PRIVATE LIFE

621542CA-6E6E-482A-9557-DCAC8CFB3502

PRIVATE LIFE : 

“Bazen aile yapmak için üç kişi gerekir(burada bahsi geçen üçüncü kişi genç bir donör ve onun pek kıymetli, taze yumurtasıdır).”

“Bir başkasına ait beden parçalarını uterusuma koydurtmam.” Rachel

Şimdiye kadar hiçbir şey doğal olmadı, şimdi niye öyle olsun ki?” Richard

“Neden hayatın hep seni kandırdığını düşünüyorsun?” Sadie

GİRİŞ :

Tamara Jenkins’in The Savages’dan sonra izlediğim ikinci filmi. İşin içinde yine aile var. Gerçi çekirdeğinden bir aile. Bir karı ve bir kocadan oluşan. Bir kadın ve adamdan diyemiyorum çünkü resmi bir kuruma dönüşen birliktelik evlilik denen görünmez ama resmi kurumlarca onaylanmış bir çatı altına girdiği andan itibaren ne kadın kalıyor geriye ne de adam. Bir kadının kocasına ve bir adamın karısına dönüşüveriyor taraflar. Becerebildikleri takdirde de anne ve babaya. Filmde yer alan tarafların görünüşe göre tek eksikleriyse çekirdek aileyi Voltron’a dönüştürecek bir bebek. Film bu beyhude uğraşı anlatmakta. İki saati aşkın süresi sıkmıyor. Konusuysa etrafımızda bu sıkıcı süreci yaşayan çiftlerden geçilmez olduğundan ve kısırlık çiftlerin üzerine vebanın taşıdığı kara bulutların benzerleri misali dolup dolup hiddetle boşaldığından Rachel ve Robert bizim için de son derece tanıdık karakterler olarak çıkıyorlar karşımıza. Film ilk dakikalarından itibaren, tıpkı adı gibi bir çiftin özel hayatını mercek altına alarak başlıyor. Bir yatakta sere serpe yatmakta olan Rachel’ın poposuna iğneyi saplıyor Robert. Belli ki ilk tecrübesi, bu yüzden hart diye saplıyor iğneyi. Sonra da film boyunca aşama aşama tek bir çocuk yapabilmek uğruna pek çok cefaya katlanan çiftimizin serüvenlerine ortak oluyoruz. Doktor doktor geziyorlar. Randevu saatlerinde bekleme odası koltuklarını boş bırakmayan onlarca çift oluyor etraflarında. Suratlarda bezginlik var. Değişen bir şey oluyor mu sonunda, onu izlemeden bilemeyecek olan siz potansiyel seyirci için fazla spoiler vermeden filmi anlatmaya çalışacağım burada kısaca(uzun zamandır isteksizdim, canım tek satır yazmak istemedi, bu ve hatırlayamadığım milyon tane sebepten ötürü durdum durdum da bu filmi mi buldum diye de sormuyor değilim kendime ama bir tarafım da kaderci olduğundan kaderde bu yazıyla merhaba demek varmış ekim ayının on’unda diyorum. Napacaksın kader işte).

46450F2B-E1A2-4CB8-BE91-A92AF1C3E80E

RACHEL ve ROBERT’ın ÖZEL HAYATI NASILDIR?

Rachel 41, Robert’sa 47 yaşındadır. Zamanında kariyer odaklı olan yaşamlarındaki beraberlikleri ne kadar zamandır sürmekte, bilinmemekle beraber, New York’ta bir dairede iki kocaman köpekle yaşayan Yahudi çiftimizden Rachel son kitabını yayınlamaya çalışan bir yazar, Robert’sa sahne aktörüdür. Bu çok da genç sayılmayan çiftimiz anlaşıldığı üzere entelektüeldir ve böyle bir çifti merkeze alan filmin aynı zamanda senaryo yazarı olan Tamara Jenkins bol bol kitaplara, yazarlarına, pek çok filme göndermeler yapmakta ve bunu da kulakları tırmalamadan yapmayı başarmaktadır bu sayede. Çiftimizinse tek gayesi tek iyi yumurtanın döllenmesini sağlamak uğrunda gayret eden doktorlarının başarısıdır. Bu uğurda her yola başvurulur. Bazen gafil avlanırlar. Karşılaştıkları duygusal sahtekarlıktır. Donör olabilecek yirmi yaşındaki kız onları aylarca parmağında oynatır, sonra da yok olur. Operasyon geçirmek zorunda kalırlar karşılıklı. Rachel’a defalarca enjeksiyon yapılır. Fiziksel tıkanma yaşayan tek testisli Robert’a uygulanacak TESE(testiste sperm için kazıma) işleminin maliyeti 10.000 dolar iken, orta üst gelir grubuna giren fakat mütevazı şartlarda yaşamakta olan çiftimiz ne yapar eder bu parayı bulur. Bu ve bundan sonraki topladığında küçük bir servete tekabül eden masraflarını vargüçleriyle karşılar doğurganlık bağımlısı çiftimiz. Embriyo transferi işe yaramadığında, doktor yeni bir fikirle çıkar karşılarına. Bir donör yumurtası gerekmektedir. Rachel yaşlı yumurtalarının işe yaramadığı gerçeği ile yüz yüze kalmasının yanı sıra, bebekle arasındaki genetik bağı yok edecek olan bu fikre sıcak bakmaz ilk başlarda. Kısaca kıskanır. Oyunun dışında kaldığı hissi uyanır. Fakat doktorunun verdiği ve üzerinde gülümseyen genç bir kızın fotoğrafının bulunduğu broşürde yazıldığı gibi bazen aile yapmak için üç kişi gerekir diyerek yumurtalarını 10.000 dolara satışa sunan kızların bulunduğu internet sitesinden kendilerine uygun donör arayışı başlar. Tam da Rachel bir kız kardeşim yahut kuzenim olsaydı dediği anda, filmin başlarında gördüğümüz, annesiyle çatışma halinde olan, çiçeği burnunda fakat tıkanmış yazar adayı, aynı zamanda Robert’ın abisinin ikinci eşinden olma Sadie girer hayatlarına. Rol model olarak gördüğü çiftin teklifini kabul etmesiyse fazla sürmez. Çoktandır aradığı yaşama nedeni ve amacını bulmuştur. Döllenen yumurtası Rachel’ın rahmine yerleştirilecektir. Aralarında açıklık kararı verirler. Sadie ailesini bu kararından haberdar edecektir. Öyle de yapar. Aile büyükleriyle toplandıkları yemek masasının etrafında bu nihai fikrini söyleyiverir Sadie. Annesi çılgına döner. Kızının genetik malzemesini patlamış mısır gibi etrafa saçtığını düşünür. Sonrası vardır bir de bu işin. Çocuk dünyaya geldiği takdirde, onun nesi olacaktır? Gece kavgayla ve annesinin hiddetiyle son bulur. Sadie yine de fikrinden caymaz. Menopur adında, teknik olarak menopoza neden olan, fakat buradaki asıl amacı üreme sistemini durdurarak adet dönemlerini Rachel’ınkiyle uyumlu hale getirecek olan iğneleri olmaya başlar. En nihayet on beş yumurtadan altı tanesi döllenir ve bekleyiş başlar. Sonuç yine hüsrandır. Tüp bebek de işe yaramamıştır. İki taraf da üzgün ve kederlidir. Hem Rachel hem Robert. Robert tüm bunların bittiğine sevindiğini itiraf eder. Çocuk istemekten vazgeçmiştir. Tek istediği eski hayatına kavuşmak, bu saplantıdan kurtulmaktır. Peki vazgeçmişler midir ya da vazgeçecekler midir eninde sonunda? Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali tekrar başlarlar kaldıkları yerden. Gelen bir telefonla rotalarını bu defasında Virginia’ya çevirirler. Film çiftin bu son savaştan daha güçlenerek çıktığını gösterir. Daha bilinçli, daha güçlü olarak çıkacaklardır yeni donör yumurtlayıcısının karşısına. Son sahnede yer alan bekleyiş filmin en önemli sahnesi olmakla beraber, bir yandan jenerik akmaktadır üzerlerinden. Vazgeçmeyeceklerdir. Hayat böyle devam edecektir onlar için. Film bitmek zorunda olduğu için biter, onların Kavga’sı ise sürer gider.

Spoiler vermek istemeyen ben, filmi en ince ayrıntılarına kadar anlatıp, Sadie’nin yumurtasının akibetini de söyleyerek sanıyorum içinizde var olan son merak kırıntısını da süpürmüş bulunmaktayım. Farkındayım, ki farkında olarak kendine engel olamamak da bir şeydir. Bir de kuldan saklamaya ne gerek vardır.

paul-giamatti-kathryn-hahn

SEN OLSAYDIN, BÖYLE DE ÇARESİZ OLSAYDIN NE YAPARDIN?

Bir, hiç böyle bir durumla karşı karşıya gelmedim. İki, gelenlerden dinledim. Gözlerinin dönmüş olduğunu, her yolun mübah olduğunu düşünenleri gördüm. Çocuk uğruna bu yola baş koyuyorlar. Bütün o iğneler, alınan hormonlar, doktor muayenehanesinin mesken tutulduğu saatler, tüm o sabırsız ve ümitle beklenen günler ve sonu hüsranla bitip, biraz zaman geçince tekrar, tekrar tekrar ve tekrar başlanan tedaviler. Rachel ve Robert’ın yaşadıkları her şey gerçek ve gerçekçiydi. Üstelik tatlı bir mizah eşlik etti bize, çiftin yaşadığı dramın orta yerinde. Bu sayede hafakanlar basmadan o yumurta bu hormon, o taşıyıcı bu toplayıcı demeden sonuna geliverdik filmin. Aslına bakacak olursanız benim en uzak olduğum konulardı bunlar, belki bir Nazi kampında da geçmiyor film ya da yine çocuksuzluktan ve anne olamamaktan muzdarip Gemma’nın savaşın orta yerinde kaldığı Sarajevo’da geçen Twice Born atmosferi de yok ama prog rock eşliğinde karşısında bacaklarını ayırdığın doktorun elindeki uzuun bir boruyu “hadi hamile kalalım, ne dersin?” diyerek neşeyle(!) içine sokmaya hazırlanırken, anlaşılacağı üzere atmosfer pek de parlak değilken, ne yapardım ben de tamam mı devam mı diye, yaşama nedeni olurdu sanırım benim için de. Ve devam derdim sonuna dek. Ama o boruyu düşündükçe… Ve hayır, açık kalp ameliyatı ile aynı prosedür işlemiyor. Göğüs kemiğim yarılmayacak ama hormonlar, vs. derken, bunlar bir kadın için son derece hassas dengeler. 

SON SÖZ :

Gelelim tüm o göndermelere. Bir filmin temposuna daha doğrusu senaryosuna çok şey katar o göndermeler. Bir referanstırlar çoğu zaman. Göndermeleri anlayanlar havalara girerler(ben), bilemeyenler öğrenmek için not ederler(yine ben, herkes her şeyi bilmez, -mek zorunda da değil). Her neyse Karl Ove’un Kavga’sı vardı işin içinde, Serpico’nun geçtiği sokaklara yapılan göndermeler vardı, Clinton’ın Little Rock’ı, Atwood’un Handmaid’s Tale’i, Drugstore Cowboy, Sam Shepard oyunlarına yapılan atıf, Rosemary’nin Bebeği ve firmasını en büyük tavuk üreten şirket haline getiren ve ne hikmetse kendi de bir tavuğa benzeyen Frank Perdue’ye(diyelim ki bütün hayvanlar öldü acaba artık hayvanlara bakamayan insanlar giderek birbirine benzer mi diye soran Elias Canetti’yi anmasam olmazdı) uzanan bu hoş anımsamalar dilm renk kattılar zaman zaman. Bir de işinden içi bayılmış, kızının da babasının yaptığı işin dünyanın en sıkıcı işi olduğunu düşünen dertli anestezi uzmanı vardı. Ve sonunda da benim de hep çok gitmek, görmek ve kalmak istediğim YADDO vardı. Daha ne olsun?

7F25F021-FDF7-4470-A00F-B2F4225CCAE8

KOS, SİMİ, RODOS

PROLOG:

20140624_182236

Siz hiç Bodrum’dan başladığınız yolculuğunuzda Kos’tan geçip, Simi’ye vurulup, Rodos’ta bir sonraki rotayı düşünürken kendinizi Marmaris Selimiye’de buldunuz mu? Ben buldum. Ben karıştım. Hayat böyle bir şey sanki karışıp karışıp, karıştırıyorsunuz gittiğiniz yerdeki insanları da beraberinizde. Bu kadar.cık. Size söyleyeceğim süslü cümleleri bir sonraki süslü ve püslü kitabıma saklıyorum. Affola. Ama süslü fotoğraflarım var. Simi, kıymetlim. Selimiye, gözdem. Rodos’ta tarih vardı, Simi’de doğal romantizm, Kos’ta ise benzersiz bir rahatlık.

Kısacık bir anda tutulduğum bir adam vardı. Sanıyorum bensiz yaşlanıyor ve yaş alıyor. Aynı yere gideceğimize göre görüşmek üzere. Ama Simi’ye ben senden önce gitmiş olabilirim. Hep şaşırtanınım, ben. Hep tuhafınım, ben. Hem özleyen hem özletenin. Hem bekleyen hem bekletenin.

Keyifle yaz
Keyifli çal
Keyfince oyna hayatınla
Sonra acınla karıştır hepsini
Sonu iyi olur elbet.
Olmasa bile…
Kim kazanmış ki sonunda sen kaybedesin?

KOS:

20140624_111055

Dalgaları yara yara gidiyoruz Kos’a doğru. Hiç hesapsız ve plansız çıkılan seyahatlere özgü esriklikle umursamaz bakıyorum etrafıma. Bir sürü yerli ve yabancı turist, çoğunluğu günübirlikçi, adaya varır varmaz pasaport kontrolünden geçiyoruz uslu uslu hep beraber. Pasaport kontrolü sonrası adanın içine gelir gelmez ada nüfusuna kattığımız oranın büyüklüğünü anlıyorum. Yeşil pasaportlar gıcır gıcır parlıyor ve ada halkı biz Türkler’i pek seviyor. “Arkedaş, na-sil-sin?” deyip duran garsonların servisleri olağandışı ölçüde hızlı. Bir zamanlar Yunanistan’daki krize rağmen rehavet halinde olan Yunan halkı gitmiş, canla başla hizmet sektörüne hem emek hem her zevke göre şerbet veren Yorgo’lar gelmiş. Diğer adalarda ücretli olan şehir turu burada bedavave ben de en arkaya geçiyor ve geriden geriden adayı izliyorum oturduğum yerden. Her yaştan insanlar motorsikletlerle ulaşımlarını sağlıyorlar. Pek parizyen beyaz saçlı erkekler motorların üzerinde baloya gider gibiler. Kadınlarsa daha temkinliler. Birkaçını fotoğraflamaya çalışıyorum çekinerek. Beyaz saçlı beyler hemen gülümseyip poz veriyorlar. Bir gençse sol yanağını gösteriyor ve öyle poz veriyor. Hangi profilden iyi çıktığını bilen Yorgo beni sersemletiyor.

20140624_112630

Tıp biliminin babası Hipokrat’ın, öğrencilerine ders verdiği söylenen ağacın altında durup bekleşiyoruz. Sanki götürülmeyi bekliyoruz uzaklara. Ders vermek için ne kadar uygun bir yer olduğunu anlıyorum. Herkes oturup bakıp bekliyor.

Belediye Pazarına giriyorum. Burası da İtalyan kolonistlerce inşa edilmiş. Çeşit çeşit baharatçılar, manavlar, hediyelik eşyacılar var içerisinde. Bakmaktan insanın gözü doyuyor. Çıkışta ise sadece sağlı sollu iki kasası var sizi bekleyen. O da tuhaf bir şekilde yetiyor. Herkes seri bir şekilde ödeme yapıp ayrılıyor marketten.

20140624_134847

image

image

Çarşısının Bodrum çarşısından farkı yok. İki taraflı dükkanlar, kafeler, meydan, sıcak sohbetler… Ayaklarında şıpıdık terlik, g-stringlerinin üzerine çektikleri daracık şortlarla önümde yürüyen iki gay’e bir masadan laf atıyorlar. “They liked you.” diyorum. Bunun üzerine masadan dağılan dikkatleri bana yöneliyor. Yavaşlayıp beni aralarına alıyorlar. Beraber yürüyoruz çarşının bitimine kadar. Kahkahalar eşliğinde. Dialoglarımızsa hatırladığım kadarıyla şöyle idi:
-“Where are you from?”==>Neredensin?
-“Turkey.”
-“Turkia!”
-“Yes.”
-“Bakleva bizim.”==>Hiç çevirmedim.
-“Sizin.” ==>Hiç çevirmedim.
-“But raki is better than ouzo!”==>Ama raki ouzo’dan daha iyi.
-“No, ouzo is sweeter than raki, like you.”==>Hayır, ouzo rakıdan daha tatlı, tıpkı sizin gibi.
Bu cümlemden sonra bir sağ bir de sol yanağımdan öpücük kaptım, haberiniz olsun. Tatlİ dil yılanı deliğinden çıkartadabiliyormuş. Esnafı bizi izleyip eğlenirken buluyorum. Artık bana da laf atıyorlar. Dikkat çekmeyi başarıyorum istemeden de olsa.

20140624_115807

20140624_121647

Ada yönünü bilmediğim(hiç bilimsel değil) bir taraftan aldığı rüzgarlar sayesinde günlük yaşamı kolaylaştırıyor. Bu sayede serin serin gezebiliyorsunuz öğle sıcağında ve burası Bodrum’dan serin. İnsanları neşeli; sıcakkanlı Yunan halkı. Euro’dan yana şikayetlenen, porsiyonları büyük tutan, fırsatçılık nedir bilmeyen, tatlı gay’leri olan, ummadığım kadar çalışkan ve hareketli, Adalar’a gelmeyi manasız bulan beni bile hiç hayal kırıklığına uğratmayan, ha bir de çapkın çapkın beyleri olan son derece fingirdek karalarmış bu Adalar. Bir arkadaşım son Fransız Cumhurbaşkanına istinaden Fransız erkeklerini toptan fingirdek ilan etmişti ve dolayısıyla da tüm Fransa’yı. Benim favorimse Adalar. Üstelik tatlı çapkınlar.

Deniz Fenerine tırmanıyor çocuklar. Kedi gibiler. Uzaktan vahşi görünseler de çocuk işte hepsi nihayetinde. Bir tanesi üzerine birkaç beden büyük gelen mayosunu tuta tuta atlıyor aşağıya. Fotoğraflarını çekmek için bekliyorum bir köşede. Hemen farkına varıyorlar ve öpücük yolluyorlar atlarken. Bir tanesi ise bağırıyor: “Welcome to Greece!” “Hoş bulduk” diyorum ben de.

20140624_143725

SİMİ:

Akşam üzeri Simi’ye doğru yol alıyoruz. Canım güvertede olmak istemiyor. Yanıma oturan Yunanlı kadınla konuşmaya çalışıyoruz. Bana telefonunun ekranını gösteriyor. Turkcell yazıyormuş. Neden der gibi soruyor. Bir yudum İngilizce bilmediğinden anlaşamıyoruz. Ama Simi dediğimde beni anlıyor ve düzeltiyor hemen. “Siii-mi!” Böyle daha hoş geliyor kulağa sanki: “Siii-miii”. Ben de Kos’tan kendi operatörümle konuşmuştum telefonum yurtdışına açık dahi olsa. Her şey o kadar iç içe ki Adalar’da; milliyetin, dinin, yemeklerin, içkin, gsm operatörlerin, aptalca çılgın dolu geçmişin… Hiç yabancılık hissetmeden ülkem dışında bulunduğum tek kara parçalarıdır Adalar.

20140625_084136

image

20140625_083346

Güverteye çıkıyorum İngilizce anonsu duyunca. On beş dakika var diyor limana varmamıza. Sağ tarafımızda sadece bir kara parçası var ve onun da üzerinde yerleşim alanı yok. Karşıda da su hariç bir şey göremiyorum derken kaptan motoru durduruyor . Pa-pa-pa-pa sesler geliyor motordan. Azar azar sağa kıvrılıyoruz. Sanki bedenlerimiz de kaptanın manevrasıyla kıvrılıyorlar. Gövdemden bağımsız pek değerli başımı sağ tarafa doğru çevirdiğimde, ki aynı anda herkese de bakabildiğimi ve hemen hemen herkesin tepkisinin aynı olduğunu görüyorum, henüz daha uzakta olan Simi’yi görüyoruz. Çepeçevre dağlarla çevrili, şipşirin evlerle bezeli bir koy burası. Kimse memnuniyetsiz değil ve meraklı gözler azar azar yaklaşılan karaya doğru hiç tedirgin değil. Kucaklaşmamıza az kalmış eski bir tanıdığı görecekmişçesine bekliyoruz. Yüzüme bir tebessüm yayılıyor. Çok hoş bir yer burası. Gemiden ilk inen benim. Karşımda bir sürü karton tutan insan var. Ben nedenini bilmeden tek bir tanesine yöneliyorum. Bembeyaz saçlı ve dişleri yer yer dökülmüş Nikos’la limana sadece yedi dakika uzaklıktaki pansiyonlarına gitmek üzere yola çıkıyoruz. “Manos en meşhur tavernasıymış buranın.” diyorum. “Evet ama adamı kapitalist yapar böyle bir yer, çok pahalı, 60-70 euro bir kişi.” diyor. Sonra duruyor, vicdansızlık ettiğini düşünerek nazikçe ekliyor: “Balıkları çok tazedir Manos’un.” diyor.

20140625_074040

Yedi dakikalık yürüyüş mesafesinde ulaştığımız evde eşi Eva ile tanışıyorum. Beraber yaşlanmış bir çift onlar. Üst kattaki boş bir odayı bana veriyorlar. Oda dediğim dört kişinin rahatça kalacağı bir ev. Duvarlardaki fotoğraflara bakıyorum. Çok güzelmiş Eva, şimdi de hoş. Nermin Bezmen’e benziyor. Uzun, kumral saçları var. Asılı duran haçlar bizim nazar boncuklarımızı hatırlatıyor. Hiçbir dini figür beni rahatsız etmiyor. Hepsinin bir kutsaliyeti var. Çanlar çalıyor devamlı. Zangoçlar çalıyor. Bizde müezzinlerin işi daha zor. Uyur uyanık, gece gündüz, saniyesi saniyesine, makamlı nameli minbere çıkıp okumak öyle kolay değil. Çocukken kabus gördüğüm gecelerde ezan sesiyle uyanır kikirderdim yorganın altında gizli gizli. Müezzinin uykulu sesini duyunca onun daha zor durumda olduğunu düşünürdüm. Bazısının sesi çatlak çatlak çıkardı. Bana kendimi şanslı hissettirirdi. Küçük şeylerden büyük mutluluklar duyduğum zamanlardı o zamanlar. Sonradan geçti hepsi. Müezzinlerin ruh ve uyku durumuna göre çıkan sesler artık hiç beni etkilemez oldular. Duyuyor, dinliyor ama hiç hissetmiyorum.

Şehir turuna rastgeliyorum. Sanki beni bekliyor kalkmadan. Arka tarafta gün var sanki. Bir sürü kadın ve çocuk doluşmuşlar. Gürültü kıyamet. Bense şoför ve rehber arkasına oturuyorum yanımda nereli olduklarını bilmediğim bir çiftle. Ama arkası Türk grubu. Yunan müzikleri çalan şoför Zorba’daki Anthony Quinn’in yaşlanmış hali. Hayatından zevk alıyor besbelli. Rehber mikrofon kullanmaya fırsat bulamıyor çünkü arkamdaki grup çığlık çığlığa. Çocuklar olunca diyeceksiniz değil mi? Bense size “Hayır.” diyeceğim. En büyüğünden. Çünkü çocuklar uslu, çocuklar şaşkın. Kadınlar bağırıyorlar hiç durmadan. Siz hiç tehlikeyle burun buruna gelmemiş iki elin parmağı kadar kadının çığlık çığlığa bağırışlarına maruz kaldınız mı? Her şeye, herkese bağırıyorlar. Şoför gaza gelip bize iki tur attırıyor. Müziği sonuna kadar açıyor, o açtıkça kadınlar daha yüksek sesle bağırıyor. Nereye mi? Halka, kahvede oturan insanlara, Manos’a bile. Akşam sana geleceğiz diyorlar. Böylelikle benim de Manos’a gitmeme kararım netleşiyor. Her turda “En büyük kaptan bizim kaptan!” diye çığrınıyorlar. Çok büyük bir tekneleri var; ama o da ne? Uzaktan onlarınkinin üç katı bir başka tekne yanaşıyor yanlarına tüm azametiyle. Bizimkilerde ona bağırıyorlar kendi kaptanlarına teknelerini göstererek “Hayyyııırrrr, gelmesin, bizi gölgelemesinn.” Seslerindeki hayal kırıklığı ve üzüntü, evlat acısına eşdeğer sanki. Kendi aralarında konuşuyorlar. Bir tanesi yeni bir bluz almış. Öteki rahat duramadın diyor. Akşama yeni parçam kalmamıştı diyor. Karşı taraf buna verecek cevap için fırsat bulamıyor besbelli çünkü biz arkası dönük ön sıradakiler yerimizde deprem oluyormuşçasına titriyoruz. Zira sirtakiyi yöresel folklorik danslarıyla birleştirmiş oynamaya başlıyorlar. O andan sonra bana gülme geldi. Nedenini bilmeden hep güldüm. Yanımdaki çift o kadar sıkkın ve laubali buldular ki ortamı iner inmez kaçarak uzaklaştılar yanımızdan. Çocuklar oturdukları yerden annelerini izliyorlardı. Meydana yani getirildiğimiz yere bırakıldığımızda bağırarak indikleri karada omuz omuza verip halka oluşturup çılgınlar gibi bağırıp zıplamaya başladılar. Kafelerde oturan yerli halk, duyan esnaf, yoldan geçenler yarı şaşkın ama gülümseyerek bu tuhaf manzarayı izlediler. Ama siz asıl beni görmeliydiniz. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. İndiğimde sudan çıkmış balık gibiydim. Kendimi el çırparken ve gülerken buldum. Böyle bir şeye el çırptığıma şu an inanamasam da o an kendimi kaptırıp yaptım işte. Evlerinden çıkmış, çoluğu çocuğu kapmış bir sürü çılgın kadının delirmelerine el çırptım durdum. Ama halk son derece anlayışlı ve güleç olduğundan ya da belki de alışık olduklarından normal karşıladılar tüm bu yaşananları. Akşamsa nerede yemek yiyeceğimi düşünürken Manos’un önünden geçerken buluverdim kendimi. Aynı grup bu sefer kocalarıyla gelmişlerdi yemeğe ve diğer masalar uslu uslu yemek yerken gürültü patırtısı eksik olmayan tek masa onlarınkiydi gene. Karşı tarafa geçip oturdum gece boyu ve tüm ada halkı, esnaf, turistler, hepimiz Manos’tan gelen tabak çanak şıngırtılarını dinledik gece boyunca. Hepimiz ikna olmuş gibiydik kırılmamış tabak kalmadığına dair. Tarihteki önemli insanların çılgınca eğlendiklerini ve buna fırsat bulabildiklerini hiç sanmıyorum. Çok içerek çok coşmak, çok coşarak çok çok eğlendiğini sanmak, içecek kahve bulunmayan zamanlarda rakı sofralarından kalkmadıkları iddia edilen adamların üzerinden atıp tutulanlar gibi yalan ve komik, tıpkı söyleyenler gibi. Taarruz emirleri verilecek gecelerin sabahlarını seccade üzerinde gözyaşlarını bırakmadan, ona buna yaltaklanmadan, kendi kendinle mücadele ederek vermek öyle kolay değil. Yüzde doksan beşi maddi menfaatlerinin peşindeki günümüz politikacılarının ve onların yardakçılarıyla çevrili partilerin ve partililerin hepsi boş, hepsi yalan. Döndüğümde gene aynı saçmalıkların içinde boğulacağım ister istemez. Her keresteden mobilya olmuyor, bunu da kimse anlamıyor.

20140625_082727

Sabah kalkar kalmaz limana doğru yürüdüm. İnsanlar çoktan gelmişler ve geminin yanaşmasına on dakika kaldığını ve bir sonraki geminin akşam beşte kalktığını duyunca beynimden vurulmuşa dönüyorum. Bir taksi görüyorum ama sabah rehavetinden içi boş, şoförü yok, tüm camları da açık ve anahtarları üzerinde. Şaka gibi. Binip gelip, taksimetreyi ödemek geçiyor içimden. Çok çaresizim. Hiç araba geçmiyor. Gidiş yedi, dönüş yedi dakika, Nikos’un dediği gibi ve yetişmem mümkün görünmüyor. O panikle bir motorsikleti durduruyorum. Tombik bir Yunanlı’nın arkasına biniyorum. Yanağımı yaslıyorum etli sırtına. Tuhaf bir güven duyuyorum. Seni beklerim dönüş için diyor. Eşyalarımı alıp, ücreti ödeyip, pasaportuma kavuşmam sanırım iki dakikayı buluyor. Nikos & Eva’da yeni uyanmışlar. Sersem sepelek uğurluyorlar beni. Biniyorum tombiğin arkasına tekrar. “Büyük gemiyle gideceksin, şanslısın.” diyor. Limana giderken önünden geçtiğimiz tüm esnaf bize gülümsüyor. Burada da herkesin her şeyden haberi oluyor. Blue Star Ferries’in yolcu gemisi limana yaklaşırken Ada’nın papazıyla göz göze geliyorum. Az önce yaşadığım motor ve yetişme telaşımı uzaktan ve gülümseyerek izleyen siyahlar içindeki karaltının objesini kavrıyorum. Papaz herkesle konuşuyor. Şimdi bu kısacık zaman diliminde kendilerini izleme sırası bende. Uzun boylu, uzun boyunlu, vakur ve ılımlı. Baştan ayağa siyahlara bürünmüş olması onu farklı kılıyor. Sandaletleri ve içerisindeki çorapları dahi siyah. Saçlarını iki yandan toplayıp, arkasında birleştirerek örmüş. Onu izlediğimi çok iyi biliyor. Binene kadar gözlerimi ayıramıyorum. Hiç nedensiz. Yahut vardır bir nedeni. Neye, kime olduğu önemli değil, kendini bir şeye adamak çok kolay değil. Ve bu adamın üzerinde tevazu var. Çok kolay değil hayatta kendini adadığın şeyin senin için büyüklüğünden kibirsiz kalarak çıkman ve bu adam onu başarmış. Tatlı tatlı sohbet ediyor herkesle. Hiç böyle olmayı başaramadım. Benden rahibe de olmazmış. Gerçek tevazu sahibi birini bulmak gerek en iyisi; en güzel, en doğru sureti sevmek gerek. Ondan da sıkılınır mı acaba? Bana bakmayın benim sevgim, benim ilgim on beş dakika. Sonra sıradanlaşıveriyor dağ gibi, taş gibi, manzara oluyor karşımda.

20140624_174548

RODOS:

20140625_145715

Simi’den sonra o kadar büyük geliyor ki gözüme. Sanıyorum Maraş’tan İstanbul’a gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Herhangi bir güzergaha yedi dakikada ulaşmanız mümkün gözükmüyor. Ada ikiye ayrılıyor Old City ve New City olarak yani Eski Şehir ve Yeni Şehir diye. Rodos’sa Onikiada’nın en büyüğü, Yunanistan’ınsa en büyük dördüncü adası. Keşfedilmeyi bekleyen bir sürü güzel köyü var ve merkezden yaklaşık bir buçukluk saatlik bir yolculuk sonrası haritadan baktığınızda denize doğru bir çıkıntı şeklinde uzanan güneydoğu bölgesindeki Lindos Köyü ise son derece otantik. İki kişinin zar zor yanyana yürüyebildiği daracık yollarından Lindos Akropolisi’ne meydanlardan kiraladığınız eşeklerle çıkmanız mümkün ve hayvanın tepesindeyken bir anda çizgi filmlerdeki gibi dört ayağının dört bir tarafa açılıp da sanki hem kendini hem sizi yere yapıştıracakmış gibi hissettiğiniz anda sakın korkmayın. Hayvanlar bir anda litrelerce çişlerini bırakıveriyorlar ve bu hem hayvana hem size tuhaf bir rahatlama veriyor. Elias Canetti’nin “Eşek ve Sopası” ise başka bir hikaye. Athena Tapınağı ise konumu itibariyle çok şeyler vaat ediyor. “Navaron’un Topları” adlı filmin bir kısmı hemen burada Lindos’ta ve Rodos Adası’nda çekilmiş.

20140625_190433

“The Palace of the Grand Master” yani “Üstadlar Sarayı”nı gezdikten sonra Rodos’a Rodos demez oluyorum. Burası Şövalyeler Adası ve ben zamanında parası neyse verelim alalım mantığıyla adayı ve beraberinde tapusunu alan Saint Jean Şövalyeleri Tarikatıyla beraber yüzyıl atlıyorum bir anda. Oda oda geziyorum sarayı. Sonra da sokaklarında turluyorum defalarca. Helenistik Dönem eserler barındıran ama şimdi Ortodoks olan ama 400 yıl Osmanlı’nın yönetiminde kalan, öncesinde ise katolik St. Jean Şövalyeleri tarafından yönetilen adada İsa gravürleri hariç dini bir motife rastlamak pek mümkün görünmüyor. O kadar çok karışıp, mübadeleye uğrayıp, onca bunca yönetilmişler ki kozmopolit bir ada haline gelmişler ve turizmin ve turistlerin beklentileri değişik bir ada ve esnaf türü yaratmış burada. Her şeyden ve herkesten biraz var burada. Ortaçağ Kalesi, Bizans kiliseleri, şövalye binaları, camiler, artık kullanılmayan Müslüman mezarlıkları, Yahudi Sinagogu ve meydanlar. Karmaşık tarihi dokusuyla hiç komplekssiz yaşayan, canlı ve kocaman bir ada burası. Old City’den New City’e geçtiğinizdeyse dönemin ruhuna ayak uydurmuş casinolar, denize nazır oteller, plajlar, türlü çeşitli mağazalar, butikler, sirtaki geceleri ve ouzo dolu geceleriyle önünüze seriliveriyor ve ne gece ne gündüz başınıza bir şey gelmeden rahatlıkla gezebileceğiniz yerler olarak belleğime kazınıyor Adalar en küçüğünden en büyüğüne.

20140625_152436

20140625_152559

20140625_160453

20140625_145630

20140625_150327

Merkezde Moschos Otel’de kalıyorum, hemen karşısında H&M var ve de daha da bir sürü mağaza ve nihayetinde her tarafa beş dakikalık yürüme mesafesi uzaklığındayım. Ev sahibemse beni sabahları “Günaydın” diyerek resepsiyonda karşılayan Trianda Harula oluyor. Bana odayı ve ayrıntıları ilkokul talebesiymişimcesine aktarıyor. Uslu uslu öğretmenimi dinliyorum ben de. Kalemle çizilmiş yay kaşları, özenle saat kaçta olursa olsun düzgün bir şekilde taranmış saçları, konuşurken büyük büyük açtığı bir ağzı var ve her kelimenin üzerine basıyor, her kelimenin hakkını veriyor. Günaydını bile benden daha düzgün telaffuz etmesi beni şaşırtmıyor. Kadın işini hakkını vererek, doğru düzgün yapıyor. Buna rağmen bana söylediği çoğu şeyi her sabah unutup yeni baştan başlıyorum hatırlamaya. O ise sabırla düzeltiyor beni her seferinde. Dedim ya ben onun uslu ama sözleri bir kulağından girip diğerinden çıkan öğrenciye dönüşmüşüm bile daha ilk günden. Bir Finli var ve asansörden şarkılarla iniyor. Resepsiyondaki tatlı bir kız “Love is in the Air”i söylüyor ona. Biz de eşlik ediyoruz. “Havada aşk kokusu var”ın menşesi bir türevi olmasın sakın?

image

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑