FARGO 2014

“Kaygısızlar felaketi küçümser,
Ayağı kayanı umursamaz.” Eyüp 12.5:Kutsal Kitap’tan

“Kalabalıktan çok korktuğum,
Boyların aşağılamasından yıldığım,
Susup dışarı çıkmadığım için
Suçumu bağrımda gizleyip
Adem gibi isyanımı örttümse”… Eyüp 31.33-34:Kutsal Kitap’tan

image

DİZİNİN BAŞKARAKTERLER ÜZERİNDEN YORUMLANMASI:

Lester Nygaard:

Dizinin ilk bölümlerinde korkak, pısırık, ezik, acınası ve şaşkın, ilerleyen bölümlerinde korkak, acınası ve şaşkın, sonlara doğru ise yine bir parça şaşkın ve korkak olmakla beraber işini bilen, nispeten soğukkanlı, karizmatik, karşı cinsin idolleştirdiği(karısından ayrılana değil, karısı ölene var varacaksan diyen çeşitli kategorilere ayrılmış ve kalem kalem kritize edilmiş Anadolu, aydın, kırsal, kentli, okumuş, az okumuş, off o da çok okumuş kadınlarımızın ortak feryadı, Amerika’nın Minnesota eyaletine kadar ulaşmış olsa gerek) bir karaktere dönüşür yavaş yavaş. Lester’in erkeklik gururu denen şeyi tekrar kazanmasına yönelik geçirdiği değişim ve örtbas edilen onca suç ve cinayet vahşi kapitalizmin modern dünya insanının beş duyusundan sızım sızım sızmasının mübah sayıldığı zamanlarda bile insanın içini huzursuz ediyor bir parça da olsa, değer miydi tüm bunlara diye. Değer miydi Lester? Ve ne yazık ki ince buzun kırılganlığından Lester cevap veremiyor bize. Herkesin kendi küçük cehennemini kolaylıkla yaratabildiği dünyamızda, Lester’da bir küçük kara delikte yutulup gidiyor nihayet. Kendi küçük kara deliğinde. Ama gitmeden tuhaf izler bırakıyor insanların yaşamları üzerinde. Hess’ten karısının yardımıyla, erkek kardeşinden kendi işlediği suçu üzerine atıp hapishanede çürümesine sebebiyet vererek, eşinden de kafasına vurduğu çekiç darbeleri sayesinde intikam alıyor, onca zaman içinde biriktirmiş olduğu öfkesini çıkartarak. Satış primleri düşük, başarısız bir eş  ve çalışandan, hayatının ikinci baharında kazandığı özgüven ve saklandığı yerden çıkan şeytani zekası sayesinde maşayı tutan ele dönüşüyor. Sorun şu ki önceki Lester mı, sonraki Lester mı daha iyi diye kendi kendinize sorduğunuzda, ikisinden de pek hoşnut olamıyorsunuz. Ne dönüşümü, ne baştaki pasif ve sürekli aşağılanan, hor görülen halleri içinize sinmiyor bir türlü. Erkek kardeşinin de dediği gibi Lester’ın doğasında bir terslik, bir gariplik var ve bunu sevmeniz mümkün olmuyor. Lester sevimsiz bir dönüşüm geçiriyor. Henüz karakteri oturmamış bir ergenden, bir mitomana dönüşüyor.

image

Lorne Malvo:

İsmine dizinin ilerleyen bölümlerinde vakıf olacağımız, sosyopat, psikopat, her renge bürünüp de rengini belli etmeyen, her mesleğin erbabı(papaz, dişçi, ortopedist, imaj maker, kiralık katil, keyfi katil), kutsal kitap üzerinden entrika çeviren, aklı bir başka çalışan, hikayeler anlatmayı seven, cennetten kovulmuş olduğunu kendi ağzıyla itiraf eden, insanların kaderlerine, hayatın hal ve gidişine, toplu ölümlere sebep olmayı tüm bunları yaparken de Tanrı’nın eli değil, kendi kitabına göre kaderlerle oynayıp Tanrı’nın kendisi olmayı seçecek kadar özgüveni yüksek bir karakter. Aslında tam bir zırdeli olmakla beraber, süreç boyunca öğrenme şansını yakalayamadığımız bir geçmişsizlikten ötürü içindeki kötülüğün esasını ve temellerinin nasıl ve ne şekilde atıldığını da asla bilemiyoruz ama sinsi tahminlerimiz de yok değil hani kendimize sakladığımız. “Hayatımız kızıl bir gelgittir.” derken duruşuyla asla dışına yansıtmadığı kendi içindeki ateşten, anlamlandırılamayan insan doğasının ve genel olarak tüm tabiatın dengesizliğinden bahsediyordur belki de. Romalıların kurtlardan geldiği efsanesini hatırlattığı bir anekdotta ise “Hayvanların dünyasında azizlere yer yoktur” derken dünyanın birkaç peygamber tarafından iyileştirilemeyeceğini işaret eder inceden Stavros’a. Stavros’sa Tanrı var mıydı yok muydu diye olan biteni sorgular dururken hayatının dizginlerini kaybeder yavaş yavaş ve kendi felaketini kendi hazırlar. Malvo için ağzından çıkan ilk kelime kanundur ve başkalarının fikirlerine değer vermez. Gevezeleri, yaşam dilencilerini sevmez. Tek bir kişiye iş teklifinde bulunur beraber çalışmaları içn, o da kiralık katil olarak tutulan ikiliden Molly’nin vurduğu sağırdır, yani Mr. Wrench. Molly, orjinal filmdeki Marge’ın az konuşan ve cinayet işlerken enselediği Peter Stormare’le yaptığı konuşmanın benzerini, hastane odasında Sağır’la yapar.  Billy Bob Thornton, Steve Buscemi’ye dönüşür bir nevi, partner arayışındaki. Herkesi, her şeyi birbirine kattıktan sonra uzaktan izlemekten tuhaf bir zevk alır gibidir. En büyük zaafı hor görülen insanların yeni bir başlangıç yapabilmelerini sağlamak için önlerindeki engelleri kaldırmaktır. Ezenlerle, ezilenleri yüzleştirir. Cinayet işlemeye giderken asla maske takmaz, korkusuzdur. Tek bir karakter hariç hepsiyle yüzyüze gelmişliği, konuşmuşluğu vardır. Molly hariç. Tipi fırtınası esnasında bir an bir düşmüşçesine karşı karşıya gelirler sadece. Molly bir şekilde Malvo’yla asla karşı karşıya getirilmez. Malvo’yu yakalamak da Molly’e kısmet olmaz.

image

Molly Solverson:

Meslek erbaplarına bakış açımı değiştiren baba kızdan, kız olanı Molly. Ve tabii polis. Kendi vermiş olduğu bir karar olmamasına rağmen vicdan azabının kaynağı olan mesai arkadaşının kendisinin yerine gittiği Lester’ın evinde vurulması ve geride hamile bir eş ve boyası tamamlanmamış bir bebek odası bırakması aklını kurcaladıkça onu hırslandırmakla beraber, dizinin ilk bölümünde gördüğümüz şaşkın ve mesai arkadaşının bilgi ve tecrübesine yaslanmış Molly’den(kaputu açmak aklına gelmiyor cinayet mahallindeki), yine öldürülen arkadaşının önsezileri doğrultusunda şefliğe doğru ilerleyen bir kadına geçiş yapıyor adım adım korkusuzca. Etrafını çevreleyen ve hep bir şeylerden kaçan ödlekler ordusu erkeklerden daha cesurca ve daha soğukkanlı davranabiliyor her zaman. Nitekim kendisini sislerin içinde yanlışlıkla ama salakça vuran müstakbel kocası polislikten postacılığa terfi ediyor. Lester’ı her daim sorguya çekmekten kaçınan şefi evinin önündeki karları küreyen insanların yokluğundan şikayetlenip istifa etmek istediğini söylüyor  ve Lester’ın hep bir şekilde yırtmasına sebebiyet veriyor, Molly sorguya çekmek için paralansa da. Lester’sa tüm fiziki yetersizliklerine, ilk merhum eşinin söylediği üzere içi boş bir tabancayla kendini vuran ilk kişi sen olursun benzetmesini haklı çıkarırcasına tek fiske yemeden her defasında kendini yaralamayı başarıyor. Hatta son sürek avında da kaderin bir cilvesi olarak kendi küçük kara deliğine saplanıyor, polis tarafından vurulmadan. Kısacası erkekler kaçıyor, yan çiziyor, korkuyor, yalan söylüyor, iş işten geçtikten sonra olaylara el koyup, her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırırken, göz göze bile gelemiyorlar karşı tarafla ama Molly hep duruyor.

image

Lou Solverson:

Dizinin en karizmatik erkeği Keith Carradine tarafından canlandırılıyor. Korumacı, aklı başında, dolayısıyla doğru kararlar verebilen, aksaklığı bir mesaisinden yadigar kalmış, aynı zamanda iyi şarap ve iyi adam olmanın benzer kriterlerine haiz bir baba karşımızdaki tek çocuğunu bir başına yetiştirmiş olan. Dizideki erkek karakterlerin arasından sıyrılıyor bu ayrıksı, uzun adam(bizde de var bir uzun, karışmasın lütfen). Billy Bob ineze görünümlü sevimsiz bir cani, Lester pısırık olabilecek kadar küçük ya da küçük olabilecek kadar pısırık, Molly’nin kocası baş edemeyeceğini düşündüğü her tehlike sinyalinin karşısında bir atom bombası varmış gibi titreyip, bir an önce bertaraf etmek için vurarak kurtuluyor korku nesnesinden, polisler ebleh ve durgun akıllı ve aslında sanki kasabanın kalan tüm erkekleri tuhaf bir çılgınlığa kapılmışçasına aptallar ve kar, tipi ve sonsuz beyazlık onların ruhlarını ve akıllarını da dondurmuş her anlamda. Birkaç cingöz dışında hiç açıkgöz yok. Şark kurnazları da yok. Zaten Minnesota Kanada sınırında olduğundan kuzeye kaçıyor, bu da bize her yerin kuzeyinin daha bir soğuk olduğunu gösteriyor. Satıcılar alabildiğine saftirik. Kimse taksiye binmiyor. Kimse büyük tipinin yaşandığı gün hariç dışarı çıkmamazlık etmiyor kar diz boyu oldu diye. Küçük sapmalar, büyük kışkırtmalar olmazsa insanlar kaderlerine razı geliyorlar. Büyük kötülükler hep dışarıdan geliyor. Karsa son bir iyilik yapıp hepsini örtüyor kuş tüyünden bir yorgan gibi.

image

Stavros Milos:

Dizinin en trajik hikayesinin baş aktörü kendisi. Adından da anlaşılacağı üzere bir Yunan Ortodoksu. Ve hikayesinin başlangıcı Yunanistan’dan göç ettikleri güne rastlıyor. Karısının sızlanmaları(tüm kadınlar değil, bazıları hep sızlanır, bende sızlanırım her fırsatta, fırsat buldukça), arka koltuktaki bebek arabasındaki küçük oğluyla cebindeki son beş dolarla almış olduğu benzin suyunu çekip, onları beyazın ortasında bıraktığında ve bir tır tüm çabalarına rağmen durmayıp onu yolun ortasına savurduğunda, çenesi kara bulanmış halde Tanrı’ya yalvarırken bir mucize gerçekleşiveriyor ve bir çanta dolusu dolar buluyor kimin olduğunu bilmediği ve Tanrı’yla olan anlaşması bu şekilde başlamış oluyor yıllar yıllar önce. Lester’ın ve boşamaya çalıştığı halen daha sızlanmayı seven karısının Türk hamamı açma hayalleri içindeki fitness hocasının şantajları ve oyunları sonunda kendini Kutsal Kitap’taki kehanetleri savmaya çalışır halde buluyor. Kutsal Kitap’a göre Firavun, İbrani halkını azat edip ülkeyi terk etmeye izin vermediği için Mısır’ın başına 10 felaket gelmişti. Bunlar: 1) Nil nehrinin kana dönüşmesi=Stavros’un kan banyosu; 2) Kurbağa istilası; 3) Sivrisinek istilası; 4) Atsineği istilası; 5) Hayvan ölümleri=Köpek King’in odunla katli; 6) Çıban belası; 7) Dolu belası; 8) Çekirge belası=Süpermarketteki çekirge istilası; 9) Karanlık Belası; 10) İlk doğan çocukların ölümü’dür.=Stavros’un önlemeyi başaramadığı ilk ve tek evladının kaybı. Zavallı Stavros!

image

Gus Grimly:

Şaşkın damat, önce polis sonra postacı, müstakbel karısını dalağından vurdu ama öldüremedi, Lorne Malvo’yu da defalarca vurmak kendisine kısmet oldu hortlayıp da kendisini vurmasın diye. Onun dışında iyi kızı kaptı, dalağını aldı ama spermlerini bıraktı, huzuru ve mutluluğu buldu, apartman dairesinden ev düzenine geçti. Kanımca hep artıya geçti durdu. Zaten kıza göz koymuştu. Arada safların da şanslarının yaver gittiğinin bir örneği oldu. On bölümün en etkileyici hikayesi ise Gus elinden kaçırdığı Malvo yüzünden beşinci bölümde çaresizlik içindeyken Yahudi komşusu tarafından anlatılan ve mezartaşının üzerine de “Her şeyini veren adam” diye yazılan dünyadaki acıyla baş edemeyip malını, mülkünü, tek böbreğini akabinde de tüm organlarını bağışlamak için bileklerini usturayla kesen adamın hikayesi olmuştur. Elbette aynı hikayeyi paylaştığı Molly’nin bulduğu çıkış yolu daha akılcı olmuştur.

image

Ve  dizi boyunca bir takım işaretler ya da evrenin nazik hatırlatmaları olarak adlandırabileceğimiz bir takım göndermeler bir sebepten karakterlerin karşısına çıkıyor ve onları bir başka kadere doğru sürüklüyor ister istemez. Kör karanlıkta ortaya çıkıveren bir geyik bir arabanın yoldan çıkmasına ve Lester’la, Lorne Malvo’nun yollarının kesişmesine neden olabildiği gibi(Gel de kadere inanma!), bir kurt hikayenin sonunda Malvo’nun evini deşifre edebiliyor. Tıpkı orjinal filminde olduğu gibi çok kuvvetli bir müzikle açılan açılış sahnesinden sonra, karların ortasında bagajdan don paça fırlayan bir muhasebeci, sıradan orta sınıf hayatlar ve rutine dair sıkıcı konuşmalar şahit olduğumuz. Sıradan insanların hayatları bir süre sonra çığrından çıkabiliyor. İlk bölümde Lester’a sigorta poliçesini hamile eşini ve cinsiyetini henüz bilmedikleri çocuklarını da kapsaması için getiren karı kocadan araba satıcısı olan yeni evli genç adam, son bölümde Lorne Malvo’nun kurbanı olmadan önce küçük bir kızım var diye yalvarıyor hayatını bahşetmesi için ve çocuğunun cinsiyetini öğrenmiş bulunuyoruz bizde giderayak. Kanserden, ülserden ölen insana rastlamak imkansız bu kasabada. Herkes kiralık katiller, pısırık olmaktan gözü dönmüş kocalar tarafından hakkın rahmetine kavuşturuluyor ve tirbuşonun büyüğü ve elektriklisi olarak tarif edilebilinecek bir makineyle açılan delikten buzlu sulara atılan insanlarsa arkalarında boş mezarlar bırakıyorlar. On bölümün en etkileyicisi ise altıncı bölüm oluyor. Stavros’un acı dolu hikayesi, Malvo’nun yem olarak kullandığı fitness hocası ve polisin Litany eşliğinde karşı karşıya gelmesi, evin ve biçare adamın taranması, biri sağır ve dilsiz, diğeri erken gelen ölümü tadan iki kiralık katilin Malvo’yu sıkıştırmaları ve tipi altında göz gözü görmeksizin yapılan çatışma hep bu seçilmiş bölüme denk getirilmiş sanki.

Netice itibariyle birçok filmin başarısının yanından bile geçemeyeceği ve aynı adlı orjinal filmin ardından neredeyse yirmi yıl sonra; fakat bu sefer yapımcı koltuğunda oturan Coen Kardeşler’in belki de öngörüsüyle risk alınarak ortaya çıkmış, yaslandığı Kutsal Kitap’tan alınan referanslarla Tanrı’yı, kaderi, peygamberleri, aklın sınırları özgür kaldığında elinde kullanma kılavuzu bulunmayan insanlarca ne çeşit sonuçlara ulaşılabilineceğini gösteren, erdemli olmayı, cesur olmayı anlatan ama ne şekilde olursa olsun hiç kimsenin kendi küçük hikayesinin sonunu bilmediği(en başta Malvo), her şeyin yerli yerine oturduğu, izlediğim en iyi senaryoya sahip bir dizi film olmuş FARGO. En iyi senaryo.

image

                 

 

                                                                 BİRİNCİ BÖLÜM

                             “Bazı insanların kaderinde büyük şeyler yapmak vardır.”   FAUST

KADER:

Kırılganlıklar mevsimiydi. Kayıpların çok olduğu, hayal kırıklıklarının içe kapanmaları getirdiği, doğumdan çok ölümün kapılarda dolaştığı, düğünden çok düğümlerin peşi sıra geldiği, huzursuz ruh popülâsyonunun sakin ruhlara açık ara fark attığı, erkek çocuk beklerken kadın çocukların doğduğu, sokağa çıktığın anda ayazın yüzüne çarpıp tek yalamakla kalmayıp ısırdığı, sobaların tek göz odayı ısıtıp, diğer odaları rutubetiyle çürüttüğü kapkaranlık bir kış. Böylesi bir kış gününün akşamında bir taşra kentinin kenar mahallelerinden birinde başlayan doğum sancılarına, doktorsuzluk ve hiç bitmeyen parasızlık da eklenmiş ve altıncı çocuğunu doğurmakta olan genç kadın komşu kadınların elinde kan kaybından ölmüştür. Çektiği ızdıraplar dindiğinde ölümün hakkını verebilmiş kadının yüzüne huzurun serin dokunuşu temas etmiş, sevenlerine ileride hatırlayabilirlerse eğer ufak bir teselli kalmasına sebebiyet vermiştir. İşte bu altıncı çocuk kadının davasının hükmü, kâinat tarafından yazılmış olup, mahkûmiyetinin nedeni ölüme sebebiyet verme, cezası ise ömür boyu bu dünyada bu bedene ve bu isme sıkıştırılma cezasıyla kayıtlara geçirilmiştir.

Evren yazar evren bozar misali genç kadın bebekken bilmemiş, kendinden büyük kardeşlerinin elinde döne dolaşa çocukluğa erdiğinde ve çocuk felcinden bir bacağı topal kalıp da aksaya aksaya en büyük abisinin yanında okula götürüldüğünde idrak edebilmiştir ancak sebebiyet verdiği anasızlık ve güzide kaderi tarafından buna ek olarak topallıkla cezalandırılmanın ne demek olduğunu. Hoş ne geldiyse onun ve ailesinin başına yoksulluktan gelmiştir ama kader adı, evreni aklayan bir kelime olduğundan hoşa gitmekte, avutmaktadır herkesi. Kaderdendir doktora gidememek, kaderdendir aşı olamamak. Abi ve ablaları kâh evlenerek, kâh kaçıp giderek, kâh askere gidip gelemeyerek bir bir evi terk ettiklerinde çok defalar baş göz edilmeye çalışılan babası inatla direnerek kızının yazgısına ortak olurcasına bir daha evlenmez asla, ta ki ölene dek. Dışarıdan bakıldığında tuhaf bir ikili olmuşlardır. Kız akıllı çıkmış öğrenim hayatı boyunca tüm derslerinden geçmiş, kimselere sorun çıkarmadan sessiz sedasız mezun olmuştur liseden. Bu zaman zarfında babanın üzerine çökmüş korku ve kaygılar yerini kızını daha hala kendi elleriyle okula götürüp getiren, hayatını elinde kalan tek şey olan kızına adamış bir adamın umutlarına bırakmıştır. Sınıf arkadaşları ve mahalleden komşuları arkalarından konuşur olmuştur bu yaşta kız okula babayla mı gelirmiş diye. Ne bu böyle karıkoca gibi diyen bile çıkmıştır. Dış dünyayla bağlarını iyiden iyiye koparmış baba kıza cesaret edip bir şeyler çıtlatmaya yüz bulamadıklarından da mahalle aralarında ettikleri dedikodularla yetinmek zorunda kalıp, bir süre sonra da kendi dertlerine düşüp iyiden iyiye unutmuşlardır bu karmaşık ikiliyi. Bir gün babası öldüğünde ise kimselere haber vermeden acısını kalbine, babasını mezara, arayıp sormayan kardeşlerine inat birkaç parça eşyasını alarak çıktığı evini de dökmüş olduğu benzinle iyice ıslattıktan sonra, alevlere teslim ederek çıkıp gider tam 19 yaşında. Yanında götürdükleri ise babasından kalma bir miktar birikmiş para ve bir kaç parça da kıyafettir. Nüfus kâğıdını da atmak ister alevlerin arasına sanki hiç Kader olmamış gibi. Evini yakmıştır bir daha dönmemek için, eşyalarını yakmıştır ona geçmişini hatırlatmamaları için; eğer bir imkânı olsa kimliğini de değiştirip yeni bir kimlik ve yeni bir isimle, yeni bir hayata başlıyor olmayı tercih ederdi. Bu olasılık gelecekte olabileceğinden şimdilik gerçekleştirmeyi dilediği hayalleriyle düşer yollara bir başına Kader.

—-.—-

On dokuz yılın ardından genç kız hayatında ilk defa şehrini, semtini, evini barkını terk etmiş; ama aynı zamanda ilk defa şehirlerarası bir otobüse binmiş, tabi bunun için semt garajındaki görevli memurun cam kenarı mı, koridor mu olsun sorusuna ne diyeceğini bilemeden ama sonra pencere kenarı ona hep akmakta olan ama kendisinin bir türlü dahil olamadığı geçmişte kalan hayatını anımsattığından, koridor demiş, yol boyunca onunla beraber seyahat eden yolcular ve arada meşrubat ikramı için gezen muavini gözleriyle takip etmekten yolun ne kadar sürdüğünü anlayamamıştır bile. Babasının hiç konuşmadığı ama arada sırada haber aldığı ana bir baba ayrı bir erkek kardeşi vardır. Önce onu bulacaktır İstanbul’da. Eyüp’de oturmaktadır amcası. Adresini evi toparlarken bir zarfın üzerinde görmüştür. Adam hala orada oturmuyorsa da sora sora bulacaktır ama şansını deneyecektir her şeyden önce. Bu saatten sonra gidecek kimsesi yoktur. Kardeşleri bir daha ne onu, ne babalarını arayıp sormamıştır. Babası ise bu gidişlerin ruhunda açtığı yaraları kızına sezdirmemeye çalışmış, tek bir şikâyet etmemiştir sınırlı yaşamı boyunca. Zaten çok konuşmayı sevmeyen adam, geçmişin üzerine bir perde çeker, bir daha da perdeyi aralamaz. Küçük yer olduğundan, ana göçtü, kardeşler kaçtı, babanın da arkasında kalacak diye erken yaşta biraz da acıdıklarından olsa gerek Kader’e bir bir kısmetler çıkmaya başlamış; ancak babası yarı hiddet çoğu tiksinti dolu ama çok kesin bir dille reddetmiştir kızı kusurlu diye gelen kâh iki karılı kuma götürmeye meraklı yüzsüzleri kah yaşlı ve dul kalmış dedeleri. Anne tarafı ise köyden hiç çıkamamıştır ve kasabadan köye geçmeyi istemez Kader’de. Oradaki hayat daha çilelidir çünkü. Bir küçük bakkalları vardır, sonradan gelmiş bir de sağlık ocakları. Kış geldi mi kar kaplar yollarını, zaten yürümekte güçlük çektiğinden buzlar çözüldükten sonra kalan çamurla karışmış eriyik karlar daha da güçleştirir yaşamını. Bozuk yollarında kaç defa kaymış, düşme tehlikesi atlatmıştır. Her doğrulduğunda önce sağlam bacağını kontrol etmiştir. Bir can hakkını kendini bilmezden önce kaybettiğinden, kalan canına yani bacağına gözü gibi bakar olmuştur. Soba yakmak, odun kesmek, bir başına evin onca işiyle uğraşmak ve bunlarla ömrünün biteceği düşüncesi her aklına geldiğinde sırtı ürpermiştir Kader’in. Köyde gençte kalmamıştır artık. Kalanlarda Fatih gibidir. Fatih’se..

Köylü kaç dönüm toprakları varsa oradan ekip biçtikleriyle geçinmektedir. Onlara sorsan çok yoktur, ama hiç yoktan iyidir. Kendi aralarında yok olanın yok olur dediklerinden ama var demekten de göz olur kaş çıkar diye söylemeye çekindiklerinden biraz vardır ama kendilerine yetecek kadardır diye kestirip atarlar hep. Evin hatta sülalenin tek üniversite okumaya hevesli olan erkek çocuğu ise İstanbul’a okumaya gitmiş, İstanbul’da çalışmış ama tutunamadığından olsa gerek, altı ay gibi kısa bir sürede baba ocağına dönmüş, çiftçi olmaya okumuşum ben diye hayıflanarak ve büyükşehirde tutunamamanın verdiği kompleksle kös kös dönmüş, yaşamaktadır köyünde, evinde, ana babasıyla. Fatih koymuşlardır çocuğun adını ve Fatih, Boğaz’ın güzelliğinden bahsederken, bir anda çektiği sıkıntılardan, ulaşım araçlarına binebilmek için mesai saatlerinde aynı anda hücum eden binlerce insanın hoyratlığına dek uzanan hemen hemen aynı hikâyeleri anlatıp dururken söze girmeye çalışan çoğu ilkokul terk akrabalarını siz nereden bileceksiniz benim ne çektiğimi, cahilsiniz hepiniz diye azarlayıp durmaktadır her fırsatta. Koskoca adamlar ve kadınlar da hiç gitmeyip hiç görmediklerinden elleri böğürlerinde nefes almaya korkarak aynı hikâyeleri bıkıp usanmadan dinler görünmektedirler kah sobanın başında titreşerek, kah yaz geldiğinde bahçenin içindeki sedirlerin tepesinde sıcaktan mayışmış bir şekilde tüneyerek . Köy yerinde evlenebilmek için son derece geç sayılabilecek bir yaş olan yirmi dokuz yaşına gelmiş olan Fatih, kendini ne şehirli ne köylü saydığından köyün kızlarını beğenmeyip, şehirli kızlara da uzanamadığından gün boyu davar güdüp, tohum ekip, taşa toprağa küfrederek ailenin başına patlamıştır tabiri caizse. Okuttuklarına bin pişman olmuştur aile ama iş işten geçmiştir artık. “Hiç görmese iyi olacaktı emme..” diye devamını getiremedikleri cümleler kurarlar sürekli. Kader en çok Fatih’e benzemekten korkmuştur hayatta. Babasına göreyse sülalede bu tipten bir akıl hastalığı vardır karısının tarafında. Bu neslin delisi de Fatih’tir. Adına güvenip, İstanbul’u fethedicim diye gitmiş, tarih okumuş, bir rivayete göre hiç bitirememiş, hatta hiç okuyamamış, belki hiç kazanmamıştır bile ve bir aralar Bakırköy’e kapatılmış, yirmi bir günlük tedavisi bitip eve gönderilince, İstanbul’da her kaybolduğunda telefon kulübelerinden yaptığı aramalarla Fatih Camii’ne göre koordinat verdiğinden, zaten İstanbul’u pek de bilmeyen babasınca bulunması epey zaman almakta, gizli bir şifreymişçesine, sanki bir duyan bir dinleyen varmış gibi fısıltıyla konum bildirmelerinden kolay kolay ne dediği anlaşılamadığından başa çıkamayıp eve getirmişlerdir hava değişimi bahanesiyle çocuklarını. Sıkıldı mıydı, hele ki kafası attı mıydı köylü kurnazları, aşağılık kompleksliler diye bas bas bağırmaktadır önüne gelene. Köylü bildiğinden ses etmemektedir ama hastalığı ailesi tarafından gizlendiğinden okumanın pek faydalı bir şey olmadığı dersini çıkarmışlardır kendilerince. Şehre okumaya giden tuhaflaşıp gelir onların gözünde. Ankara yakındır onlara, büyük şehirse oda büyüktür. İstanbul’un keşmekeşinde kaybolacağına, toplaması daha kolay olacağından ailenin neden Ankara’ya yollanmadığını konuşurlar fısır fısır sokak aralarında, kahvehanelerde. Ama Fatih tutturmuştur bir kere İstanbul İstanbul diye. Kader bu köye ve benzer bir kaderin kucağına sığınmayı bu yüzden gururuna yediremez. Babası ise annesinden sonra gidip gelmez olmuştur karısının köyüne. Arada sırada aracıların ulaştırdığı selamlar ve havadisler hariç yavaştan bir Berlin Duvarı’nı örmüştür aralarına.

—-.—-

Kader’in Eyüp’e geldiğinde tam adresi bulmak için epey yürümesi gerekmiştir. Kaç para tutacağını bilemediğinden taksiye de binmez. En nihayet evin önüne geldiğinde iri yarı, beyaz atletinin ardından göbeği belirginleşmiş, yüzü falçata izli, dişleri yer yer kırık, kafası dumanlı adam açar kapıyı. Babasını görür gibi olur karşısında. Ne kadar benzemektedir ona. Babası daha ufak tefektir, bir de daha az saçı vardır. Kader anlık tereddüdünün ardından kendini tanıtarak içeri girer izin isteyerek. Adamın şaşkınlıktan dili tutulmuştur adeta. Nasıl buyur edeceğini bilemeyip, doğru kelimeleri arar iken genç kız içeri girmiştir bile. Salonun orta yerinde yanında yere bıraktığı bavulu, özensiz ve bakımsız hali ve iri kahverengi gözleriyle bakmaktadır amcasından yana. Adam üzerindeki az evvel balık kızartıp yağladığı beyaz fanilasının üzerine attığı düğmelerini iliklemediği kısa kollu gömleği ve efkârdan derin derin içine çektiği sigarasıyla döner odadan. Geniş omuzları, kaslı kolları vardır, bir bakıma yakışıklı ama hırpanidir. Kadınsızlık bu ailedeki adamların kaderlerinde vardır sanki. Bir şey vardır ona kanını kaynatan. Amcadır, babanın yarısı ne de olsa. Bir huyu daha vardır babasında da olan ve kendi huyunun da çektiği. Çok konuşmamak. Gerektiğinde susmak. ‘’Karşı taraf böylelikle ne senin hakkında ne düşündüğünü anlayabilir, ne de hislerini tahmin edebilir.’’ demişti babası bir keresinde ve eklemişti de; “Bir sırra dönersin insanların gözünde, merak ederler ama sormaya da cesaret edemezler.” tıpkı bu ailede yaşanan ve Kader’in de hiçbir zaman bilmediği o büyük sır gibi.

—-.—-

Amcası hiç konuşmadan gittiği mutfaktan, az evvel yağda kızartmış olduğu bir tabak balıkla döner. Salata ve ekmek getirir. Bir şişe de Tekirdağ rakısı vardır koltuk altına sıkıştırmış olduğu. Bir kadehi yarısına kadar doldurup, sek içmek üzereyken bir an kıza doğru bakar ve kadehini yerine koyar. İçeriden getirmiş olduğu bir diğer kadehi kendisininkine nazaran daha insaflıca doldurup, kızın önüne koyar. Şimdiye kadar hiç önüne içki bardağı konmamış olan genç kız elleriyle büyük bir iştahla yemekte olduğu balığını bitirir önce; sonra da temiz kalan parmaklarıyla kadehi tutar ve merak içinde bir yudum alır. Amcası ne tepki vereceğine bakar kızın. Yüzünden anlayamaz. Kız bir yudum daha alacakken, kendi kadehini tutup kızınkine dokundurur yavaştan. Kız bir yudum daha alır. Bir yudum daha, bir yudum daha derken, rakısı biter. Kadehi doldurur adam usulca ama temkinlidir nispeten. Tüm bu yaşananlardan gizli bir keyif almaktadır belli etmeden. İlk defa içen, 45 kiloluk bir kıza göre hayli dayanıklı çıkmıştır Kader. Amcası ise aralıksız içmektedir, litrelik rakının dibini bulduğunda ömrü hayatında ilk defa gördüğü yeğeninin karşısında bekârlığın da getirdiği alışkanlıkla masada sızar kalır. Genç kız amcasını bırakıp en az sahibi kadar bakımsız evin odalarını gezmeye başlar. Bir odada bir yatak, onun da üzerinde silme eşyalar ve kıyafetler vardır. Son kez amcasını kolaçan eder, adam horul horul uyumaktadır. Eşyaları yoklar, kutular vardır. Eline aldığı ilk kutunun içi boştur. İkincisininse içinde silah vardır. Dokunmadan önce elini dudaklarına götürür. Şaşkınlıkla bakar. Bir iki kutuyu daha yokladıktan sonra bir iki silah daha bulur. Zamanında babasının ağzından amcasıyla ilgili cımbızla çıkan birkaç kelime gelir aklına. Yaptığı iş tetikçilikmiş, birkaç kez başı belaya girmiş ama sonra toparlamış galiba. Yatmadan kurtulmuş. Eski polismiş. Televizyonda izlediği bir film gelir aklına. Hani şu kısa saçlı kızla, kolunda saksı taşıyan adamın oynadığı. Sonra amcasını düşünür ve tüm o kötü kalpli adamları. Gerçi amcasının masadaki horuldayan, yarı masum haline baktığında bir kahraman ya da soğukkanlı bir katil olmaktan bir hayli uzaktır ama tüm kahramanlar da birbirine benzemez ya. Filmlerde ya da kitaplarda son sözü hep kahramanlar söyler. Çocukluğunun kahramanlarını düşünür o da bir bir. Onun kahramanı bellidir. Bir gün Türkçe öğretmeninin derslerdeki başarısından ötürü eline tutuşturmuş olduğu kitaptaki Çingene çocuğu onun aklını başından almaya yetmiştir. Cathy ona ihanet etmiş, bir aptalla evlenmiştir. Heathcliff’se hayatının merkezi yapmış olduğu genç kadının varlığıyla yaşama gücü bulmuş, kendisinin asla yapamadığı bir şeyi yapabilmiştir hayat boyu. Öfkesini dışarı vurabilmiş ve intikam almak için geri dönmüştür getirildiği topraklara. Sonunda mutlu olmadığını kavrayamamış, zaten hiç mutluluk arayışı içinde olmamıştır ama yinede onda kendisini yüreklendiren, yaşama gücü veren bir şeyler vardır. Cathy öldükten sonra hayatta olmak cehennemde olmak gibidir, Heathcliff ruhunu kaybetmiştir Cathy’nin ölümüyle. Kader’inse hırsı gizlidir, anlaşılamaz, açığa vurulamaz. Aklına koyduğundan beridir de tek yaşama gücü vardır. Tutunabilmek. Bir hayat kurmak istemektedir kendine nerede olursa. Bir şehre, gelecekte bir insana, belki bir işe sarılmanın gerekliliğinin çok fazla bilincindedir erken yaştan itibaren, elinde avucunda olanların bir bir dağılıp, yok olduğunu gördükçe.

Dalmış olduğu hayal dünyasından, gerçek hayata döndüğünde elindekileri değerlendirmeye koyulur kendince. Yaşlı ve görünüşe bakılırsa içmeyi alışkanlık haline getirmiş amcası ve onun bir oda dolusu eşyası ve silahlarıyla, topal bacağı ve kimsesizliği ve kıt kanaat toparlayabildiği parasıyla geldiği ve gelmeden önce kırk kere kaybolduğu bu devasa şehrin bir semtindeki evinde ne yapacağını bilmez bir halde aklı yettiğince plan yapmaya koyulur. Önce kendine bir yatak ayarlayacak, sonra eşyalarının arasından diş fırçasını ve pijamalarını çıkartacak, sonra da amcasını yatırmaya çalışacaktır. Hiç vakit kaybetmeden iş yapmaya koyulur Kader.

—-.—-

Sabah olmuş, geçici bellek kaybının ardından uyandığı sandalye tepesinde akşam yaşananların dökümünü çıkarmaya çalışmaktadır Hakim. Filmin nerede koptuğunu hatırlayamaz, her zamanki gibi. Yalpalayarak ve öksürerek kalkar yerinden. Neden sonra bir kurt düşer içine. Acaba kız nerededir. Kendisi, kendine yer bulamazken, el kadar kız bu pis ve bakımsız bekâr evinde kendine hangi köşeyi bulup da uyumak yerine sinmiştir diye iyice meraklanır. Sonraki tereddüdü ise içerideki odada bulunan silahların varlığı olur. Kız onları görmüş müdür acaba? İhtimal içini ürpertir. Tamam meslektendir ama hap kadar kızın içi silah dolu odada uyumuş olma ihtimali bile rahatsızlık duymasına yetmiştir. Sonra bu dünyadaki tek amcasının hayatını kazanmak için şimdilerde ne iş yaptığını söylemiş midir acaba babası? Merak içinde girdiği odaların ilkinde kendisini bekleyen sürpriz kendi adına korkunçtur. Kız herhalde sabaha kadar çalışmış olsa gerektir. Oda pırıl pırıl parlamaktadır. Yatağın üzerindeki gömlekler, pantolonlar, temiz pis fırlatıp attığı her ne varsa kaldırılmış, odanın tozları alınmış, en önemlisi silahlar büyükten küçüğe kabında ya da açıkta sıralanmıştır. Ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalan adam öfkeyle odadan çıkar. Aynı şekilde toparlanmış diğer odadaki tekli somyada kıvrılmış uyumakta olan kızı şiddetle sarsarak kaldırır yerinden. Kız neye uğradığını şaşırmış halde sürüklene sürüklene çıkartılır odadan. Diğer odada daha üç beş saat evvel özenle tozlarını alıp boy sırasına göre dizdiği silahların tam karşısındadır şimdi. Bir başkası olsa korkar ya da korktuğunu belli eder ama kız sessizdir ve en önemlisi sakin. Adam hesap sormaktan öte gözdağı vermektedir kendince. Ama nafiledir. Adam bastırdıkça, kız kozasını örmektedir. Gözlerini silahların olduğu yerdeki görünmez bir noktaya diker transa girmiş gibi. Amcası bir sürü şey söylemekte, bas bas bağırmakta, o ise dahil olduğu bir başka evrende tüm bunlardan sıyrılmış, okyanusun orta yerinde etrafında çeşit çeşit yarı balık, yarı insan bir sürü deniz canlısı yüzerken ve ona hoş geldin dercesine göz kırparken, sakat olan ve hep çekiştire çekiştire bir çanta gibi taşıdığı bacağı yokmuşçasına tatlı tatlı yüzmektedir yüzünde tebessümle. Bir gün gazetenin birinde okumakta olduğu uzaylılarla ilgili yazının yanındaki şimdi adını hatırlayamadığı bir okyanusun kıyısındaki bungalovların dışında keyfe keder güneşlenmekte olan insanların görüntüsü gelir aklına. O zamanda ne hava, ne atmosfer, ne kıyı şeridi dikkatini çekmiş, sadece babasının en sevdiği ve bu yüzden hep dikkatle ütülediği mavi ketenden gömleğinin sırt kısmını andıran denizin derinliklerinde balık ve deniz türleri dışında bir hayatın var olup olmadığı fikrine takılıp kalmıştır. Ama şimdi o denizin kıyısından bile uzaktadır olduğu yer. O kıyıda huzur vardır. Dolayısıyla oradaki denizin altında yaşayan canlılarda sakin, huzurlu ve mutlu olsa gerektir. Bir hayat vardır okyanusların derinliklerinde balıklardan öte, bir lideri vardır denizin derinliklerinin de..

Amcası nihayet hem yorulmuş, hem sıkılmış ama susmuştur. Ne yapacağını, nasıl baş edeceğini bilemez gibidir. Açık açık dile getirir düşündüklerini çaresizce. Onunla ne yapacağını sorar, seninle başım dertte der gibidir. Ani bir refleksle genç kız silahları okşar. Bunu ona yaptıran şey her ne idiyse o bunun farkında değildir. Amcası garipseyerek bakar. Salona doğru geçerken, dönüp hadisene gibisinden kıza işaret eder, onu geride bu odada onca tehlikeli şeyin arasında bırakmak istememenin getirdiği  tedirginlikle karışık bir histir onunki. Gerisin geri döner bir anda ürkütücü düşüncelerin de etkisiyle, kız odadan çıkar çıkmaz kapıyı kilitler ve anahtarı cebine atar.

Tekrar masanın başındadırlar. Kıza oturmasını işaret eder. Kendisi de kafasını toparlamaya çalışıp ilk ve son kez Hakim usulü eşsiz cümlesini kurar:

-“Ne gördün, ne duydun! Orada değildin.”

Bu kadardır. Kız devamının gelmesini beklemez. Amcasının düz, basit ve pratik bir yolu ve olanlar için tek kelimeden oluşan; o da hepi topu bir yüklemden ibaret olan soru veya cevapları vardır. Tıpkı babası gibi. Anası ölmüştür; eceldendir. Kardeşleri bir bir hayatından çıkmış, bir daha arayıp sormaz olmuşlardır; gerektiğindendir ya da gerekmediğinden. Aynı anda dışarıda yağmur bastırmıştır. Herhalde onun da yağası gelmiştir diye düşünür. Böylesi kolaydır. Hem anı belki de tüm hayatı kurtarır. Başarabilirse aynısını tatbik edecektir bundan sonra. Gereksizse görmeyecek, gereksizse duymayacak, sade ve pratik düşünüp fazla kafa yormadan işin içinden sıyrılıverecektir. Acaba hayat böyle bir şey midir? Planlandığı gibi akan, düşündünğü gibi gerçekleşen. Dışarıda ise yağmur hala devam etmektedir. Tıpkı akan hayat gibi. Hayat akar. Kimine sel olur akar, kimini selle alır başka taraflara atar.

                                                                         

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑