. Tüm bunlara rağmen Michael, güneşe doğru yürümek isteyen, tüm zamanlar ikisininmiş gibi varsayıp öyle hareket eden Lisa ya da Anomalisa ya da Japonca karşılığı olan Cennetin Tanrıçası’nda özel bir şeyler buluyor. Onu tüm diğer seslerden ve bedenlerden ayıran, kendine özel kılan bir şey oluyor bulduğu her neyse. Fakat biz ikimiz farklıyız derken bunu kastetse de, Lisa’nın da anısı yok oluyor bir süre sonra, Michael’ın hastalığı yüzünden. Filmin güzel yanı da bu oluyor. Fregoli’nin varlığından bihaberseniz eğer, varoluş krizinin ortasındaki mesleki anlamda başarılı olmuş, iyi paralar kazanmış, hayranlar edinmiş, bir ev, bir eş, bir oğul ve bir sürü arkadaş edinmiş ama yine de yalnız olduğunu düşünen bir adamın şaşkınlığı üzerinize siniyor. Maskelerin ki bu maskelere kendisininki de dahil, bir bir düştüğüne, başta belirttiğim Gregor Samsa misali bir çeşit dönüşüm geçirerek gitgide etrafındaki herkese yabancılaşmasından kendi hayatınıza pay çıkartıyorsunuz. En azından benim öyle oldu. Kafka’nınsa tüm yazılı metinlerde ne kadar önemli bir iz bıraktığını anlamış oldum. Bir adam bir bunalım bir bunalım çıkmakta direndiği Şato’sundan yazmış durmuş ve üzerinden geçen bir yüzyılda etkisini yitirmeden her metnin ve bilinçaltlarımızın bir köşesine sinmiş azıcık da olsa.

Anomalisa-poster

Uzmanlığıyla ilgili bir kitap yayınlamış, konferans vereceği salonu da doldurmayı başarmış Michael Stone konferans esnasında zihin bulanıklığı yaşıyor. Ağzından çıkanlar yani kalbinden geçenlerle, önündeki didaktik metin örtüşmüyor bir türlü. Silinen yüzler gibi, hazırladığı metindeki kelimeler de siliniveriyor bir anda. Kaybolmuş bir adam var şimdi izleyicinin karşısında. Issız bir adanın ta kendisi. Çırılçıplak. Sarf ettiği her cümle kendisine çıkan: “Her müşterinin bir birey olduğunu hatırlayın. Konuştuğunuz her kişi bir gün geçirmiştir. Bazı günler iyi geçmiştir. Bazı günler kötü. Konuştuğunuz her kişi bir çocukluk geçirmiştir. Hepsinin bir bedeni vardır. Her bedenin acıları vardır. İnsan olmanın anlamı nedir? Acı çekmenin anlamı nedir? Hayatta olmanın anlamı nedir? Bilemiyorum. Aşkımı kaybettim. O denize doğru sürüklenen bir gemi. Benimse konuşacak kimsem yok…” Sonra mı, ondan sonra bir gün bir yerde ölüm geliverir ve tüm bunlar biter. Sanki hiç var olmamışız gibi.

anomalisascreenshot-xlarge

Fregoli’yi, Kafka’yı bir tarafa koyduğumuzdaysa çok tatlı bir aşk hikayesi yaşanıyor gözümüzün önünde. Orta yaştaki bir adam, ortalama bir kıza tutuluyor. Michael tıpkı yıllar evvel Cincinatti’de terk ettiği kız arkadaşına yaptığı gibi Lisa’yı da terk ediyor sonunda belki ama, optimist Lisa Hasselman ona müteşekkir kalıyor aşkı hiç böyle hissetmemiştim derken. Güzel bir gece yanlarına kar kalıyor ikisinin de. Yüzünü güneşe doğru çevirerek dönüyor evine. Mutlu ve özgür. Ve kısa da sürse de aşk güzel bir şey. Yaşamak için bir neden olmamakla birlikte, yaşanılan sıradan bir hayatı çekilir kılıyor zaman zaman geriye bakıp düşündükçe.

“Gün ışırken eve gelirim
Annem der ki, hayatını ne zaman doğru düzgün yaşayacaksın?
Anne, biz talihlilerden değiliz
Kızlar eğlenmek isterler
Bazı erkekler güzel bir kızı alır ve onu dünyanın kalanından saklarlar.
Ben güneşe doğru yürüyenlerden olmak isterim.
Kızlar ise eğlenmek isterler…” Girls Wanna Have Fun, Cyndi Lauper

downloadfile-41

images-172

images-75

images-85

 

 

THE HATEFUL EIGHT

 

downloadfile-14

THE HATEFUL EIGHT:

“His, adaletin özüdür. Çünkü hissiz yerine getirilen adaletin daima adalet olmama tehlikesi vardır.”

“Zenciler korktuğunda, beyazlar güvende oluyor.”

“Aşka bak. Yere uzanıp birlikte kardan melekler mi yapmak istiyorsunuz?”

“Bunca zaman eyerdeki bir göt değildim sadece.”==>söz konusu olan bir Tarantino filmi ve replikler aşağı yukarı böyle ama son derece manidarlar da…

“The Hateful Eight” Quentin Tarantino’nun sekizinci filmi. Zaten jenerik akarken belirtilmekte Tarantino’dan sekizinci film diye. Demek ki bir filmden öte bir bilmem kim filmi izleyeceğiz ve bu bilmem kim de Tarantino olunca yaklaşık üç saatlik süresiyle acaba neler anlatmış gene Tarantino diye merak etmeden, merak edince de bakmadan, açınca da izleyip bitirmeden edemiyor insan. Bir bakmanın bedeli de hayattan eksilen iki saat kırk beş dakika. Türleri karıştırmayı seven ve kendine has bir üslubu olan yönetmenimizin yolundan gidelim ve karşılıklı sorular ve geveze cevaplar eşliğinde değerlendirelim bu uzuun filmi Ennio Morricone’nin dönüşü eşliğinde.

downloadfile-13

images-52

Filmi henüz izlememiş potansiyel seyirci sorar : Nasıldı? diye.

Filmi izlemiş ve eleştirisini yazmaya niyetlenmiş aynı zamanda müteahhit ve site yöneticisinden cevaplar : Filmi henüz izlememiş seyirci, peşinen belirteyim istedim ki, ben, filmi izlemiş seyirci için yazıyorum. Çünkü spoiler veriyorum durmadan ve bu hususta parmaklarıma mani olamıyorum. İstiyorum ki filmi izlemiş ama bir başkası ne düşünmüş, ne hissetmiş acaba içerikli bir yazı okumak isteyenler okusunlar beni. O yüzden sen şimdi burada nasıldı diye sorduğunda ben konusunu yazamayacağım sana. Filmin künyesini de koymayacağım yukarıya bir yere. IMDB’yi göstereceğim sana adres olarak. Nasıldı demiştin. Cevap veriyorum: Uzundu. Gevezeydi. Argoydu. Küfür çoktu. Sürekli patlayan silahlar, oluk gibi akan kanlar, kesilen, uçurulan uzuvlar, bir de bof’layan kafalar vardı ve filmin sonunda filme girip çıkan kim var kim yoksa ateşli silahlarla öldürüldü. Daha tuvalete gittiğini göremeden hakkın rahmetine kavuştular tek tek. İnsanlar sustu, silahlar konuştu. Bazen tek tabanca yetmedi, iki silahla birden işe giriştiler. Bir sahnede Samuel L. Jackson adamı vurup öldürdükten sonra, tatmin olmamış olsa gerek ki çifter tabancasından kurşunlar sıktı kafasına kafasına Bob’un ve o kafa bof’layarak karpuz gibi patladı bir anda. Çok çekirdekli, kütür kütür bir karpuz hayal et. İşte öyle. 1800’lerin Wyoming’inin karlarla kaplı dağlarının ve yollarının ortasında altı(rakamla 6) atın çektiği bir posta arabası ve içindeki yolcuların öngörülemez bağlarıydı anlatılan. Sonrasında ise sıkışıp kaldıkları bir kulübenin içinde Agatha Christie romanlarındaki gibi bir soruşturmaya ve vahşi batı usülü bir hesaplaşmaya dönüştü yaşananlar.

FHİPS : İyiymiş. Eğlenceli miydi bari?

Meriç : Ya aslında tam iki defa kahkaha attım. İlkinde Kurt Russell, posta arabasının sürücüsünü silahları kuyuya atsın diye dışarıya yolluyor ve dışarıda berbat bir tipi var. Adam döndüğünde yarı donmuş vaziyette “bir daha asla ama asla beni dışarıya yollama” diye hınçla bağırıyor ona. Sonra da duvardaki boydan boya asılı kıllı bir postu üzerine geçirip şöminenin önüne geçip, titreyerek yere uzanıyor. Diğerleri şaşkınlıkla iyi olup olmadığını soruyorlar bir anne şefkatiyle. “Yahni var, yer misin?” diyorlar. Bu sıcak teklifle içi ısınan adam istekle “Biraz ısınayım önce, yerim sonra.” diyor.

FHİPS : Bitti mi? Komik mi bu şimdi? Ben gülemedim.

Meriç : Durum komedisiydi anlattığım. Espri olmadığından gülemezsin tabii. Sen sordun eğlenceli mi diye, ben de hatırladığım kadarıyla beni güldüren sahneyi sana aktardım. Gelelim ikincisine. Bu da esprisiz ama. İçine zehir atılmış kahveşerini içenler masaya, yere kan kusuyorlar. Kurt Russell, Jennifer Jason Leigh’nin suratına kusuyor. Daha önce de burnunu kırmıştı ve ön dişlerini kırmıştı ve arabadan beraber uçmuşlardı(bak bu sahne de komikti, yeri gelmişken), yahniyi suratına boşaltmıştı, bir de erkek kardeşinin patlayan kafasından dağılan parçalar suratına bulaşmıştı. Yahniyi şapkasıyla silse de diğer ifrazatlar yüzüne yapıştı kaldı ve filmdeki rolünü berbat bir kabusa dönüşerek bitirdi Leigh. Dişsiz ağzı ve kanlı suratıyla çırpına çırpına can verdi. Onu izleyen iki adam da karşısında zevkle oturup ölümünü izlediler, güzel dans etti derken havada çırpınmasını kastediyorlardı.

FHİPS : Iyyy iğrençsin.

Meriç : Ben ne iğrenç olacağım, sen git Tarantino’ya sor amacın neydi diye.

FHİPS : Olmaz ama hazır sen varsın karşımda. Boşver Tarantino’yu. Yani ulaşma şansım olmadığından diyorum yanlış anlama. Neden bu kadar iğrenç bir şey çekmiş ki? Kan, kusmuk filan. Bir tek “şey” yok içinde. Neyse.

downloadfile-19

images-83

giphy

images-47

the-hateful-eight-filmszene

downloadfile-10

Meriç : Yukarıda anlattığım şiddetin bir başka türlüsü günlük hayatta var ki zaten. Yönetmen iğrençlikte tavan yapmış ve hepimizi son sahneye hazırlamış. Herkes birbirini iğrenç, tuhaf, haksız şekillerde öldürdükten sonra, geride sağ kalan nefret dolu sekiz’in ikisinden biri, testislerinden(kibarcası buydu yoksa diğer t’lisi kullanıldı film ve çeviri boyunca) vurulmuş Samuel L. Jackson ve sekiz’in ikisinden sağ kalan ikincisi bacağından vurulmuş Şerif kan kaybından ölmezden önce, bir keyif bir keyif Exorcism’deki içine şeytan kaçmış kıza dönüşmüş Leigh’i ipe çekmek suretiyle asarak öldürüyorlar. Saatler süren bunca manyaklıktan sonra Şerif, Lincoln’ün mektubunu istiyor Samuel L. Jackson’dan. Sonra da yüksek sesle okuyor, Lincoln’ün yazıp yazmadığı muallakta bırakılan ama bir dostuna yazsaydı da bu şekilde yazacağı muhtemel olan sevgi dolu saygın mektubunu;

“Sevgili Marquis,
Umarım bu mektup sağlıklı bir şekilde eline ulaşır. Ben iyiyim. Keşke gün içinde daha çok saat olsaydı. Yapacak çok iş var. Ama zaman çabuk geçiyor. Ama eminim ki senin gibi adamlar, bir fark yaratacaklar. Ordudaki başarın sadece sana değil, tüm ırkına itibar kazandırmıştır. Ne zaman senin haberini alsam, gururlanıyorum. Hala yapacak çok işimiz var ama el ele verirsek başaracağımızı biliyorum. Sadece şunu bilmeni isterim ki, aklımdasın ve umarım bir gün yollarımız kesişir. O zamana dek, senin dostun olarak kalacağım. Ole’ Mary Todd çağırıyor. Sanırım artık yatma vakti.
Saygılarımla
Abraham Lincoln”

FHİPS : Yazan Lincoln muymuş gerçekten?

Meriç : Sence? Bunların kurgu karakterler olduğu düşünüldüğünde?

FHİPS : Doğru ya. Anlıyorum yönetmen mesaj vermek istemiş.

Meriç : Sana bir şey söyleyeyim mi? Bundan sonra senin adın FHİOZSS olmalı.

FHİOZSS : O ne demek ki?

Meriç : Filmi henüz izlememiş orta zekaya sahip seyirci.

FHİOZSS : Zeka düzeyimi ölçecek bir aletin olmadığı gibi, bunu sen belirleyemezsin de.

Meriç : Belirleyen ben değilim zaten. Hükümetler ve onların karar mekanizmaları var. Kotalar koyup, eğitimi belli bir düşük seviyede tutmaya çalışıyorlar, aşanları da bilgileri ölçüsünde cezalandırıyorlar.

FHİOZSS : Biliyor musun şu an seni dinlemeyi bırakabilirim. Okuyucu da okumayı bırakabilir. Ama sırf meraktan soruyorum ve katlanacağım sana. Anlat bakalım “Bayan Çok Bilmiş”, Tarantino’nun benim anlayamadığım anlam yüklü mesajını.

BÇB : Mazoşistleri severim. Sahiplerine itibar ederler. Ama ben bağımsız çalışmayı severim ve kafama göre hareket etmeyi. Böyle olunca sevilmek zordur ama benim umurumda değil. Tarantino’nun da bunu önemsediğini sanmıyorum. Çünkü eziyet ediyor seyircisine. Ama vaat ettiği ödül muazzam. En sonunda Şerif duygu dolu mektubu okurken kamera yavaş yavaş ipte asılmış olan Leigh’in arkasından yukarıya doğru çıkıyor. Filmin başındaki uçsuz bucaksız beyazlığın içinde karşımıza çıkan çarmıha gerilmiş İsa’ya benziyor bu haliyle. Tüm insanlığın kefaretini ödedikten sonra, insanlık bu halde çünkü. Hala da öyle. Borçluyken alacaklı gibiyiz. Daha da beter. Nefretle doluyuz. Sevgiyi unuttuk. Kırıntılarını da saklıyoruz. Vermeyi bilmiyoruz. İğrençleşiyoruz gün geçtikçe. Erkekler zorba. Kadınlar da öyle. Zorla alıyoruz bizim olduğunu sandıklarımızı. Korkunç şeyler izliyoruz. Korkunç cinayetler işliyoruz. İşkence bizden soruluyor, hayvanlardan değil. Gözümüzü kan bürüyor. Sırlarımız var sakladığımız. Bazıları var, çok tehlikeli. Mahvediyoruz, paralıyoruz birbirimizi. Kapalı kapılar ardında kumrular gibi düşünüp, birbirimizin kuyusunu kazıyoruz. Birbirimizi zehirliyoruz. Bunun için harici bir madde bile kullanmıyoruz kimi zaman. Sözler yetiyor. İmalar. Kinayeler. Kendimizi satıyoruz. Bir fiyatımız var. Kendimize değer biçebiliyoruz. Sattığımız bedenimiz değil, düşüncelerimiz oluyor. Korkunç şeyler yapıyoruz kendimize, birbirimize, sevdiklerimize, hayvanlara, çocuklara. Dinler bizi iyileştirmiyor. Ne İsa’nın, ne Musa’nın faydası yok tüm bu yaşananlara. Onlar sessiz tanıklar. Değişen yüzyıllar sadece; coğrafyalarda değişen bir şey yok. Ya çok aptalız ya çok cahil ya da sonradan görme. En çok da şuursuz. Her nesil değerlerini daha çok kaybetmiş oluyor. Ve film sonunda şunu gösteriyor ki, insanoğlu artık düzelmesi mümkün olmayan yozlaşmış bir canlı türüdür ve doğrular yanlışların yanında harcanıp gitmekte bir pul gibi. Dünyayı değiştirmek heveslisi bir grup insan da tıpkı Lincoln gibi öldürülerek ayrılıyor aramızdan. Onların mirasçıları da bir halt edemiyor tıpkı filmdeki zenci binbaşı rolündeki Samuel L.Jackson gibi. Bir zenci olup Amerika ile karşı karşıya gelmek ne demektir bilemezsin derken ırkının maruz kaldığı şiddetten sonra, o da her şiddete maruz kalmış çocuk gibi bir yetişkin olduktan sonra aynısını uyguluyor karşı tarafa. O kadar hınçlı ki aslında. İnsanların kendi yollarını kendi kapattıkları çok doğru aslında. Kendini vurdurtuyor en sonunda. Meksikalıları sevmeyen, kadınları sevmeyen, tipini sevmediğini sevmeyen bir zenciye dönüşmüş, bayağı bayağı ırkçı ve rütbeli bir zenci olmuş hayatta.

downloadfile-12

FHİOZSS : Tüm bunları son dakikaya bırakmış yani yönetmen. Peki sen filmi sevdin mi?

Meriç : Söylediğim gibi, yönetmenin öyle bir kaygısı olmamış ki. Bu Tarantino’nun en telaşsız filmi. Belki en iyisi değil ama en yadırgatıcı olanı. Yapacağını yapmış, aklına eseni söyletmiş karakterlerine. İnsanlığın düştüğü ve öldüğü durumu gösterebilmek için yer yer goreye kaçan unsurlar kullanmış. Samuel L. Jackson’ın koltuğundan kaldırmak ve vurmak için bahane yarattığı bir babayı oğlunu kullanarak kışkırttığı sahne rezaletti mesela. O ölçüde de başarılı aslında. Çok hırlı hacivat olmasa da sürekli itilip kakılan çete üyesi, bir sürü adamın içindeki tek kadına yapılanlar, ondan önce Minnie’nin yerinde sırf ortam hazırlamak için boşu boşuna öldürülen masum insanların katli insanın insana biçtiği değeri anlatmak için kullanılan araçlardı sadece. Ben zor tahammül ettim bu kadar iğrençliğe. Kaç dakika kalmış diye baktığım her an kırk beş dakika kalmış diyordu sanki ve film sonsuz gibiydi bitmek bilmedi. Çünkü bu aralar hassas olabilirim ve şiddeti kaldıramayacak durumdayım ve bundan önce benim için çok önemli bir film izledim ve onun verdiği mesajlar, anlar hala belleğimde tazeyken, bitmeyen bir filmden kurtulmaktı tek derdim. Ama… Ama gel gör ki şimdi anlıyorum Tarantino amacına ulaşmış. Kendi silahlarını kullanmış. Ve o son dakikalar tüm filme değerdi. Ayrıca düşünüyorum da son zamanlarda izlemiş olduğum ve kahkaha attığım bir başka film yok. Tarantino beni güldürebilmiş yani. Hayattan, insanlardan bu kadar soğumuş, gülmek için yaratılmış ama onu unutmuşken hatırlattı bana.

FHİOZSS : Sevmek acı, gerçek acı
Benzer birbirine…

Meriç : Biliyor musun, senin adın gene FHİPS olsun.

FHİPS : Sağ ol. Lütfettin. Senin sorunun nedir biliyor musun? Sen, okuyucunla ne yapacağını bilemiyorsun. Onu belli bir kalıba sokmak istiyorsun. Senin gibi düşünmesini, seni anlamasını filan istiyorsun. Ama insanlar birbirini zor anlıyor, zor dinliyor. Çoğunlukla dinlemiyor bile. İnsanlar bakıyor ama görmüyor, görse bile hissetmiyor. Kaldı ki sen de çok kolay değilsin hani. Seni ekleyen kız kapalı diye onu takip etmiyorsun mesela. Ne olur yani onu takip etsen? İncilerin mi dökülür?

Meriç : İnci takmıyorum ben. Günlere de gitmiyorum. Ve evet takip etmiyorum çünkü ayrı dünyaların insanıyız, ayrıştırıldık ve birbirimizin zencisi olduk. Ben de bıraktım şirin gözükmeyi, ona buna yaranmayı. Hem hayatta, sanatta özgür düşünmezsen kendi kendine verirsin ödüllerini. Bunu yasaklayan zihniyete karşıyım ben. Bir Necip/b Mahfuz çıkaramıyoruz. Mısır kadar olamıyoruz. Sürekli İslami kurallara göre yaşanmaz. Hep adamların dediği yapılmaz. Allah istedi oldu yok. Allah çoktan pişman insana irade verdiği için. Tutunacağım bir kuru dal olsun, el yapımı örtü değil. Bilmediğim dallar dikenlidir, kanatırlar ellerimi. Ben razıyım derede boğulmaya. Varsın başkaları okyanusta yüzsün. Ben zenciyim bu dünyada.

FHİPS : Amma da tip çıktın haaa. Kızı takip edip etmemenle alakası ne tüm bu söylediklerinin? Seni solaryuma sokalım da gerçekçi olsun söylediklerin. Biraz da çok tutalım istersen. Necip/b Mahfuz çıkaramıyoruz ama bu ülkenin ihtiyacı bir Yanık Ömer’dir, kim bilir?Çünkü kör etmekle bırakmazdık. Genelde öldürerek sonlandırıyoruz hadiseleri. Bu topraklar böyledir cicim. Yaşar Kemal’ler de yetiştirmiştir.

Meriç : Şu soğuk havada dudaklardan dökülen bir soğuk espri olsun adın.

FHİPS : Şair günlerin mi geldi aklına? Hem bakıyorum da artık şiir de yazamaz oldun. Varsa yoksa onun bunun çektiği filmler, diziler. Çoğu Amerikan filmi bunların. Bizim sinemamız, dizilerimiz yok mu?

Meriç : Televizyonlarda korkunç şeyler yapıyorlar. Oyuncular ne yapsın? Orası ekmek kapısı, ondan saygım var ama bir gün baktım da… Zaten o oldu bir daha televizyon açamadım. O hale getirdiler sağ olsunlar.

FHİPS : Neydi ki o?

Meriç : Adını bilmiyorum. Ama dizi kırk metrekarelik bir gecekonduda geçiyor. Bir soba var köşede yanmayan. Döşekler çepeçevre. Diyeceksin ki böyle insanlar, böyle hayatlar yok mu, var. Var da bunlar çok korkunç şeyler konuşuyorlar. Tek istedikleri kendi fakir ve çaçaron kızlarını zengin villadaki uslu ve çaçaron olmayan kızla değiştirip hayatlarını maddi anlamda kurtarmak. Döşekten inip, berjerlere oturmak gayreti içindeler. Fakat haklarını yiyemem çünkü korkunç başarılı çirkefleşiyorlar. Kırsal kırsal konuşmalar filan. Ama gerisi tutsun diye tam bir kepazelikti. O oldu benim yerli dizi olayım. En kötüsüyle başlamışım demek ki. Şans işte.

FHİPS : Iyyy anladım o çok kötü gerçekten.

Meriç : Tarantino’dan geldiğimiz noktaya bak. Ben kendimi zenci ilan etmiştim en son.

FHİPS : Beyin fırtınası oldu ne güzel.

Meriç : Filmde de korkunç bir tipi vardı. Fırtınadan kapıları kapatamıyorlardı.

FHİPS : İzlemem lazım. İzledikten sonra gene konuşuruz hakkında uzun uzun.

Meriç : Sen izledikten sonra anlamı kalmayacak ki!

FHİPS : Bana büyüklük taslayamayacaksın yani. Pes. Seni okuyan sana ulaşamayacağından söz hakkı olmayacak nasılsa. Ama ben bir tehlikeyim senin için öyle mi?

Meriç : Dinlerken iyiydi ama bir merak bir merak.

FHİPS : Çekilmezsiniz.

Meriç : Biz kim?

FHİPS : Sen ve senin gibiler. Tüm o burnu büyükler. Gecekonduda yaşayanı küçümsersiniz, sonra bilir kişi oldum sanıp liderlik taslarsınız. Saf bencillik bu, Zenci bayan.

Meriç : Haklıymışsın. Tek bir konuda. Ben okuyucumla ne yapacağımı bilemiyorum gerçekten. Seninle de. Bütün insanlarla da. Nasıl geldik biz oralardan buralara bu konuşmada hala daha anlamış değilim.

FHİPS : Zevzek.

Meriç : Sensin.

FHİPS : Gerzeklik bende seni dinlediğimden.

Meriç : Sensin kaz kafalı.

FHİPS : Sefil yaratık. Allah yarattı demem gelme üstüme

Meriç : Bıçaklarım seni ruh hastası.

FHİPS : Hani bıçak? Vahşi Batı mı, Şırnak mı sandın burayı? Seni herkese anlatacağım, tüm dünyaya rezil edeceğim gör bak. Hepsine dicem okumasınlar seni.

Meriç : Hepsi kim? Dünya kim? Onlar kim? Kör olasıca. Olmayan hayaller gördüğün. Senin şapşal beğenine mı kaldım ben tek?  Git hadi git.

FHİPS : Görürsün sen. Mahvedicem, bir böcek gibi ezdireceğim seni.

Meriç : Kimsin sen?

FHİPS : Göreceksin. Bittin sen. Pis zenci.

Meriç : Geber.

FHİPS : Sen geber. Bu ne biçim film eleştirisi oldu lan böyle?

Meriç: Hani bir evlat öleceğine, dünya bölünseydi ikiye… Hani?

downloadfile-25

images-36

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑